Traumon’un Günahı

Gece Erlik’in molozlarından doğdu ve kara ispirtosuyla yıkadı göğü. Dış Kemer gölgelerin içinde boğuldu. Çölleşmiş bozkırlar iniltiye benzeyen sesler çıkardı. Karanlığın çeşitli tonlarında saklanan kurtlar birbirine uludu. Rozya Nehri gürüldeyerek akıyordu. İsmini kaynağından, Pembe Knezler’in hüküm sürdüğü Rozya Dağları’ndan alıyordu. Karanlığın canlı mayasını köpürterek, ondan rüyalar yaratarak geçip gidiyordu ıssızlığın içinden. Kurt ulumalarına yeni bir perde katıyordu. İleride Feylaga Gölü’ne dökülünce, esrarengiz bir suskunlukta boğuluyordu. Feylaga Gölü tüm yankıları yutardı. Tabiatın ve tabiat ötesi şeylere dair tüm sesleri.

Lidonia Orderi’ne bağlı kafile, nehrin yüzlerce yıl boyu saldırarak, aşındırarak, tüketerek, sonra uzlaşmaya davet edip eriterek yarattığı kıyılardan yürüyordu. Arada bir, ıslak toprağa gömülmüş kıraç kayalar bel verip hançer gibi diken diken yükseliyor, nehrin puslu fısıltıları ayazı dolduruyordu. “Yaklaştık,” diye fısıldaştılar. Rüzgarın tenlerinde bıraktığı his bile değişti. Bir an sonra gümüşi karanlığın istila ettiği puslu Dış Kemer bozkırları önlerindeydi.

Altı kişilerdi. Manzara karşısında solukları kesildi. Bir an için öylece durdular. Golgi boğumları gibi birbiri üzerine tırmanarak taraçalanan kasvetli karanlığı seyrettiler. “Artık Dış Kemer’deyiz,” dedi kafilenin lideri. Adı Ramun’du. “Cinler ve meczupların diyarı. Şimdi tam burada, önümüze bir harpi düşerse şaşırmayın. Bir harpi… alevden kukusu, alevden parmakları ve alevden zevk suyu…”

“Alevden bir çükü var mıdır o harpinin?” dedi Timo. “Duydum ki bazı bozkırlarda çokmuş böyle şeyler. Her ikisinden de varmış yani… hem delik, hem kamış.”

“Burası kapalı bir kutu,” dedi Ramun. “Görmeden bilemeyiz ama görmeli miyiz? Şimdilik hayır. Bizim görevimiz bu kutuya gizlice sızmak. Üstad’ın istediği şeyi çabucak çekip çıkarmak. Kutunun içinde kapalı kalmak değil.”

“Keşke bir at olsaydım,” diye güldü Timo. “Simsiyah bir at. O zaman bu kutunun içinde ömrüm boyu kapalı kalırdım. Tabi buranın güzel barbar oğlanlarından biri beni sürecekse.”

“Onlar ne yapacak senin büzük dübürünü,” diye güldü kafiledekiler. “Onlar şimdi fırsatları varsa güneye iniyor, köle pazarlarına mal götüren kervanları yağmalıyor, güzel, tertemiz sakız gibi cariye kızlar alıyorlar kendilerine.”

“İğrenç,” diye tısladı Timo. “Ama diyarın hakkını veririm. Anlatıldığı kadar varmış.”

“Çok büyük bir savaşçının hayaleti hâlâ buralarda dolanırmış,” dedi Ramun. “Yüzlerce yıl önce düşmüş Kutlu Han’ın hayaleti.”

“Neyi arıyor peki?”

“Başka bir zamanı… geçmişin geleceğe bağlandığı bizim zamanımızdan uzakta, başka bir geçmişin geleceğe akışını.”

“Boş adammış,” dedi kafiledekiler esefle. “Hakikatte arayacak şey çok.”

Kafilede tek bir kişi hariç herkes konuşuyordu, kısık sesler, kıkırdamalar, ara ara okşaşmalar. Suskun olanın adı Traumon’du. Kuzeyin külle karışık, tuzlu rüzgarları grileşmiş teninde yara izleri bırakmıştı. Renksiz dudaklarına ise küfürler. En arkada yürüyordu. Bazen geride kalıyor, ayağı bir şeylere takılıp düşecek gibi olunca kendine geliyordu. Yoldaşlarını hayal meyal işitiyordu. Kulakları uğulduyor, nehrin kayalıklara, minik çakıl taşlarına çarparak yarattığı senfoni her şeyi ele geçiriyordu. Yarım ay gökyüzünde kesik kesik sızlayan bir yara gibi duruyordu. Oradan dökülen ışık ortalığı yarı buçuk aydınlatıyordu.

Alacakaranlık Traumon’u uzaklara götürdü. Üstad Harkon’un yanına. Xwyr kalesine. Kuzeybatı Yıldız Kulesi’ndeki talim odasına.

Üstad, yaşı ilerledikçe talim odasından çıkmaz olmuştu. Beyazlamış sakalları yorgun bir bulut gibi çehresini dolduruyordu. Yüzü, Xwyr kalesinin soğuk bedbahtlığından ve kuzeyin alacalanmış rutubetinden meydana gelen bir gölge ile kaplıydı. Gözlerinde yaşamının kaybolduğu o necis çukurların karanlığı vardı. Yaşlılığı ne bilge ne de olgundu. Artık ruhunun ve aklının sağlıklı ya da dinç olan tüm kesimleri kaybolmuştu. Yaşamının en büyük oyununu planlar gibi sık sık, ticaret gemilerinin Akdeniz’den getirdiği parşömenleri ve kadim el yazmalarını inceliyordu.

Henüz istediğim şeyi bulamadım,” diye homurdanırdı. “Akdeniz’e gitmelisiniz… bana daha fazla parça getirin. Yalnızca İskenderiye’de durmayın. Güneye inin. Nil’i takip edin. Bereket orgazmını yaşayan tanrıçanın bok böceği başlı sevgilisini görün. Dışkıladığı ışığı tadın. Güneye gidin. Nehrin taşıdığı cesetlere dokunun. Güneye gidin. Tanrı kapılarından geçin. Güneye gidin. Çekirgelerin istilasını, delik deşik ettikleri insanları, sifilis halklarını, esmer teni, zehirli çiçekleri tadın.

Güneye gidin. Unutulmuşlar Tarikatı’nın topraklarına. Orada Zıpti Metropolis’i var. Yamyamlar, mumya yahnileri, travesti azize ve parfümüyle baştan çıkaran Mantikor. Üzerinde yazı olan her bir kağıt parçasını istiyorum. Zıptiler’in kullandığı şu harflere bir bakın. Ah… tatlı mürekkep. Üzerinde manastır fahişelerinin misk kokusu, Zıpti karanlığı, mantikor lekesi. Daha fazla harf istiyorum. Daha fazla kağıt. Bu zavallı kuzeydeki kaya parçası çok ıssız…”

Talim odasının mazgallı pencerelerinden içeri Gıcırdayan Deniz’in sesleri ve kokusu dolardı. Siyah zümrütleri andıran dalgalar, devasa ahtapotları ve mürekkep balıklarını oradan oraya savurarak yükselip alçalırdı. Geceyi yaratan mürekkep balıklarının orgazmıydı sanki. Üstad, onlar hakkında ıslak kabuslar görürdü durmadan. “Harfler!” diye bağırarak uyanırdı. “Aradığım şeye yakınım ama o benden sürekli uzaklaşıyor!”

İlgiye hep düşkündü ve ancak kendi yetiştirdiği “yamaklarından” ilgi görmek istiyordu. Onlara şiirler yazıyor ve küçük oyunlar oynuyordu. Yaşlandıkça, yamaklarının ilgisini daha çok ister olmuştu. Traumon ise asla gözdelerden biri olmamıştı. Yaşları henüz daha küçükken, gözdelerden olmak için birbirini öldürebilirdi yamaklar. Traumon ise hep en köşedeydi. Yine de Harkon’u yeterince memnun edebiliyordu. Zaman geçtikçe artık görevinin gerçek mahiyetini ve bundaki çarpıklığı anlar olmuştu. Kapalı duvarların ardındaki şeylere dayanabilmek ayık kafayla zor geliyordu. Görevi bitince kusuyor, ölümü arzuluyor ve kendini yaralıyordu, sonra içiyordu. Kadınlardan kaçıyordu. Ağlıyordu. Gözyaşlarında bir kadın vücudu, onu seyrediyordu.

Xwyr’den ve bataklıklardan uzaktaydı şimdi. Olabildiğince uzaktaydı. İşin tuhaf kısmı da buydu. Traumon kaleden ayrıldıkları günden beri durmadan Üstad’ı düşünüyordu. Talim odasındaki ufuneti düşünüyordu. Civardaki köylerin şarkı söyleyen genç kızlarını. Kızların kıtlık ve hastalıkla şekillenmiş zayıf vücutlarını. Soluk tenlerini. Acı dolu seslerini. Sonra kapalı duvarlar ardında yaşanan şeylerin bedenine akıttığı zelaleti. Ruhuna, anüsünden saplanmış prangayı.

Sonra koku geliyordu. Her şeyi yıkıyor, yatıştırıyor, nehirleri susturuyordu. İçten içe öldüğünü hissediyordu Traumon. Gözyaşı akıyordu damla damla, bir kadın vücudu, ölüyordu. Kokudan nefret etse de, aklının tüm koridorlarına yayılmıştı çoktan. Üstad, bir kokuya dönüşse o amonyağın kokusu olurdu ancak. Sinirleri yıpratan bilmeceli sözler, çirkin kafiyeler, yapışkan ve ıslak bir ilgi isteği, harflere duyduğu arzu, bitmek bilmeyen okuma hevesi. Hepsinin toplamı bir koku. Sülfürü andıran. Traumon’un zihni artık sülfürden ibaretti. Tüm duygularının kaynağı sülfürdü. Tüm hatıraları sülfür ile inşa edilen çarpık suretlerdi. Tüm düşünceleri sülfür nehirlerinden akıp vuruyordu kalbinin kıyılarına.

Şimdi o sülfürik coğrafyada yalnızca Üstad Harkon’un sözleri ve ona karşı duyulan bir takıntı vardı. Mesafe uzadıkça ve zaman geçtikçe bu durum giderek daha da şiddetleniyordu. Havale geçirir gibi tekrarlayıp duruyordu Üstad’ın sözlerini yüreğinde. Dış Kemer’e doğru ilerlerken sözlerin kaynağına yaklaşıyorlardı sanki. O necis kokunun kaynağına. Üstad’ı yaratan mayaya. Traumon yüreğindeki sülfür dolu çukurlara inip, kendi karanlığında kaybolmuştu. Bir an için hakikati unutmuştu. Nefret, zelalet ve çarpıklık ile sıvanmış hakikat.

“Durun,” diye fısıldadı Ramun.

“Duralım,” dedi ajanlar hep bir ağızdan.

“Birileri yakınlarda büyü yapıyor.”

“Ne taraftalar?”

“Feylaga Gölü’nün oralarda… belki de yaklaşıyor olduğumuzu hissetmişlerdir.”

“Sezileri güçlü yamyamlar,” dedi Timo. “Cinlerin sadık ulakları.”

“Hayır, bu büyüyü yapanlar insan olamaz,” dedi Ramun dehşete benzeyen cılız bir sesle. “Üstad’ın söylediklerini hatırlıyor musunuz? Anlattığı masalı. Karga vücutlu cadıları.”

“Hatırlıyoruz,” dedi Timo. “Lakin karga vücutlu cadılar gerçek değil, onlar masal. Gerçek olansa bu bozkırlara tutunan karanlık barbarlar.”

Ramun bir an ciddiyeti elden düşürdü. “Sevmiyor musun onları?” diye güldü. “Şu barbarları sevmiyor musun yani cidden? Aralarında senin gibi güzel olan delikanlılar da var. Kırmızı yanaklı, keskin bakışlı. Bir tanesini yakalayıp Üstad’a götürsek ne kadar sevinirdi kim bilir.”

“Şüphesiz çok sevinirdi,” diye kıkırdadı ajanlar. “Şüphesiz…”

“Ona götüreceğimiz barbara bayılacaktır,” dedi Ramun iştahlı iştahlı. Yüreğinde tatlı bir heyecan nektarı kabardı. Tuniğinin altındaki siyah deri takımda büyüyen ereksiyonu beslemeye başladı. “Belki o kadar sevinir ki…”

Timo gevşek bir inilti koydu. Tuniğinin altında sünnetsiz bir et parçası sallanıyordu. Ramun fısıltısıyla o et parçasını uyandırdı. “Belki biz üst düzey yamaklarına da oyun oynamaya izin verir o çocukla…”

“Kim bilir,” diye gülüştü ajanlar.

Hep birlikte kayaların doğal bir sığınak yarattığı gölgeye çöküp okşaşmaya başladılar. Bir aralık, “burada olduğumuzu anlamışlar mıdır sizce?” dedi Timo.

“Birileri büyü yapıyor,” dedi Ramun. “Kıpırdamamalıyız. Burada duralım işte ve biraz hayal kuralım. Hayal şerbetini akıtalım birbirimizin üstüne. Yolculuk, dağlar, o kasvetli ormanlar, böcekler ve tabiat… çok yorduk kendimizi. Sen de yorulmuşsundur Timo.”

“Ama efendimizi düşünmek iyi geliyor,” dedi ajan o biçimsiz et parçasını avuçlayarak.

“Bu gizemli bozkırların delikanlıları ne kadar güzeldir siz bilir misiniz?” dedi Ramun onları iyice kışkırtarak.

“Bilmez miyiz?” dedi ajanlar hep bir ağızdan. “Bu Ak Kalpaklılar, Osmanlılar hep onların soyundan gelmiyor mu? O azgın barbarların civanlığına, güzelliğine kocaman surlar bile dayanamıyor, kocaman dağlar bile dayanamıyor…”

“Ah onlara karşı savaşmak isterdim…”

Traumon, okşaşmalardan olabildiği kadar uzak duruyordu. Bir aralık, bu mesafe ajanların ilgisini çekti.

“Ne oldu Traumon?” diye güldü Ramun. “Neden istemiyorsun bizi… yoksa şu bataklıktaki kızları mı düşünüyorsun yine?”

“Ya da bizden bit falan kapar diye korkuyor…”

Sözde yoldaşları yapışkan gölgeler halinde üzerine üzerine geliyordu şimdi. Öfkelenmeye başladı. “Bir şey düşündüğüm yok,” dedi kuru bir sesle. “Dinlenmek istiyorum yalnızca.”

“Biraz masaj istemez misin, prensim,” dedi Ramun. “Prostat masajı.”

Ajanlar kıs kıs güldü.

“Neden böylesin ki sen,” diye bastırdı Ramun. “Biz burada neler konuşuyoruz, sense kamış görmüş bakire kızlar gibi utangaç utangaç oturuyorsun. O bataklıklara inince hiç mi şey yapmıyorsun sen?”

“Mesela ne gibi şey,” diye atıldı ortaya Timo. “Değirmencinin orada yaptığımız gibi mi?”

“Güzel alemdi,” diye tasdikledi onu Ramun. “Nasıl da kandırmıştık değirmencinin üç oğlunu…”

“Bir tanesi deliydi zaten, ne olduğunu anlamadı.”

“Öbürlerine biraz üzüldüm şahsen…”

“Üzüldün mü?” dedi Timo karanlık bir sesle. “Sanırım ben de… çünkü ben hâlâ bana ilk kez yapıldığı zaman neler hissettiğimi hatırlıyorum.”

“Ben hatırlamıyorum,” dedi Ramun. Sesindeki şevk ve öforya birdenbire kaybolmuştu. Öfke vardı şimdi. Gece, karanlık ispirtosu ile büyüyordu. Kötücül hisler anıları getirip sağa sola fırlatıyordu. Şimdi her şeyden intikam alma zamanıydı. Yaşadığın için kendinden, yaşıyor diye öbüründen. Dübürüne saplanan o acı verici prangadan. Her şeyden.

“Sen hatırlıyor musun, Traumon. Hatırlıyorsundur herhalde…”

Hatırlıyordu tabii. Her şeyi değiştiren o ilk hatırayı. Yanan evi, tecavüze uğrayan kardeşleri, intihar eden annesi, sonra kadırgalar, onlarca çocuk köle, ilk okşaşmalar, soğuk gece, sıcak sıvı ve İskenderiye’deki köle pazarı. Çaputlar içindeki Harkon. Çözülen zincirler. Gemideyken başlayan eğitim… kamış, çukur, dalga, ölüm.

Hepsi uğuldayan oklar gibi gelip saplandı.

Traumon’un kalbi sıkıştı.

Yoldaşlarının tüm ilgisi yavaş yavaş ona doğru kayıyordu. Şarap sarhoşluğunun sımsıkı pençeleri gibi akıyor, boğuyor ve sindiriyordu. Traumon hatıra sarmallarından uyandı. Yaklaşan Ramun’u gördü ilk. Yüzünde berbat bir sırıtış vardı. Kuzeyin kül ve tuzla karışık rüzgarları gibi. Çalkalanan dev dalgalar gibi. Balıkçının karısını yutan bir mürekkep balığının kapkara orgazmı gibi. Traumon savaşa hazırdı. Bir daha asla olmayacak, dedi kendi kendine. O mezbeleden bu kadar uzaktayken asla olmayacak… kader beni buraya kaçayım diye getirdi. Bir daha öyle olsun diye değil.

Bir saniye daha düşünmeden hançerine uzanıp Ramun’un gırtlağını kesti. O tek saniye hayatını yeniden yaşadı ve bitirdi. Eğer hareket etmeyip, tereddüte düşseydi, o küçücük saniyenin ardından bir daha asla yaşayamazdı artık. Şimdi ise yeniden doğmuştu tekrar ölmek için ama burada, bu aciz kayalıkların sığınağında değil…

“Ne yaptı lan bu deli!” diye bağrıştı ajanlar.

Ramun kesik boğazını elleriyle kapatmaya çalıştı. Kan fışkırdı ve çirkin sesler çıktı. Ajanlar çaresizce Ramun’un can çekişmesini seyretti. Bu şok hali Traumon’a kaçması için gereken fırsatı sunmuştu. Zihnini kaplayan sülfür cehenneminin çözünüp buharlaştığını, onu serbest bıraktığını hissetti. Delicesine koştu hiçliğe doğru. Nehir gürül gürül akıyor, ay ışığı kesik kesik aydınlatıyor, uzaklarda bir yerde birileri büyü yapıyordu. Korkmamalıydı. Artık her yabancı dost, geride kalan her şey düşmandı.

Büyünün kaynağı belirsizdi. Tek yapması gereken belirsizliğe doğru koşmaktı. Dübürü büzükler başlarında bir tokmakçı olmadan harekete geçemezdi asla. Hele yakınlarda birileri büyü yapıyorken katiyen harekete geçemezlerdi. Korkarlardı. Büyük ihtimalle Ramun’un cesedini de alıp Rozya Dağları’na geri döneceklerdi. Orada Pembe Knezler’in oğlan fahişeleri olacaklardı. Ramun’un cesediyle Xwyr’e gidemezlerdi. Onlar da kurtulmuştu yani. Yeni bir bataklıkta boğulmak için. Böyle olması en muhtemel senaryoydu.

Dübürü büzükler kendi başlarına hareket edemezdi. Başlarında bir tokmakçı olmalıydı illa. Harkon, ajan kafilelerini uzak topraklara gönderdiği zaman başlarına bir tokmakçı, bir de çığırtkan koyardı. Ramun gibi bir tokmakçı, Timo gibi bir çığırtkan. Dübürü büzükler bu ikilinin oyunlarına bir güzel kanardı. Emirleri sorgulamaz, görevleri sadakatla yerine getirirlerdi. Kör bir sadakatti bu. Bir savaşçının yürekten doğan alevli, canlı, onurlu sadakati gibi değil. Bir müptelanın dübüründen yüreğine bağlanmış prangalara taptığı kirli sadakat.

Traumon, Feylaga’nın kıyılarına ulaştığı zaman hızlı hızlı atan kalbinin ritimlerine daha fazla dayanamadan öylece uzandı. Gözlerini hiç açmadı. Hiçbir şey artık umurunda değildi. Kaçmıştı. Gece, dalgalar ve bozkırın soğuk nefesi. Bir gün boyunca orada uzanıp kaldı. Hiçbir şey olmadı. Hiçbir şey değişmedi. Bir kurt dahi gelip bedenini didiklemeye kalkışmadı. Kader ona tüm kapıları açmıştı sahiden. Böylece cesaret kazanıp yürüyüşe devam etti. Büyücü falan yoktu hiçbir yerde. Hiçbir şey yoktu. Belki de yaşam Traumon’u tamamen terk etmişti. Traumon, artık dünyanın ıssız bir kopyasında yaşayacaktı.

Ne mutlu bana, diye geçirdi içinden ıssız dünyaya bakıp. Artık özgürüm. Artık yalnızım nihayet.

Lakin kaçışının üçüncü gününde, artık açlığın ve susuzluğun ağır yaraları bedeniyle aklını harap ederken, yıkıntı bir kent buldu. Hiçliğe doğru dikilen sütunlar, kulelerin uçurulmuş kaideleri, tepede yükselen şapele ait yarı buçuk bir hayalet. Parçalanmış çanın çıkardığı yaşamsızlık çınlaması. Bu yer içinde karanlık bir his uyandırdı Traumon’un. Kıraç toprağın ve arada derede beliren ısırgan dikenlerin yuttuğu belli belirsiz bir yolun izlerini gördü. Her şey ölmüş, yıkılmış, kalıntıları da ıssızlıkla sıvanmıştı sanki bu diyarda.

Oysa bir zamanlar buralar hareketliydi. Pembe Knezler güçlüyken. Dış Kemer’in her yerinde pembe sancaklarını dalgalandırır, inşa ettikleri kulelerin zirvelerini devasa flamingo kanatları ile süslerlerdi. Dış Kemer’in on iki boyunu da yenmişlerdi. En büyük savaşçılarını, Kutlu Bey Boran’ı esir alıp uzaklardaki bir adaya götürmüşlerdi. O günden sonra Dış Kemer boylarının çoğu İç Kemer’e kaçmıştı. Kalanlar da karanlığın pençesine düşmüştü. Tüm diyar Pembe Knezler’in eline geçmişti. Mineral kaynakları, nehirleri, tarım alanları, av hayvanları, her şeyi…

Pembe Knezler Dış Kemer’i kolonileştirmeye başlamıştı hızla. Pek çok yerleşim kurmuşlardı bozkıra. Daha da güneye inip ticaret yollarına, egzotik diyarlara ulaşmak istiyorlardı. Lakin başarısız oldular. Kıtlık geldi. Kolonileri finanse edecek güçleri kalmadı. Kuzeyli bir barbarın örgütlediği Dış Kemer akıncıları tüm kolonileri yıktı. Kuzeyli barbarın adı Varkir’di. Dış Kemer’i özgürleştirmişti lakin mücadeleyi sürdürdü. Rozya Dağları’na akınlar tertip ettirdi. Bir şey arıyordu. Hiç durmaksızın o şeyi sayıklıyordu. Son nefesini verirken bile “ilacı bulamadım hâlâ,” demişti. “Lakin başka bir hayatta bulacağım elbet.”

Varkir’in gazabı ile birleşen Dış Kemer’in son akıncıları onun ölümünden sonra bir arada kalamadı. Dağıldılar. Hepsi karanlık bir köşeyi kendisinin belledi ve ancak geceleri yaşayan mel’un bir halk haline geldiler. Varkir’in son nefesinde fısıldadığı o gizemli ilacı aramaya kalkmadı hiçbiri. Oysa ilaç yanı başlarındaydı. Rozya’daki büyük üstadlar bile bilmiyordu bunu. İlaç, olduğu yerde saklanıp kalacaktı rahatsız edilmeden.

Yüzlerce yıl sonra Xwyr bataklıklarında Harkon diye bir piç doğdu. Hırsızlık, gammazcılık ve en nihayetinde casusluk yaparak Xwyr Kalesi’nin iç çemberlerine dahil olmaya hak kazandı. Bilgiye aç biriydi. Elde ettiği konumu bu açlığı doyurmak için kullandı. Bir simyagere dönüştü önce. Genç vücutlardan ölümü yaratmayı denedi. Necasetten püri paklığı. Bir avuç boktan altını. Onun tanrısı dışkıydı. Dünyanın sindirilmiş hali onun için cennetti.

Haçlı seferi başlayınca Harkon da büyük umutlarla haçlı ordusun katıldı. Lakin çöllerden geçerken feci bir kum fırtınası orduyu dağıttı. Harkon kayıp düştü. Herkes onun öldüğünü zannetti. O ise baykuşların dadandığı yürüyen kütüphaneyi buldu. Yıllar boyu kütüphanede kaldı. Durmaksızın okudu. Dışkılar hakkında, necaset hakkında, ölü bedenler hakkında ve en nihayetinde ölümün kendisi hakkında… ölüm, zamanın yarattığı bir yanılsamaydı aslında. İnsan, ona uğramadığı müddetçe ölümü bir masal zannederdi.

Harkon, Dış Kemer bozkırlarında bir yerde ölüm denen bu bilmeceyi tersine çevirebilecek bir tılsımın olduğunu öğrendi. Varkir denen bir adam bunun peşine düşmüştü. Tüm bozkırda kaos yaratmıştı ama istediğini bulamadan ölmüştü. Tek amacı bozkırda güvenli bir yere gömdüğü dostu Kutlu Han’ın bedenini tekrar yaşama döndürmekti. Kutlu Han hâlâ o bozkırda yatıyordu ve tılsım da orada bir yerlerdeydi.

Bu bilgi Harkon’u delicesine heyecanlandırmıştı. Tüm ömrüne bedel yoğun bir öforya yaşamıştı. Lakin bu sevinç hali, hemen ardından gelen sorular ve arayışlarla tükenmişti. Harkon hızla yaşlanan, takıntılı bir bunağa dönüşmüştü. Bir tılsımdan bahsediliyordu lakin bunun ne olduğu bir türlü anlatılmıyordu yazılanlarda. Kütüphanenin hiçbir köşesinde de yoktu bu bilgi. Dolayısıyla Harkon kütüphaneyi terk edip Zıpti Metropolisi’nin olduğu diyara gitti. Orada ölüler mumyalanırdı. Orada mumyalardan yahni yapılırdı. Harkon, o diyardan nekrofil damgası yiyerek kovuldu.

Bir zaman sonra dolaşamayacak kadar yorgun düştü. Order’in İskenderiye’deki temsilciliğine gidip yaşadığını kanıtladı. Çölden sağ döndüğü için onun gizli bir aziz olabileceği dedikodusu yayıldı Order’in her köşesinde. Harkon ise bunları umursamadı. Tılsımın peşine düşmek için Order’in ona sunduğu imkanları kullanmaya karar verdi. Yıllar boyu köle pazarlarını gezerek pek çok yetim satın aldı. Bunları ajan olarak yetiştirmeye başladı. Bazıları Harkon’un onları tabi tuttuğu talime dayanamayıp kendi canlarına kıydı.

Nihayetinde Traumon’un da içinde bulunduğu jenerasyon Harkon’un emellerine hizmet edecek kadar yetişti. En nihayetinde Harkon artık ömrünün sona yaklaştığını hissetmişti. Bu yüzden en güvendiği yamaklarından bir kısmını direkt sırrın kaynağına, Dış Kemer’e yollamıştı…

“İşte şimdi buradayım!” diye bağırdı Traumon kendi kendine ve manyak gibi gülmeye başladı. “İşte şimdi buradayım!”

Ayın ve yıldızların cılız ışığı bir tayf halinde dolaşıyordu yıkıntılarda. Sütunların dibinde, ne olduğu artık anlaşılmayacak kadar dağılmış yıkıntıların arasında, tepede dikilen şapelin etrafında, ölü farelerin kemikleri üzerinde… Sanki binlerce farenin yaşadığı bir yerleşkeydi burası. Sanki fareler bir zamanlar ensest ve zina yaptığı için helak edilen insanların ölürken dönüştükleri suretti. Şehir de zamana ibret olsun diye böyle bırakılmıştı bozkırın ortasında.

Traumon bu uğursuz yeri hiç sevmemişti. Yine de bozkırın ısıran rüzgarına karşı korunaklı bir köşe bulma umuduyla yıkıntıların arasında gezindi. Ön cephesi paramparça olup hiçliğe savrulmuş şapele tırmandı. Silik ikonların suskun bakışları altında yere çömeldi. Şapelin içinde hiç fare cesedi yoktu. Duvarlar ise yosun kaplıydı. Yosun Traumon’a umut veren canlı bir hisse sahipti. Geceyi orada geçirmeye karar verdi.

Sabahleyin karmaşık rüyaların yamacından düştü uyanıklığa. Sisliydi her taraf. Ölümün kemikli lordu şarkı söylüyor gibi. Algılarını temizleyip sağı solu inceleyince karga vücutlu bir düzine cadının etrafına toplanmış olduğunu fark etti. İçi tarif olunmaz bir dehşet ve iğrenme duygusu ile doldu. Sanki vücudunda hiç fark ettirmeden ilerleyen, görünmez köşelere saklanıp büyüyen sinsi ve çirkin yaralar gibiydi hepsi. Başları insan başıydı. Yüzleri darmadağın olmuş, kabus kadınlar.

“Bu harabeleri neden rahatsız ettin?” diye hesap sordular. “Buraya kadar geldiysen artık geri dönüşün olamaz.”

Traumon rahatladı. Hatta belli belirsiz gülümsedi. Geri dönüşünün olmadığı bildirilmişti nasıl olsa. “Sahiden mi?” dedi mutlulukla. “Sahiden artık geri dönüşüm olmayacak mı?”

“Olmayacak,” dedi cadılar gaddarca.

“Lütfen bana doğruyu söyleyin,” diye yalvardı Traumon. “Yani sahiden ben insanların arasına dönmeyecek miyim bir daha?”

“Dönmeyeceksin,” dedi cadılar tüm nefretleriyle.

“Ah ne büyük keyif,” diye inledi Traumon. “Geriye, insanların arasına dönmek istemiyorum ki zaten.”

Cadılar kendi aralarında fısıldaştı. Şaşkınlardı. İlk kez böylesi bir meczup görüyorlardı. “Sen nesin böyle?” dediler.

“Çok acılar çekmiş bir bedbahtım,” dedi Traumon. “İnsanlardan ve onların dünyasından nefret ederim.”

“Belli,” diye güldü cadılar. “İnsanlıktan esaslıca uzaklaşmışsın artık. Bir meczup olmuşsun.”

“Siz buna meczupluk dersiniz, ben ise hayat.”

“Vah vah… sana bir teklifimiz var öyleyse. Ancak senin gibi biri kabul eder bunu.”

“Buyurun,” dedi Traumon. “Geldiğim yere dönmek haricinde her şeyi kabul ederim.”

“Bir takas yapmak istiyoruz seninle,” diye gülüştü cadılar. Çok karanlık bir teklif sunacakları belliydi. “Bize bedenini vereceksin, biz de sana başka bir beden vereceğiz. O büyüyü kaldırmak için, böyle bir takas şart.”

“Beden mi? Ben o bedene girersem bile öldürürüm kendimi. Hiçbir beden istemem. Beni yalnızca sonsuz bir karanlığa, her şeyi unutabileceğim huzurlu bir cennette yollayın ama ölmeyeyim, huzuru tadarak yaşayayım.”

“Hayhay,” diye gülüştü cadılar. “Bedenini bize vermen yeter de artar bile. Sen burada geceyi bekle yalnızca. Tekrar geleceğiz.”

Sonra karanlık fetişlerin rigor mortis evresinden damlamış gibi görünen insansı ayakları ile zıplayıp şapelin dışına çıktılar ve sisli sabaha uçtular. Bir düzine kararmış kan damlası gibi havada kayboldular. Gece bir kangren ağırlığı ile çökünceye kadar Traumon şapelin korunağında bekledi. Artık aç hissetmiyordu. Vücudu kendini sindirerek dağılıyor, açlığı bastırıyordu. Heyecan ve hiçliği beklemek duygusu her şeyin etrafını sarmıştı. Tüm azapları bastıran bir öforya halinde Traumon’u diri tutuyordu. Yaşamı bir sona bağlanmak üzereydi artık.

Gece, zamanı yavaşça çürüterek karanlığını ona işliyor ve doku bozulmalarında yıldızlar parlayıp irinli ışığını akıtıyordu hiçliğe. Sanki ölüler ağlaşıyordu, sanki farelerin kemikleri fısıldaşıyordu. Karanlığın damıttığı o yarı buçuk aydınlık, ikonlarda kabus yüzler peydahlamıştı. Gündüz vakti tüm sıradanlığı ve tüm kederiyle orada öylece silinmeye direnen ikonlar artık gecenin belirsizliği içinde büyüyen canavarlara dönüşmüştü. Lakin Traumon hiçbir şekilde korku duymuyordu. Nihayet sona erecekti her şey. Yalnızca bekliyordu. Sabırsızlanarak. Her kıpırtıya, karanlığın belirsiz yönlerinde çıkan en ufak bir hışırtıya dahi kulak kabartıyordu.

Artık gözleri ağırlaşıp kapanmak üzereyken uzaklardan havayı yaran kanat sesleri duydu ve karga çığlıkları. Zar zor ayağa kalkıp şapelin yıkılmış cephesinin orada dikildi. Karga vücutlu cadılar gelip tam önüne, tanımlanamaz durumdaki bir şey bıraktı. Bir top gibi içine yuvarlanmıştı bu şey. Fare, örümcek ya da buzullarda yaşayan uzun eklemli zehirli bir böcek gibiydi. Rengi yakut kırmızısıydı. Parçalanmış et rengi. Birbirine acı içinde tutunmuş bozulan kasların rengi.

Karga cadılar insansı ayakları ile onu dürtüp uyandırdı. Yaratık tersine dönmüş kasvetli bir baharda açan ölüm çiçeği gibi yavaşça kıpırdadı. Gerilmeye başladı. Önce parmakları belirdi, sonra ucunda sivri bir ok olan kuyruğu, ardından pürüssüz kafası ve sonra tüm vücudu. Kolları üzerinde ayağa kalktı. İncecik kalmış güdük bacakları havaya dikildi. Kolları ile bacakları yer değiştirmişti. Ağzı ve burnu yoktu. Yüzünü meydana getiren o simetrinin yerini derin bir yarık almıştı. Cehenneme açılıyordu sanki o yarık. Gözleri, kayan kıtaların iki ayrı ucunda kalan zümrüt cevherleri gibi birbirinden epeyce ayrı duruyordu. Lakin bu kitinleşmiş korkunç görüntünün altında bir hazine yatıyor olduğu açıkça belliydi. Bir zamanlar güzel bir kadındı bu varlık. Vücudunun tahribata uğramış o muazzep halinden bile anlaşılıyordu bu.

Traumon, bozkırın esrarlı gecesi içinde açan bu böceksi yakut rengi çiçeğe dikkatlice baktı. Yaratık da onu inceliyordu. Eğer takası kabul etseydi, ruhu böylesi bir vücudun içine mi konacaktı? Bir an sapıkça bir keyif aldı öyle bir vücudun içinde olmak düşüncesinden. Öyle bir vücuda sahip olmak değil, onu penetre etmek, ona hükmetmek, ondan haz almak.

“Ona ne oldu?” diye sordu titreyen sesiyle.

Cadılar karga çığlığıyla karşılık verdi, “bu, böylesi fani bir gecede anlatılamayacak kadar karanlık, kederli ve ızdırap dolu bir hikayedir… yıldızlar bile O’na ne olduğunu öğrenirse kahırdan parçalanıp dökülürler, ne gündüz olur bir daha ne de gece gece olarak kalabilir. Lakin bunların bir önemi de yok şimdi. Lanet bozulacak. Vücut serbest olacak bundan sonra. Ruh ise senin bedenine girecek.”

“Ben de hiçliğe gideceğim,” dedi Traumon kuşkulu bir sesle, hatta memnuniyetsiz. Karşısındaki amorfik vücudu arzulamaya başlamıştı bile. Arzular, hiçliğe duyduğu hevesi bastırmıştı.

“Evet öyle,” dedi cadılar. “Anlaşmamız buydu…”

“Lakin biraz daha kalmak istiyorum varlık dünyasında,” dedi Traumon. “Bazı şeyler tatmak için…”

Cadılar, insanların düşüncelerini azacık da olsa görebilirdi. Traumon’un mukus kaplı zarlarla örülmüş zihnini de görebiliyorlardı. Arzular, bir avuç zelalet halinde büyüyüp küçülüyor, bir kalbin atışları gibi canlanıyordu orada. Çekirdekte yakut kırmızı solgun bir böceksi çiçek duruyordu. Tüm ızdırabı ile kolları üzerinde dikilmiş, birbirinden epeyce ayrı duran iki gözünden yaşlar akıtıyor ve yüzündeki o cehennemi yarıktan bir kadının çıkarabileceği en tatlı sesler geliyor.

“Demek bir şeyler tatmak istiyorsun,” diye gülüştü cadılar. “Nasıl şeylermiş bunlar?”

“Özgürleştirici.”

Yaratık, neler olduğunu anlamış gibi huzursuzca kıpırdanıyordu. Yüzünü dolduran o yarıktan çıkan iniltiler nihayet anlamlı bir şeye dönüştü. “Acı çekiyorum,” diyordu. “Acı çekiyorum…” Bu sözleri defalarca kez tekrarlamaya başladı. Cadılar, “yapmak istediğin her ne ise bir an önce yap,” dediler Traumon’a.

Traumon hilkat garabesine tecavüz etti. Kanlı kanlı boşalırken, cadılara gülümsedi. “Bu kadar,” dedi. “Şimdi hiçbir büyünün geçerliliği kalmadı.”

Hançerini çıkarıp boğazını baştan başa kesti. Yüzündeki gülümseme ölümün gürüldeyen dalgaları ile çarpılıp bozuldu. Cadılar hilkat garabesinin üzerine yığılan leşi kaldırıp uzak bir köşeye götürdü. Tuniğini çıkardılar. Çıplak eti didiklemeye başladılar. Yosunlu duvarlarda cadıların şapırtıları yankılandı. Hilkat garabesi ise ezilmiş bir böcek gibi öylece yatıyordu taş duvarın ardında. Biraz sonra rahmine dolan canlı sıvılar vücudunun geri kalanına da yayılmaya başladı. Kolları kıpırdadı önce. Sonra gövdesi. Sürüne sürüne karanlığa karıştı. Kolları üzerinde dikildi. Sessizce sürünerek bozkırın engin ıssızlığında kayboldu.

Print Friendly, PDF & Email

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir