Yalnız Ölü Balıklar

Onu tekrar bulduğum gece Ankara soğuktu, çok soğuk. Trafik ışıkları boşa yanıp sönüyordu; uzakta, çok uzaklarda bir yerde bir köpek ezan sesine uluyordu.

Tuhaf zamanlarda gelir o his. Bir şarkı duyarsın, çayı tek kişilik koyarsın, öyle eve girerken elin zile uzanır, basamazsın. Bir ayakkabı görürsün, bir fotoğraf; duvara fırlattığı bardağın döktüğü sıvayı, ardında bıraktığı izi…

Koyar.

Adamın amına koyar.

Bana kapı eşiğinde geldi. Giremedim. Anahtarı deliğine sokamadım. Öyle bir anda geldi, başladı, yüreğime oturdu, bir anlığına aynada kendime bakar gibi bakakaldım boşluğa. Bozuk floresan söndü hareketsizlikten, öyle kalakaldım, hareketsiz, cansız, ceset gibi… Karanlıkta bir dakika bekledim. Sonra bazı şeylere siktiri çekip dışarı çıktım.

Arabaya bindim, gece boyu gezdim dolaştım başkenti. Bulvardan bastım, artık dönülmez yollara düşmeden sola döndüm. Bu arayışıma nerede ara verdiysem oraya düştü yolum. Dikmen Yolu’nda, tepelerde bir yerde kenara çektim; öyle yıldızlara baktım, telefondaki fotoğraflarımıza baktım, art arda bir sürü sigara içtim.

Çok sonra, bu mutlak sükûtun, karanlığın, karın buzun içinde bir ses duydum. Önce uğultusu geldi, sonra ışıkları. Bir Faça Şahin köşeyi döndü, son ses müziği sokağa doldu, bangır bangır inletti her yeri.

♪ Tüm şehir bir pavyon ve bizim paramız yok. ♫

Yavaşladılar, yanımdan geçerken dört tane tuhaf saçlı genç adam aynı anda bana döndü, yüzüme baktılar. Arabalardan bakıştık; camı indirdim, elimle gelmelerini işaret ettim.

Camları, kapıları titriyordu Şahin’in. Müziğin sesini kısıp yanıma yanaştılar.

“Bana bakın la apaçiler.”

“Hayırdır komserim?”

“Ne iş yapıyonuz siz?”

Sürücü koltuğundaki “Ostim’de lastikçimiz var,” dedi. “EGO deposunun hemen arkasında. Lastik lazım mı?”

“Yok. Bilgisayarcı var mı aranızda?”

Arkadan biri kafasınız uzattı: “Format mı lazım?”

“Sen atabiliyor musun?”

“Yoo…”

“Burada bir bilgisayarcı varmış.”

“Valla köşede korsan film satan biri var,” dedi önde oturan. “Geçen Yenilmezler 9 aldım.”

“Yenilmezler 9 çıkmadı salak!” diye bağırdı biri arkadan.

“Sinema çekimidir o.”

“Yok la yok. Görüntü iyiydi. Ama ses Japonca’ydı. Bir şey anlamadım.”

Arka köşede oturana sordum: “Sen niye hiç konuşmuyorsun?”

“Beni hiç karıştırmayın gardaş. Şu ilerideki tekele sor.”

Ön yolcu koltuğunda oturan genç, camdan kafasını çıkardı: “Manitası buna yol verdi, kafası bozuk. Anladın?”

Cevap vermedim.

“Hadi gecen güzel olsun komserim!”

Basıp gittiler. Müzik duyuldu uzun bir süre. Sonra o da kayboldu. Saate baktım; ona çeyrek vardı saat. Gökyüzüne döndüm. Kurşun rengi, bombok bir hava vardı. Ne bir ışık veriyor ne bir hareket ediyor; öyle cansız, kaskatı, sanki işkence ediyordu ruhumuza. Ankara yine birine küsmüştü. Yine iki ağrı kesiciyi bir ellilikle devirmiş, yine susmuş, arkasını dönmüştü. Yine yalnızlarla kötülere bırakmıştı geceyi.

Arabadan indim. Yürüdüm öyle, çatlak asfaltı adımladım bomboş. Bi’ sigara daha yaktım tekele girmeden. Kapısında derin derin soluklandım, yarısına gelince atıp ezdim ayağımın altında. Tekelin neon ışıkları titreşiyordu. Gölgemi duvarlara düşürüyordu.

İçeride hayattan bıkmış, suratı asık bir adam kasanın başında oturmuş, televizyona bakıyordu. Dolaptan dört tane kırmızı Tuborg çıkardım, tezgâha dizdim.

“Şu DNA bankası,” dedim televizyondaki reklama bakıp, “Onun sayesinde suç oranında yüzde kırk yedilik düşüş olacakmış.” Bana döndü, boş boş baktı. “Niye?” dedi.

“Nasıl niye?”

“Yani niye düşüyormuş? DNA’yla ne alakası varmış?”

“Valla olay yeri bazen kıl tüy buluyor, sistemde kayıtlı değil. Şimdi kayıtlı olacak işte.”

“Hakları var mı?”

“Nasıl?”

“Herkesin DNA’sını almaya hakları var mı?”

“Sen yararına bak yararına…”

“Bunun da arkasında Kutlu Group varmış.”

“Siktirsinler,” dedim. “O zaman kesin bir şey vardır…”

Televizyona döndü, sustuk. Arkasındaki tozlu viski şişelerine baktım. Dışarıda gök gürledi, bir rüzgâr esti, tekelin poliüretan tentesinin ipini kopardı; öyle çırpınmaya başladı kumaş. Alaşım iskelete çarpıp durdu.

“Ne kadar bunlar?” dedim. Elimle rafları işaret ettim.

“Şunlar yüz, şunlar var iki yüz, şöyle gibiler üç yüz, daha dört yüze kadar gidiyor.”

“Yüzlükler nasıl?”

“İyi.”

“İki yüzlükler?”

“İyi.”

“Üç yüz?”

“Biraz daha iyi.”

“Yüzlük ver o zaman.”

“Poşet alacak mısın?”

“Biraları koy.”

Siyah poşete tenekeleri dizdi. Parayı verdim. Yassı viski şişesini iç cebime koydum. “Ya bir şey soracağım,” dedim, “Buralarda bi’ bilgisayarcı varmış. Yeni taşınmış.”

Tekrar bana baktı. Süzdü beni bi’. “Format mı lazım?” dedi.

“He evet lazım. Yakında oturuyormuş.”

“Şu yukarıya biri taşındı. Bir sürü kablo neyim taşıdı. Ekranlar, kasalar…”

Bir an gözlerim açıldı. Birbirimizi tanımayan iki orta yaşlı yirmi birinci yüzyıl erkeği gereğinden fazla bakıştık.

“O olabilir mi?” dedim.

“Kim olabilir mi?” dedi.

“Nerede?” dedim.

“Altıncı kat,” dedi.

Poşeti aldım. Öyle durdum bir an, ne diyeceğimi bilemedim. Poşete baktım, siyah poşeti inceledim biraz. “Bu siyah poşetler,” dedim, “Kanser yapıyormuş öyle mi?”

Tuhaf tuhaf baktı. “Evet,” dedi.

Başımla onayladım uzun süre. “Güzel,” dedim. “Eyvallah.” Kapıyı çekip hızlı adımlarla karşıdaki çocuk parkına yürüdüm.

***

Sokaklar boşaldı, gece çöktü, ayaz bindirdi. Bu beton yığını, karanlık, ölüm gibi sessiz şehirde; bu insan enkazında, ebedi inşaat Ankara’da yalnız, yapayalnız bir çocuk parkında oturmuş, dördüncü Tuborg’u yudumluyordum. Viski açıldığı gibi bitti, öteki biralar su gibi aktı; dökme demirden yapılma dönme dolabın dibine işedim beş kere. Öyle altıncı katı izledim. Bir sarhoş kustu önümdeki çöpe. Bir köpek uzun uzun beni inceledi bir ara; sonra titreyerek sallapati yürüyüp geceye karıştı. Orada öyle, götüm donarken, kanımda demirden çok alkol akarken durdum, bekledim, düşündüm.

Gökyüzü açılmadı uzun süre. Çok sonra, sabah dörde doğru ay yüzünü göstermedi ama Kutlu Group’un yörüngeye gönderdiği reklam uydularının neon renkleri parıldadı. O sıra elime telefonu aldım, numarayı çevirdim, kulağıma dayadım.

Güzel bir kadın olduğuna emin olduğum birinin sesi “Aradığınız numara kullanılmamaktadır,” dedi bant kaydından. “Numarayı sildirmiş,” dedi, “Hattı iptal ettirmiş lan,” dedi. “Yine de sen bilirsin ama arama bence,” dedi. “O kızdan sana hayır yok. Senden de bi’ yol olmaz…”

Bir küfür savurdum geceye. Ayağa kalktım, dengemi toplamam on saniye sürdü.

Tekel kapatmıştı. Yanından dolanıp binanın dış kapısına geldim. Tek tek baktım zillere, isimliği boş bir tanesine uzun uzun üç kere bastım. Biri otomata basıp “Kim o?” diye sordu sakince.

“Benim lan ben!”

“Kimsin?”

“Haaa… Öyle mi olduk yani? Öyle mi oldu şimdi? Öyle mi oldu?”

Ses gelmedi.

“Kapıyı aç ulan!”

Statik kesildi. Bir süre öyle dış kapının buzlu camında kendi siluetimi izledim. Sonra cızzzt diye bir sesle kilit açıldı. İçeri girdim.

Beş altı basamakta bir soluklandım, kusacak gibi oldum bir ara, sonra o geldi, koluma girdi; beni dar, havasız bir daireye çıkardı. Rahatsız bir koltuğa yığılıverdim. Karanlıkta, onunla bakıştık öyle. Beş dakika, on dakika, belki daha uzun.

Sonra “Ya Bülent abi,” dedi. “Niye böyle yapıyorsun abi?”

“Napıyorum? Napmışım? Napıyormuşum?”

“Abi niye bırakmıyorsun peşimi?”

Derin bir iç çektim. Önüne kalın bir perde asılmış pencereden dışarı baktım. Başka bir pencereye bakıyordu ev. Oranın camındaki yansımadan çocuk parkıyla Dikmen’in bir kısmı görünüyordu.

“Bir tane bir şeyim oldu benim,” dedim. “Çok sevdim. Şu amına koduğumun hayatında bir şeyi çok sevdim. Onu da benden aldınız…”

“Abi gözünü seveyim bak bu böyle gerçekten olmuyor.”

“Ne olmuyor lan! Ne olmuyor!”

“Abi,” dedi, sustu sonra. Diyecek bir şey bulamadı.

“Hayır,” dedim, “Biliyorum ben… Yoook… Çok da iyi biliyorum lan. Sevmediniz onu, çünkü size uymadı değil mi? Çünkü gerçekti lan. Gerçekten daha gerçekti. Sizin yalanlarınıza uymadı. Uymadı lan işte!”

“Abi bu daha ne kadar devam edecek?”

“Sen yapmadın mı oğlum! Sen yapmadın mı?”

“Yav abi… İnsanoğlu hata yapmaz mı? Sen hiç hata yapmıyor musun?”

“Başkasının hayatını sikecek bir hata yapmıyorum.”

“Yav abi,” dedi. Etrafını gösterdi. “Şuraya bi’ bak. Bak bi’ şuraya. Şu hâle bi bak.”

Öyle boş boş etrafıma baktım. Tek göz bir odada, bir çürük şilte bir baza, etrafta onlarca kablo, bilgisayar donanımı, köşede ahşap masa, çöp kovası.

“Şu hâlime bir bak…”

“Hayır ne oldu? Sen silmedin mi? Hayatını satmadın mı? Hayallerini satmadın mı!”

“He sattım,” dedi, “Napayım yani? Yav abi… Kaç aydır bak gözünü seveyim. Polise gidicem gidemiyorum. Korkuyorum senden.”

“Ne polisi lan! Polis benim Ozan! Polis benim oğlum! Emekli olduk diye bitmedi polisliğimiz…” Öksürdüm. “Biliyorum ben. O mükemmel değildi değil mi? O yüzden istemediniz onu. Ama benimdi…”

“Abi bak gel ben seni evine bırakayım. Kafan güzel olmuş, alkollüsün. Bu böyle hiç olacak gibi değil. Yarın dinç kafayla…”

“Heeaasiktir lan…”

“Ya ben üzülmüyor muyum? Ben kendime kızmıyor muyum?”

“Ne yaptığını çok iyi biliyorsun!”

“Ne yaptım ben abi?”

“Hayatımı siktin!”

“Eyvallah abi,” dedi. Sonra sustuk. Konuşmadık öyle. Birbirimize baktık. Derin bir iç çekti, şakaklarını ovdu.

“Abi bak,” dedi. “Ben bir program yazdım değil mi? Adını Sevgi koydum, Sevgi’yi pazarladım, değil mi abi?”

“Düzgün konuş sikerim tahtanı!”

“Yaptım mı abi bunu? Yaptım mı yapmadım mı?”

“Yaptın. İyi bok yedin!”

“Sonra ne oldu? He? Ne oldu? Sevgi çok beğenildi. Her tarafta herkes abone oldu. Sonra Kutlu Group gelmedi mi? Beni satın almadılar mı? Parayı karıya kıza yedirmedim mi? Aha bu bok çukuruna düşmedim mi? Ben milyoner olacakken maaşlı çalışan oldum lan. Şimdi benden ne istiyorsun? Sikeyim böyle işi, kapitalizm yine kazandı, büyük balık küçük balığı yuttu mu diyeyim? Onların standartlarına uymadı, sildiler Sevgi’yi, kaynak kodlarına kadar sildiler, yerine daha güzel, daha uyumlu bir kadın yazdılar. Ben mi suçlu oldum şimdi? Ben mi sildim?”

“Bir daha yaz lan! Bir kere yazdın bir daha yaz!”

“Yazamam abi yazamam sözleşme imzaladık. Sattım diyorum. Bitti!”

“İyi bok yedin! Hepsi senin yüzünden…”

Tekrar sustuk. Bu susuşlar yaşatıyordu beni. Yoksa ya ağlayacak ya kusacak ya birini öldürecektim. Sustuk öyle, kesildi sesler. Sessizlik sardı ansızın. Uyudu başkent, bu koca şehir uyudu sanki, bu mükemmel izolasyon uykuya daldı. Bir yerde bir kadeh kırıldı. Bir yerde iki sevgili ayrıldı; çok oldu, çok zaman geçti üstünden…

“Eyvallah abi,” dedi sonra. “Eyvallah. Bak benim yarın işim var. Şirketin yemeği var. Koduğumun yerinde IT’ci eleman olduk. Bak sabah yedide işteyim, saat dört!”

“Sevmediniz,” diye mırıldandım, “İstemediniz onu… Mükemmel değil diye, gerçek bir kadın gibiydi diye istemediniz. Size sizin gibi orospular lazımdı…”

“Abi, Bülent abi. Gel ben seni eve bırakayım,” Kolumdan tuttu. “Hadi, gel abi.”

Çekip kurtardım kendimi. Dışarıda birkaç yerden ezan sesi geliyordu. Bir köpek uluyordu uzaklarda bir yerlerde. Pencerenin arasından ölüm gibi bir soğuk sızıyordu, yanaklarımdaki gözyaşlarını donduruyordu. Sevgi’yi düşündüm. Onunla ettiğimiz kavgaları, küsüşlerimizi, yaşadığımız onca şeyi düşündüm. Triplerini, saçma sapan hallerini ama benim oluşunu düşündüm. Başlı başına, her şeyiyle, tamamıyla benim oluşunu…

Tekrar koluma girdi, “Gel abi,” dedi.

“Olmuyor,” dedim. “Onsuz olmuyor oğlum… Olmuyor işte… Anlamıyorsunuz siz… Olmuyor oğlum…”

“Gel abi gel… Gel…”

“Nasıl geçiyor oğlum bu? Geçecek mi bu? Nasıl geçiyor bu?..”

Bir an durup düşündü. Gözleri daldı onun da. “Valla klişe olacak ama,” dedi, “…zaman abi… zaman işte… Öyle geçecek, unutucan… Bir gün kadehi koyarken hatırlamayacaksın artık, o zaman da hiç olmamış olacak zaten… Hiç yaşamamış olacak… Sabredicen abi… Hadi Bülent abi… Gel abi…”

Arabanın arka koltuğuna devrildim, ellerimi iki bacağımın arasına aldım. Eve gidene kadar öyle gökyüzündeki reklam uydularını izleyerek yattım, ağladım, Sevgi’yi düşündüm.

-Nisan 2020-

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir