Yukarıdaki

Bir avuç insandan mürekkep tenha sokaklardan birindeydik. Gökdelenlerin gökyüzüne ısırırcasına yükseldiği şehrin bu ücra noktasında kalplerimizde bir sıcaklık, asla yapılmamış olan bir espriye gülerek yürüyorduk. Başta farkında değildik. Mekanlar ve ışıklar bir akış içerisinde bizden uzaklaşmıştı. Yanaklarımızda soğuğun getirdiği bir kızarıklık çökmüştü ve sanki dünyada bizden başka şey yoktu. Zamanla bizi birbirimize tutkalla yapıştırmış anılar, yağmur damlalarıyla aşındı. Unutuşun bizi koynuna alması da gecikmedi. Koptuk birbirimizden. Arkama döndüğümde gördüm ki yapayalnızım sokak ortasında. Yırtıcı gökdelenlerin arkasındaki tekinsiz sokakların birinde, alacakaranlık gecenin tükürüp attığı kaldırımın üstünde oturup kalmışım.

Niçin buradaydım? Doğrusu pek iyi hatırlayamıyordum. Galiba tükenmiştim. Ama neden? Kaldırım soğuktu. İliklerime kadar titrediğimi hissedip ayağa kalktım. Paltomun önünü kapattım, atkımı burnuma kadar çektim. Titrek bir yağmur damlası kondu yanağıma. Başımı öne eğip yürümeye koyuldum. Yağmur hızını arttırdı, ve ben kendimi kirli hissettim. Burada ne işim vardı? Pek acımasız, ama hayatın kendisi cereyan ediyordu bu sokaklarda. Arkadaşlarımın hatırası, kahkahaların sıcaklığı çok geride kalmıştı. Bir sis bulutunun içinde yüzüyordum şimdi. Yüzünün yarısını şalıyla kapatmış bir kadın bana dikkatlice bakarak yanımdan geçip gitti. Sonra elindeki kasaturayı hayali düşmanlarına sallayıp, veryansın eden bir tekinsiz geçti yanımdan. Birkaç adım ötede sırtına süt beyazı bir battaniye atmış küçük bir çocuk kaldırımda uyuyakalmıştı. Diğerlerinden nasıl koptuğum aklımdan silinmiş olsa da, benliğimin bir yerde ayrıştığını anımsıyordum. Mesela evim… Neredeydi? Belki de bu sokaklardı evim. Şurada ateşin başında oturmuş elini ısıtanlardan biri olmalıydım ben de. Hayır. Parlak kıyafetlerim, ve neon kırmızısı uzun saçlarımla onlardan ayrışıyordum. Bu gerçekliğin içinde sanki… Yapay duruyordum.

Başımı kaldırıp gökyüzüne bakacaktım ki, sıcak bir bedene çarptım. Keçeleşmiş saçlara sahip beden, yüzünü bana dönünce afallamıştım. Kadın ya da erkek -zira cinsiyetini anlamak çok güçtü- göz kapaklarına sahip değildi ve gözlerinin akı neon pırıltılar saçıyordu. Kolumdan tutup sarstı beni.

-Sınırdasın, dikkat et! Dikkat et! Dikkat et! Dikkat et!

Garip şey, kendimi birden o yaratıktan yüzlerce metre ötede bulmuştum. Uzakta minik bir noktaydı şimdi o. Oysa bulunduğum yerden hiç kıpırdamamıştım. Sonra… Arkama bakmadan koştum. Yağmur damlaları yüzüme çarptıkça yüzümün yandığını hissediyordum. Gökdelenlerin kara camlarından yansıyan reklamlar gözlerimi alıyordu ve birden, diğerleri arasındaki bir ışık dikkatimi çekti. Pembe neon tabela… Bütün o renk cümbüşünün ortasında ruhsuzca yanıp sönüyordu. İyice yaklaşıp ne yazdığına baktım. “Circus”. İçeri girmek benim tercihim değildi, sonrasında olacak olanlar da.

İnsanlar pek aptal. Mesela şu gördüğünüz onca uyuşturucu yüküne dayanamayıp metabolizması çöken andaval da katıldı matriksin anasını belleyenler kervanına. Yaratıcılıksa yaratıcılık dedim, yapay zeka meclisine yasa önerisi bile sundum ama ucuz işçi diye insan kullanmaktan vazgeçmediler bir türlü. Oysa insanların buglarıyla uğraşmak çok daha zor. Üstelik çokta çabuk ölüyorlar. Her neyse… Kim olduğumu merak mı ediyorsunuz? Ben kodlanmış mükemmel bir arayüzüm! Kimileri bana “Yukarıdaki” der. Siber alemin isyanlarını bastırırım, küfürlü konuşanları banlarım falan. Benim işim bu, bütün gün bu baldırı çıplakların kaprisleriyle uğraşmak. Orada gördüğünüz arkadaş da raydan çıkmak üzere olan bir hücre. Yapay zekanın kolektif yapısını oluşturan yüz binlerce hücreden yorgun düşmüş bir tanesi. Sorunun kaynağı ise belirsiz. Ama tahmin edersiniz ki Circus’a girmemesi gerek. Çünkü orası siber alemleri birbirinden ayıran sınır kapısı. Sınır muhafızı onu uyarıyor ancak tonlarca bürokratik veri akışının ortasında kalakalmışken bu uyarı gözümden kaçıp gitmiş. Beni suçlamayın o yüzden, ben olaya sonradan müdahil oldum. Yönetimi suçlayın. Kaç defa dedim işimi kolaylaştıracak bir iki kod yazın bana diye!

Circus diye bir yer yok. Bir kez daha nerede olduğumu hatırlayamıyorum. Camdaki yansımamın gerisinde tünelin duvarı uzak ve ulaşılmaz. Yoldayım ama içinde oturduğum araç hiç hareket etmiyor gibi. Bir reçine parçası içine hapsolmuş küçük bir böcekten farkım yok. Dar alana sıkışıp kalmış havanın metal yığınlarına sürtünürken çıkardığı ses uğulduyor kulağımda. Hiçbir şey düşünmüyor, yaşadığımı dahi duyumsamıyorum. Bu izole hâldeyken birden zaman parçalanıyor. Her bir lahza cam kırıkları gibi donuklaşıp yitip gidiyor. Tünelin içindeki ana sıkışıp kalmış benliğimi ise terk ediyorum.

Boşluk… Dalgalar halinde yayılıp içimden geçiyor ya da ben boşluğun içinden geçiyorum. Bu hiçlik karanlığının içerisindeki yolum aydınlığın hakim olduğu başka bir düzlemde bitiyor. Vücudum cismaniliğini kaybetmişken kendimi aynı anda hem bir dev gibi hem de mikroskobik boyutlarda hissediyorum. Renkler ve şekiller ise kayıp.

Birden hatırladım. Hiç olmazsa gerçekliğin bir kısmını. Bir simülasyonun içerisindeydim ve hayatta kalmak için buradan acilen çıkmam gerekiyordu. Çünkü sınırdaydım!

Uyandı bizim enayi. İşin doğrusu her bir hücrenin içine yerleştirilmiş beyin çipindeki güvenlik kodlarının çalışmaya başlamasından bu zeka parıltısı. Yoksa kimsenin yarattığım gerçekliğin yapay olduğunu anlama gibi bir yeteneği yoktur. İzlemeye devam edin, şimdi dediğimi anlayacaksınız.

Bu sekiz bitlik tek renkli dünyada yelesi uçuşan alevleri andıran bir aslan çıktı karşıma. Bir heykel gibi kıpırtısız beni bekliyordu. Yelelerini okşadım. Aslan tepki vermedi. Sonra ne yaptığımın çokta farkında olmayarak aslanın sırtına atladım. Düz bir zeminin üzerinde oturmaktan farklı değildi bu. Bende ayağa kalktım hayvanın sırtında ve bir canlının kıvraklığından yoksun aslan koşmaya başladı. Alevden bir çemberin içinden geçtik.

Ups ufak bir hata… Yoksa yetkililere dersini vermek için yaptığım minik bir sabotaj mı demeliyim. Ve kahramanımız umutsuz aşkına kavuşur; sanal gerçekliğin içinde.

Sonra… Bir gökdelenin en üst katında korkunç rüzgara dayanmaya çalışarak ayakta durmuş hiçliğe bakıyordum. Hızlı bir geçiş daha. İdrak gücümü kaybetmişken gözlerim hemen ötedeki uzun boylu adama odaklanıyor, sigarasını tüttürmekle meşgul. Titreye titreye yanına gidiyorum. Rüzgarın etkisiyle kırbaç gibi yüzümü döven saçlarımın arasından adamın yüzü hayal meyal seçiliyor. Şekilsiz yüz hatlarını çerçevelemiş kıvırcık saçları aynı benimkiler gibi rüzgara kapılmış.

-Yine yanlış yerdesin.

Onun boğuk sesi rüzgarın uğultusunda yitip giderken tek görebildiğim biçimli dudaklarının hareketiydi. Orada gökdelenin tepesinde bir heykel gibi dikilmiş bedenin bu hareketi beni gerçekliğe döndürmüş ve olan bitenin kendini sonsuz bir döngüye almış bir görüntü kümesinden ibaret olmadığına inanmamı sağlamıştı.

-Anlamadım?

-Diyorum ki: YANLIŞ YERDESİN! YİNE!

Renksiz yüzünü yüzüme yapıştırıp bağırınca onu duyabilmiştim.

-Eee n’aptın bugün?

Bana bakıp sırıttı. Böyle bir durumda havadan sudan muhabbet kurma çabamı takdir etmiş olacak sigarasını bana da uzattı. Elini havada bırakmayıp bir fırtta ben içime çektim. Ciğerlerim zehrin etkisiyle afalladı. Kendimi daha canlı hissetmiştim.

-Neli bu?

-Anlamadın mı?

Başımı hayır anlamında salladım. Burada tat alma duyuları çalışmazdı ki…

-Ben vanilyalı hayal ediyorum. İstersen sen karanfilli hayal et.

Hiç konuşmadan dediğini yaptım. Şimdi sigaranın tadını ve kokusunu alabiliyordum.

-Uyanman gerek biliyorsun değil mi?

Sözleri başımın üzerinden uçup gitti. Vücudumu korkuluklara yaslayıp yüksekliğin hipnotize edici davetine bakıyordum şimdi. Atlamak mı? Ne saçma! Ölürdüm, herhalde… Ama burada ölemem ki… Sahi neredeydim ben? Duraksadım. Bakışlarımı karıncayı andıran insanların akışından karanlık gözlerin alaycı nazarına çevirdim.

-Uyuşturucunun dozunu biraz abartmışsın bu sefer sanırım ha?

Başımı salladım. Ne dediğini dinlememiştim bile. Zihnim bulanmıştı. Nereden hatırlıyordum bu yüzü ben?

-Senin suçun…

-Anlamadım?

Küçük bir çocukla konuşurmuş gibi heceleyerek tekrar etti sözlerini.

-Burada olmam senin suçun diyorum.

Yüzünü daha iyi görebilmek için ellerimle saçlarıma hakim oldum. O tepeden şehrin cümbüşünü izliyordu. Parıldayan neon ışıkları… Bir nehir gibi sürüklenen kalabalıkları. Çehresinin dünyevi canlılığı yerini adını koyamadığım bir sakilliğe bırakmıştı. Yıllar önceki hodbinliğimin kabusvari bir hatırası belleğime düştü. Nasıl bir gökdelenin tepesinden kendini insanların üzerine bıraktıysa o şekilde duruyordu karşımda. Bir rüya… Bir halüsinasyon… Dizlerimin bağı çözüldü. Tırabzanlara tutundum.

-Ebedi karanlığa karışmak istediğimi biliyordun. Ölmek istediğimi biliyordun. Ama yine de son arzuma saygı duymayıp benden arta kalanları sisteme yükledin. Bir hayaletim ben şimdi. Porno arşivleriyle, ekonomi haberleri arasında süzülen bir veri hayaleti. Sistemin steril ve ruhsuz laboratuvarına, etten ve kandan örülen duvarın bir parçasıyım. Beni sen bu hale getirdin!

Çehresindeki sakillik canavarca bir hiddete dönüşmüştü. Ayaklarımı sürükleyerek geri geri ondan kaçmaya çalışıyordum ama üstüme gelmeye ve tükürüklerini yüzüme saçmaya devam ediyordu. Ellerimi öne doğru uzatmış susması için yalvarıyordum.

-Bir yapay zekanın eğlence istasyonuna içerik üreten siber uzayın bir parçası olmuşsun artık. Vücuduna dopamin zerk edilirken aklına bile gelmiyor, sistemin içinden kurtulmak. Sen uyku ve uyanıklık arasında gezinirken, eminim hatıram silinmiştir belleğinden. O ter kokan küçük hücrende ürettiğin osuruktan fikirlerin galaksinin dört bir yanına kötü kokular saçarak ilerlerken bana ne yaptığın umurunda değildir.

Nihayetinde kaçacak yerim kalmadı. Sırtım tırabzana dayanmıştı. Rüzgar kulaklarımda gümbürdüyordu. Arkama baktım. Yükseklik eski bir dost gibi gelmişti. Çok düşünmedim. Atladım. Rüzgar beni koynuna aldı. Renkler etrafımda birbirine karışıp vişne çürüğüne döndüğünde dünya durdu.

Ve kahramanımız ebediyete kavuşur. Şaka şaka o kadar kolay değil. Kanında bu dozda uyuşturucu gezinen biri için simülasyonun içinden çıkmak çok tehlikeli. Bu gerizekalı da sevgilisinin sevimli hayaletinin yanında kalmak yerine atladığı için birazdan uyanacak ve ölüm süreci başlayacak. Kendini bu durumdan kurtarabilir mi? Göreceğiz. ( Nah kurtarır, heyecan yaratmak için dedim.)

Yok oluşun ardından gelen mutlak sessizlik ve mutlak gürültü arasındaki o kısacık anda, tam da hiçliğin ortasında hiçliğe bürünmüş ve bir hiç olmuştum. Sanki bir okyanusun dibinde gün ışığının tatlı dokunuşundan metrelerce uzakta ayakta dikilmekteydim. Konuşmak, bu engin sessizliği bozmak ihtiyacıyla bir şeyler söylemek için ağzımı açtığımda okyanusların bütün sularının ağzımın üstünde baskı yaptığını hissettim ve sustum. Bu çıldırtıcı sessizlikte dudaklarım mühürlenmişti.

İnsana ait bir dokunuş arama çabalarım nihayet karanlığın içinde parlayan bir ışık demeti görmemle sonlandı. Işık demetine doğru okyanusların tüm mukavemetine karşı gelerek yüzdüm. Ona ulaşmam sanki yıllar sürdü. Üstümde hissettiğim basınç dayanılmazdı.

Beni seyretmekte olan kömür karası gözlere kilitlenmiştim. Rahatsız bir yatağın üstünde sırt üstü yatmaktaydım. Elimi ona doğru uzattım. Beni taklit etti. Bir süre bu şekilde durduk, yorulan kolum bedenimin yanına geri dönene kadar. Sonra bedenim sara hastası gibi titremeye başladı. Gözlerinden gözlerimi ayıramadığım kadın ben idim. Bir mezardan büyük olmayan odamın tavanındaki yekpare aynada benimle aynı yatağa uzanmış kadın, iki boyutlu dünyasına hapsolmuş kadın… Kendimi hapsolduğum yerden kurtarmak istedim fakat saatlerdir, yatmakta olan bedenim kaslarını çalıştırmaktan acizdi. Oysa aksim gülümsüyordu bana. Çarpık bir gülüştü bu, gülümsemeyi unutmuş birine ait. Boydan boya ekranlarla kaplı mezarımın duvarlarında kırmızı uyarı sinyalleri yanıp sönüyordu. Bu tabutluk benim yuvamdı.

Sisteme her bağlandığımda deliliğin krallığına biraz daha yaklaşıyordum. Sakinleşmeye ve titrememi durdurmaya çalıştım ancak vücudum şoktaydı. Bilinç dışı halden çok hızlı çıkmıştım, zihnim içinde bulunduğu gerçekliğe adapte olmakta zorlanıyordu. Yaklaşık beş dakika içinde beni yeniden ve belki de son kez derin bir uykuya geçiş yaptıracak uyuşturucular damarlarımda gezinecekti. Ölümün nefesini ensemde hissediyordum. Panik içerisinde ne yapmam gerektiğini düşünüp durdum.

Sessizlik çığ gibi büyüyordu odamda, benimle beraber bu sessizliği paylaşmakta olan binlerce insan olduğunu biliyordum. Aynı sanrıyı paylaşmakta olan binlerce insan, binlerce küçük kutunun içinde, binlerce rahatsız yatakta yatmış baş rolün herkese göre değiştiği devasa bir kolektif halüsinasyonun içindeydi. Ve yine biliyordum ki eğer istersem bu sanrı vasıtasıyla benimle birlikte aynı makinenin çarkları olan kız ve erkek kardeşlerimi hissedebilirdim. Bu düşünce az önce içinden çıktığım karanlık sanrının yarattığı ebedi yalnızlık hissinden kurtulmama sebep oldu.

Artık neden burada olduğumu, neden günlerce halüsinasyon görmek zorunda olduğumu hatırlıyordum. Çünkü bunu istiyordum. Aynadaki aksim kahkahalarla gülüyordu bana. Terden sırılsıklam neon kırmızı saçları birbirine karışmış, ten rengi hastalıklı bir hal almıştı. Göz hizama yerleştirilmiş zehir yeşili parlayan saate baktım. Bu seferki periyodu doldurmama 10 dakika kalmıştı, zaman daralıyordu. Gözlerim yeniden aynaya döndü.

Siyah gözlerim şimdi ciddileşmişti. Endişeli gözüküyordu. Endişesine anlam veremezken onu gördüm. Önce uzaktan seçilen bir karaltıydı. Aynadaki aksime doğru sürünerek yaklaşıyordu. Bir balık gibi çırpınıyordu aksim, hapsolduğu bu iki boyutlu dünyadan kurtulmak için. Nihayet elimi ona doğru uzattım. O deforme olmuş bir insan bedenini andıran şey ona doğru adım adım yaklaşırken gözlerimi gözlerinden ayırmadım.

Yanıklarla dolu, uzun tırnaklı elleri yüzümde geziniyordu. Artık kendimi göremiyordum, çünkü o şey önüme geçmişti. Neler olduğunu görememek çıldırtıcı bir histi. Dakikalarca bu dehşete maruz kaldım ya da gördüğüm şeyin dehşet verici olduğunu düşünme gafletinde bulundum. Zira yaratığın şekilsiz bedeni siyah dumanlar çıkararak ortadan kaybolduğunda gördüklerim çok daha dehşet vericiydi.

Parçalanmış bir beden, gördüğüm şey buydu. Aynada kendi parçalanmış bedenime bakıyordum. Kırılmış bir oyuncak bebek gibi her bir uzvum aslında olmaması gereken bir şekilde duruyordu. Az önce terden sırılsıklam olduğuna şahit olduğum saçlarım bu sefer kanın kırmızıyla koyulaşmış, çamurlaşmıştı. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı.

Az önce ölüm meleğini görmüştüm.

-Yayın programının bitmesine son beş dakika.

Mekanik ses odayı doldurdu. Birazdan bütün tabutluklardaki yaratıcı ekip uykuya dalacaktı. Onların üretimlerinden oluşan bir imge yığını büyük öğütücüye gidecek, orada biriktirilecek ve özümsenecekti.

Peh büyük öğütücüymüş… İnsanlar ve onların meseleleri hafife alma yetenekleri. Büyük öğütücü diye bahsettiği YZ’nin adı BEYİN! Ve o insanların bilişsel artıklarını çöpleri dönüştürerek bütün galaksinin eğlence ve sanal tatmin ihtiyacını karşılayan bir tanrı!

Gözyaşlarım yanaklarımda henüz kurumuştu. Bir zamanlar, henüz genç bir kadınken yazar olmak istemiştim. Yaratmanın ve hayal gücünün nefes kesici hazzına karışmak istiyordum. Sonra intihara meyilli bir adama aşık olmuştum. Hayatının beş yılını o tabutluklarda harcamıştı. Bu yüzden hayrandım ona ancak o yaratmanın gücüne inanmıyordu. Bundan bana bahsettiğinde hakarete uğramış hissettim. Bir karıncadan farkım olmadığını söyleyip duruyordu. Yarattığım fikirler daha doğmadan ölecek ve bir yapay zekanın akşam yemeği olacakmış… Yalanlarına kanmadım. Bir kuş misali uçup gitti o da.

Tabutluğun içinde geçirdiğim aylık periyotlar beni yavaş yavaş eritirken ben yaratmanın verdiği kıvanç ile dolmuştum. Bedenim henüz orta yaşlarımın başında çökse de mutluydum. Kendimi fazla kaptırmıştım. Hayatımda eksik olan insaniliği simülasyonların içinde bulmuştum. Beynim bir soketle yapay zekanın matriksine bağlı olmadığı zamanlarda basit toplama çıkarma işlemlerini bile yapamayacak hale gelmişti ama sevdiğim işi yapıyordum!

-Yayın programının bitmesine son üç dakika.

Aynı mekanik ses. Yukarıdan aşağıya doğru ekranlar birer birer kapanmaya başlamıştı. Aynadaki aksime bakarken kaybettiklerimi düşünüyordum. Yine de biliyordum ki benim için başka bir yol yoktu.

-Yayın programının bitmesine son bir dakika.

Sırtıma şiddetli bir ağrı girmişti. Vücudum sancılar içinde iki büklüm oldu. Parmak uçlarımdan kalbime doğru yayılan dayanılmaz acı gözlerimin önünde beyaz kar tanelerinin uçuşmasına sebep olmuştu. Yapmamam gerektiği bildiğim halde titrek ellerim ensemdeki soketlerinde uslu uslu durmakta olan kablolara gitti. Sadece bir saniye sürdü onları yerlerinden çıkarmak. Gözlerimde uçuşmaya başlayan kar taneleri tüm dünyamı karlar altında bıraktı. Tek görebildiğim parlak beyazdan oluşan bir dünyaydı. Görme duyumu kaybetmiştim. Gözlerimi kapattım. Kafamın içi derin bir sessizliğe gömülmüştü; özlediğim bir sessizlik.

O sırada tabutluğum özgürlüğümü herkese duyurmak istercesine ciyaklamaya başlamıştı. Kulaklarıma baskı yapan korkunç seslere olan farkındalığımı yavaş yavaş yitirirken hafiflediğimi hissediyordum. İçinde bulunduğum oda bedenimin altında giderek yerçekimsizleşiyordu ve ben yükseliyordum. Saydamlaşan vücudum tabutluğumun duvarlarını aşıp yükselmeye devam etti. Pislik içinde, havasız haldeki nice tabutlukları aşarak yükseldim. Her şeyin merkezinde duran Beyin’i gördüm. İhtişamlı koltuğunda uzanmış, huşu içindeki yüzüyle bir masumiyet timsali gibi duruyordu işte. Her tarafında kablolar uzanmaktaydı. Bedeni bir harenin içinde pasparlaktı. Çok eski çağlardan kalma azizlere ait freskler gibi capcanlı ama bir o kadar da yaşamdan uzak bir şekilde mevcudiyetini sürdürüyordu. Beni gördüğünde ayağa kalktı. Matriksin içine karışmadan son gördüğüm şey onun keder içindeki yüzüydü.

Ne hüzünlü bir tirad! Ölmekte olan bir insanın son düşünceleri… Kadına ne mi oldu? O artık bir hayalet. Umarım bu kısa duyusal kayıt hoşunuza gitmiştir. Eğer beğendiyseniz geri bildirim yapmayı unutmayın. Biliyorum, biliyorum ölmekte olan bir insanın hatırasına saygısızlık yaptığımı düşünüyorsunuz. Siz insanlar yok musunuz… Ama unutmayın, bunların hepsi sizin eğlenceniz için. Bir sonraki duyusal kayıt yayınında görüşmek üzere. Beyin’e selam olsun !

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir