Sonsuz Gece Yarısı

Karanlık buz kesmişti ve tanrılar uykudaydı. Saate baktım. Daha gece yarısına epey vardı. Suskun oturmak için en güzel saatlerdi bunlar.

Balkona çıktım. Bir süre hiçbir şey yapmadan karanlığı izledim. Belki de nefes almayı bile unutmuştum. Kampüsün ışıkları soğuk soğuk parlıyordu. Üşüdüm. İçeri geçip bir sigara yaktım ve öylece oturmaya devam ettim. Zaman önemini yitirmişti. Telefonum çalınca birdenbire her şeyin tuzla buz olduğunu hissettim. İzmariti masanın kenarındaki küllüğe bastırıp telefonu açtım. Arayan Dennis’ti. “Nerelerdesin?” diye sordu. “Ne yapıyorsun?”

“Odamdayım.”

“Boşsun yani.”

“Evet.”

“Yani hiçbir şey yapmıyorsun.”

“Evet.”

“Kentsel Keşif Kulübüne üye olmuş muydun?”

Duvara astığım harabe apartmanlar haritasına baktım. Draumur’un kuzey uçları. Büyük beton mazgallar. Brutalist plajlar. Dalgaların çığlığı ve balina. Gülümsedim. Bir planın belli belirsiz hatları belirmişti bile aklımda. Tanrımı bulabilirdim; Draumur’un kıyılarında.

“Evet,” dedim. “Sadece ilk birkaç toplantılarına katıldım.”

Sonrakilere ya unuttuğum ya da insanlardan kaçtığım için gitmemiştim.

“Bu gece yine bir toplantı var. Bu sefer Draumur’da. Yeni kulüp lobisinde. Seni almamı ister misin?”

Karşılığını veremeyeceğim büyük bir iyilik gibi gözüktü söylediği. “Olur,” dedim.

Telefon kapandı.

Bir müddet boşlukta duruyor gibi hissettim. Ne yapacağımı biliyordum. Keyiflendim. Kalın paltomu giyip yurdun önündeki bahçeye çıktım. Hiç kimse yoktu. Aydınlatma direkleri ışık boşaltıyordu asfalta. Bir banka oturup bekledim. Kampüsün seslerini, kah fısıldayan kah çığlık atan rüzgarı ve gökyüzünü dinledim. Bir araba geldi neden sonra. Farları açılıp kapandı dikkatimi çekmek için.

////

Kampüsten çıkıp otobana girdik. Gecenin kılığı değişti. Karanlığın doğası hiçliğin gördüğü bir rüyadan doğmuştu.

Tüm yol boyu ancak kavşaklarda aydınlatma vardı. Yaklaştıkça önce bir yıldız, sonra sarmal galaksilere dönüşüyorlardı. Ne büyülüydü ışığın ve elektriğin dansı. Sarhoş muydu tüm gece? Öyleyse neden bu kadar soğuktu?

Ön koltukta oturmuştum. Arabanın içine sinen sentetik deri kokusunu içime çektim. “Ne yapacağız?” diye sordum. “Kampüsteki toplantılar çok sıkıcı şeylerdi.”

“Onlar sıkıcıydı ama şimdikine bayılacaksın.”

Hiçbir şey söylemedim. Soru da sormak istemedim. Zihnimdeki uğultular dindi. Ne bekliyordum ne de bir şey oluyordu. Sadece gidiyorduk. Hızlandıkça yol ve karanlık eriyordu. Karşı şeritten gelen arabaların farlarına yahut uzaklarda kendini gösteren ışık damlacıklarına karışıyordu. Bir an sonra Draumur’un girişindeydik, trafik lambaları dört şeritli yolu kilitliyordu. Sağda, karanlığa dokunan apartman manzarasına ve kendini onlara siper etmiş gibi görünen beş katlı galeriye baktım.

Binanın camlı şeritlerinde arabalar sıra sıra diziliydi. Gece vitrinindeki otomotiv melekler. Terk edilmiş ama hâlâ ışıkları yanan bir cennette gibi görünüyorlardı. Binanın üzerine konan üçgen biçimindeki APOLLON logosuna baktım. Lambalar yeşil oldu. Kırmızı fren ışıkları sönüp yerini yoğun egzoz dumanına bıraktı. Onlarca arabayla birlikte hareket ettik. Dünyanın devranı kadar alelade ve gösterişli. Yolu takip ederek şehrin içine açıldık. Işıl ışıl parlayan gökdelenlerin şafağındaydık artık.

Geniş bir caddeye girdik, sonra yoldan sapıp bir gökdelenin yer altı otoparkına sürdü Dennis. Orada bir müddet dolanıp arabasını park etti. İnince “buralar yeni çağın mahzenleri,” dedi. Sesi beton alacakaranlığında uğuldadı. Klastrofil dürtülerim yankı yaptı. Sonra asansöre bindik. Yedinci katı tuşladı.

Asansör durunca floresan ışıkları ile öpülmüş bir hiçliğe adım attık. Koridorları geçtik. Hava yolu şirketi büroları, kitap satan dükkanlar gördüm. Sonra kulüp lobileri belirdi. Felsefe Kulübü, Sessizlik Terapisi Kulübü, Okuma Kulübü, Seyahat Kulübü ve nihayet Kentsel Keşif Kulübü. “Yeni çağın küçük öğrenci sendikaları.” Geri dönmeyi düşündüm. Boş ver, demek istedim. Ben gideyim. Lakin yapamazdım bunu, kaybolurdum gökdelen kaosunda. Bu yüzden Dennis’in peşinden çaresizce lobiye girdim.

İçeride esrarın o alışılageldik topraksı rayihası, kofe kokusuna harman olmuştu. Tavandan yonca gibi kahverengi bir avize sarkıyor, dinlendirici, yoğun bir sarı ışık saçıyordu. Sağa sola kanepeler, koltuklar ve çalışma masaları dağıtılmıştı. Raflarda kitaplar diziliydi. Duvarlar haritalar ile örülüydü. Bazıları Draumur’da yaşayan efsanevi canlıların olası yerlerini gösteriyordu, bazıları evsizlerin toplandığı noktaları, bazıları ise buz flamingolarının yuva yaptığı yerleri.

“İşte toplantı,” dedi Dennis. “Nasıl buldun?”

Bir düzine kadar öğrenci çeşitli yerlere kümelenmiş, öylece haritaları seyrediyordu. Başka bir devinim yoktu lobide. “Huzurlu görünüyor,” dedim şakayla karışık. Arkadaş omzuma pat pat vurdu. “Öyle zaten. Burada ne SGB ne de gökdelen güvenlikleri bulabilir seni. İstediğin her şeyi gerçekleştirebilirsin.”

“Özellikle yasak olan şeyler…”

“Kesinlikle. Hatta biraz para da kazanabilirsin. Şu duvardaki listeyi görüyor musun?”

Mavi panoya asılmış bir kağıt gösterdi. Draumur ve Güney Kyp’deki pek çok şehrin isimleri kırmızı mürekkeple yazılmıştı. Mavi mürekkeple ise bu şehirlerdeki bölgeleri sıralamışlardı. “Bunları haritalayarak para kazanabilirsin.”

“Neye yarıyorlar ki?”

“Kuzey Kyp’e,” diye güldü. “Daukrafri ajanlarına satıyoruz.”

Şaşkın şaşkın suratına baktım. “Korkma,” dedi. “Hiçbir şey olmaz. Baştakiler neler neler yapıyor bir bilsen. Artık çağ değişiyor. Barbaların çağı geliyor tekrar. Barbarların çağı geliyor…”

Tüm gökdelenin bir çeşit anarşist yuvası olduğunu düşünmeye başladım.

Dennis deri kaplı bir kanepeye oturdu, cılız koluyla uzanıp bir sandalye çekti önüne. Sonra sigara sarmaya koyuldu. Tütünün içine maviye çalan bir çeşit esrar kattı. Peş peşe iki tane sarıp bir tanesini bana uzattı. Sandalyenin üzerindeki kırıntıları elinin tersiyle temizleyip oturmam için işaret etti.

“Evet,” dedi gevşek bir ifadeyle. “Düzenimiz hakkında ne düşünüyorsun?”

Sigaralarımızı yaktık.

“Hiç,” dedim.

“Bu gün nereyi haritalayacaksın bakalım?”

İçime bir sıkıntı çöktü. Hiçbir şey yapmak istemiyordum ki ben. Sigaradan derin bir nefes alıp listeye göz attım yine de. Haritalayacak kadar iyi bildiğim tek bir yer vardı Draumur’da.

“Sahildeki eski askeri lojmanlar,” dedim. “Şura’dan gelen subaylar ve aileleri için inşa edilmişlerdi.”

Bana tek kişilik bir masa gösterdi. İstediğim kadar malzeme kullanabileceğimi söyledi. Oturup sigaranın bitmesini bekledim önce. Sonra çizmeye koyuldum.

Ortamda bulanık bir suskunluk vardı. Çizerken bir anda rüya görüyor gibi o askeri lojmanların etrafında gezinmeye başladım, haritayı neredeyse bir uydudan alınmış kadar net ve şık illüstrasyonlarla doldurdum. Ne yaptığımın, neden yaptığımın bilincinde değildim. Herkes oturup duvardaki haritalara bakıyor, ben ise çiziyordum.

Bir saat böyle geçti. Haritayı tamamlamıştım. Dennis’in de duvarı seyrettiğini gördüm. Haritayı önüne öylece bıraktım ve ben de deri kaplı bir kanepeye oturup duvarı seyretmeye koyuldum. Üç kişi kalkıp, “elveda,” diyerek gitti. Yarım saat boyunca başka hiçbir devinim olmadı. Dünya durmuş gibiydi. Duvarı seyretmek sahiden keyifli gelmeye başladı. Sanki beyin kıvrımlarıma masaj yapıyor, tüm yorgunluğumu, bezginliğimi ve dünyaya sinmiş her türlü vahameti söküp alıyordu.

Bir an sonra gözlerim kıpırdadı. Saate baktım. Akrep ve yelkovan zamanı yutmuşçasına üst üsteydi. Gece yarısı. Draumur’un ışıklarını, karla ışıldayan sokaklarını düşündüm. Köprülerin altından akıp giden boş yolların karanlığını, yer altı barlarını, hep açık olan fastfood lokantalarını, ara ara belirip kaybolan Daukrafri çetelerini…

Bir sızı gibi gelip geçti damarlarımdan, canımı acıttı yalnızlığım.

Yelkovan birazcık kaydı. Neyi bekliyordum? Bir melek mi geliyordu yoksa benim için? Bekleyişimin bir anlamı yok muydu?

Zaman bir aynaydı işte, baktıkça tükeniyordum.

Dennis’in bana seslendiğini işittim. “İyi iş çıkarmışsın,” diyordu. Elinde bir isim listesi. “Buna adını ve haritaladığın bölgeyi yaz. İmzalamayı da unutma.”

Başımı sallayıp homurdandım. Söylenenleri anlasam da iş tepki vermeye gelince tüm dünya bir rüya kadar anlamsız görünüyordu. Dennis’in yüzüme doğru salladığı listeyi alıp bir de kalem buldum. Zonklayan parmaklarımla gerekli kısımları doldurdum. “Yine gelirsen bir şeyler daha çiz,” dedi. “Ajanlar iyi para veriyor bu şeylere. Bir kısmını üyeler alıyor, geri kalan da kulüp kasasına konuyor.”

“Kasadaki parayla ne yapılıyor peki?”

“Şu gördüğün her şey.”

Yani duvarı seyretmek mi? Konuşmadım. Ee ne yapacağız, diye de sormadım. Yapılacak her şey önceden yapılmıştı zaten. Düşünmeye gerek yoktu. Dennis bir sigara daha sarmaya koyuldu. Dünyadaki tek devinim buymuşçasına yaptıklarını inceledim. Sonra lobinin kapısı açıldı. Yelkovan kıpırdadı. Kendimi sarhoş hissettim. İçeri bir kız girdi. Tanıyordu onu. Aynı fakültedeydik. Kimseyle selamlaşmadan bir köşeye geçip oturdu. Tavırlarında bezgin ama aromatik bir hal vardı.

Paltosunu çıkarıp bacaklarının üstüne serdi. Simsiyah bir pantolon giyordu, üzerine de hoodie. Kafasında kukuletaya benzeyen siyah bir bere vardı. Giyim tarzı epey dağınıktı. Sanki insanlara küfreder gibi giyiniyordu. Suratında kin dolu bir zarafet vardı. Yoksa hep beklediğim gece yarısı meleği o muydu? Ama farkımda bile değildi ki. Sırt çantasını karıştırıp bir manga aldı. Dünyadaki tüm sesler susmuşçasına okumaya koyuldu.

O okurken ben de iri gözlerini takip ettim. Çok hoşuma gitti bu. Dolgun ve ıslak bir siyahlık, sanki koyu bir likör, sanki gece öpücüğüydü gözleri. Bir müddet sonra beresini çıkarıp paltoya sıkıştırdı. Kısacık kestiği küt saçlarını karıştırdı. Kakülleri bambaşka, karanlık bir cazibe katıyordu yüzüne. Onu seyrederken balinayı düşündüm. Şarkısında böyle bir kızdan bahsetmiş miydi? Bu sorunun cevabını almak için saate baktım. Tanrım orada yoktu.

Tanrımı aramam gerekliydi. Şehre bunun için gelmiştim. Nerede olabilirdi ki? Kabaran denizde mi? Efsanevi yaratıklar haritasına baktım. Balinadan bahsedilmiyordu orada ama ben biliyordum ki o dev tanrı beton mazgalların yanına kadar gelip söyleyecekti şarkısını.

Draumur’un kuzey mahallelerinde gezinmek istedim bir an. Terk edilmiş bir ay yerleşiminden arta kalan çölde gezinmek gibi, yıkık dökük apartmanların çatısından seyretmek istedim ufku. Ama korktum uyuyan tanrıların kabuslarından. Sonra denizdeki dev beton mazgalları düşündüm yine. Muhayyilemde de mi vardı bunlardan? Balina rüyalarıma bile girmiyordu çünkü.

Böyle şeyleri aklımdan çıkarıp kıza bakmayı sürdürdüm. Duvara bakmaya benzemiyordu bu. Ruhu olan canlı bir eylemdi. Bir müddet sonra kafasını kaldırınca beni gördü. Tatlı tatlı gülümsedi. “Bir şey mi söylemek istiyorsun?” diye sordu. Nezaketi şaşırttı beni. Çocuklukta kırılıp kalmışçasına masum ve acı doluydu sesi. “Ne okuyorsun?” dedim. Manganın kapağını gösterdi. Varkir’in Çığlığı.

“Yasak yayın değil mi bu?”

“Öyle olduğu için burada okuyorum zaten,” dedi. “Bütün gün çantamda gizledim. Burada bırakıp gideceğim.”

“Sırf manga okumak için mi geldin buraya?”

“Aslında başka bir planım vardı.”

“Ne gibi?”

“Bir proje ödevim var. Draumur’un kuzeyine gidip harabe apartmanlar ile ilgili bir inceleme yazmam lazım. Fotoğraflar da çekmem gerekli. Lakin oraya tek başıma gitmekten korktum. Şehre bunun için gelmiştim ama bu gece korktum işte. Ay yok, ışık yok. O yüzden lobiye gelip manga okumaya ve kofe içmeye karar verdim.”

Kuzey Draumur. Karanlık denizin dev dalgaları. Beton mazgallar ve balina. Oraya gitmek istiyordum. Orayı düşlüyordum. Tesadüfler, henüz bir imge halinde düşmüştü varlığın nüvesine.

“Seninle oraya gelebilirim,” dedim büyük bir yüreklilikle.

Kız şirin şirin gülümseyerek teşekkür etti. “Bu beni çok mutlu eder ama yorgunum. Dinlenmem gerekli, biraz kofe içmem. Senin için de hazırlayayım mı?”

“Çok isterim.”

Animelerdeki ev kadınlarını andıran tavırlarla ayağa kalktı. Paltosunu oturduğu yere bırakıp kofe makinesine yöneldi. İşi bitince yanıma geldi. Sıcak karton bardağı elime tutuşturdu. Kendisine bir sandalye çekip karşıma oturdu. “Eriyen Dünya’yı okumuş muydun?” diye sordum.

“Elbette. Şu efsanevi Kalodna Kalesi’nin harabelerine bile gittim. Okul gezisiyle…”

“Her yanında ketum harabeler var bu diyarın.”

“Öyle.”

“Mesela kırsalda, buzların ve gecenin istila ettiği hiçliğin ortasında sıradan bir çiftlik evi var. Daukrafri militanlarına karşı her an tetikte bekleyen zırtapoz bir ihtiyar yaşıyor içinde. Adam diyor ki, ‘evimde cehenneme giden bir portal var’. Portal neymiş biliyor musun? Adamın klozetiymiş…”

Söylediğim şeyler kızı kıkırdattı. Gülünce ağzını kapatıyordu. Elinin güzelliğini fark etmeden yapamadım. Utangaç bir gece yarısı çiçeğiydi o ve onu güldürmeyi başarmıştım. Cesur hissettim. Saçma sapan konuşsam da yılmayacaktım.

“Kyp antidepresan bağımlısı bir tanrının gördüğü rüyaya benziyor,” dedim. “Buranın mangalara konu olduğuna şaşmamalı. Ama Gölgeli Doğu’nun halkı burada yaşasaydı ya cehennemi yaratırlardı fotokopi makinelerinde ya da topyekün intihar ederlerdi.”

Söylediğim abartılı şeyler onu güldürüyordu. “Manga sevdiğini bilmiyordum,” dedi.

“O kadar sıkılıyorum ki… aklımı kaçırmamak için her şeyi deniyorum burada.”

Kofe bardağını tutan elim titriyordu. Gözleri elime takıldı.

“Esrar içmek de buna dahil mi?” diye sordu.

“Evet.”

“Hmm…”

Sohbetin böyle saçma sapan kesilmesini istemiyordum. Bunların hepsine boş ver der gibi, “manga karakterlerine benziyorsun,” diye konuştum. Gözlerini kısarak gülümsedi.

“Teşekkür ederim,” dedi. “O siyah beyaz kızlar kadar güzel olduğumu düşünmemiştim hiç…”

İçimde sanki bu anı daha önce başka bir evrende yaşamışız gibi kesif bir his belirdi. Adını koyamadım. Zihnim dumanlandı. Ahmak ve de çarpık hissediyordum. Neyseki sessizliği de paylaşabiliyorduk şimdilik. Bir müddet hiçbir şey konuşmadan kofelerimizi içtik. Sonra yelkovan kıpırdadı. Gece büyüdü. Kızın kaküllerle gölgelenen yüzündeki kin bulutları tamamen dağılmıştı. Buz dağlarının kapladığı ufukta kızaran pembe bir şafak gibiydi artık. İçimi ısıttı. Gökdelenlerin arasında esen rüzgarı, dalgalanan akşam çiçeklerini görür gibi oldum saçlarında.

O tüm bu şeylerden habersizdi kesinkes. “Başka neler okuyorsun?” diye sordu.

“Aslında ben mangaları pek sevmem,” dedim. “Ama bir zamanlar kendim bir tane yazmaya çalıştım…”

“Ne oldu sonra?”

“Çizer arkadaşım intihar etti.”

“Gerçekten mi?” diye sordu kolumu tutarak. “Çok üzülmüş olmalısın.”

“Pek üzülmedim,” dedim. “Ölmek istiyordu, en büyük isteği buydu. Kendi elleriyle getirdi ölümünü. Pek üzülmedim. Her gün yüz binlerce insan ölüyor…”

Elini kolumdan çekerek, “ama arkadaşındı ve bir şeyler paylaşmışsınız,” dedi. “Üzülebileceğini düşündüm.”

“Neler neler yarım kalmıyor ki bu dünyada?”

“Mesela neler?” diye sordu. Kofe bardağını minik elleriyle sarıp birkaç yudum aldı. Şirin ve zeki gözleriyle beni seyretmeye devam etti. Soru sormaya bayılıyordu demek ki. Açıklamaya başladım. Bitirilmemiş gökdelenleri, uzaya fırlatılmamış uyduları, iptal edilen koloni projelerini anlattım. Her dediğimi ilgiyle ve bazen gerçekten şaşırarak dinledi. İri gözlerindeki o karanlık sıvı mutlu bir parıltıyla ışıldıyordu ben konuştukça. Bir an sonra sustum. Sadece gözlerine baktım. Bana giderek yaklaştı. Kofe kokan tatlı nefesini hissedebiliyordum.

Ama bu noktadan sonra geri dönmek zordu. Çünkü insan hep uygun geometrinin peşinden koşar hayatı boyunca. Bu geometriyi bulmak için göç eder, şehirler yaratır ve bir kule inşa eder ucu uzaya değen. Ben bu geometriyi bir gökdelenin yedinci katında, tanrıların bile umursamadığı bir öğrenci lobisinde bulmuştum. Gece yarısı meleğimi.

Yelkovan kıpırdayıp uçuruma düştü, zamansız bir an başladı. Bir düello. Suskunluğun kasveti. Kızı yaratan her bir açıyı seyrettim. Yüzüne şirin çocuksu bir ifade katan sivilcelerini, zarif bir virgüle benzeyen burnunu, gözlerinde akıp giden zamanı. Şimdi fırtınalar kopuyordu o bir çift karanlık sıvıda. Yitirmek istiyordum kendimi, boğmak istiyordum gözlerinde, kirpiklerinden asmak istiyordum kendimi.

Sanki zihnimden geçenleri fark etmişçesine gözlerini kırpıştırdı ve derince iç çekti. “Gidebilir miyiz?”

“Gidelim,” dedim.

Toparlanıp kalktık. Kız mangayı kitaplıklardan birine koydu. Dennis çıkarken seslendi. “Balinaları görmek ister misin?”

Puslu gözlerine baktım elemanın ve ne dediğini anlamaya çalıştım. “Gece mevsiminde çok güzel olur akvaryumda yüzmek. Katman katman havuzlar dayanıklı camlarla ayrılmıştır. Bir tarafta soğuk Draumur gecesi, diğer tarafta balinalar, sen ise ısıtılmış havuzun içinde masmavi bir rüyada gibisin… balinaları görmek ister misin?”

“Bunu çok isterdim dostum ama bu gece bir işim var.”

“Sen bilirsin. Sen bilirsin,” dedi gülerek. “Ben birazdan balinalara gideceğim. Akvaryum hakkında ne düşünüyorsun?”

“Bunu sonra konuşalım dostum. Gitmem gerekli.”

“Bir ihtiyacın oldu mu ara beni. Burada olacağım.”

Arayacağımı söyledim. Sonra o floresanlı hiçlik labirentine çıktık kız ile. Lobileri geçtik. Bilet satan bürolar artık kepenklerini kapatmıştı. Kitapçılar da öyle. Geldiğim yöne değil de başka bir yöne saptık. Dev bir helezon gibi kıvrılarak yükselen merdivenleri gördüm. Asansöre bindik. Gargantuan bir hole indik. Sonra avizelerle aydınlatılan o yapay gündüz manzarasını geçip dış dünyaya açıldık. Altı aylık gece ve Draumur’un kasvetli soğuğu yüreğimizi ürpertti. Kız istemsizce bana sokuldu. Üşüyen bir virgül gibiydi. Rüzgar esiyordu.

“Ne tarafa?” diye sordum. Sesimdeki kararsızlığı fark etmesini istemiyordum. “Ne taraftan gitmek istersin? Metroya binelim mi?”

“Olur.”

Dev araba yolunun karşısındaki ışıl ışıl parlayan ve eski bir tapınağı andıran metro binasına girdik. Turnikeleri geçip yürüyen merdivenler ile aşağı inmeye başladık. Başım döndü. Eğim öylesine dikti ki kendimi fütüristik bir tüpün içinde kayıyor gibi hissettim bir an. Perona inince karamsarlığım daha da büyüdü. Yerin kim bilir belki elli, belki de altmış metre altındaydık. Sütunlar, rölyefler, avizeler, metronun güvenlikleri ve gecenin geç kalmış yolcuları… hepsi dev bir bakterinin organelleri ve silyalarıydı. Treni beklemeyi koyulduk.

“Burası neden bu kadar derinde biliyor musun?” diye sordum.

“Neden?”

“Çünkü burası aslında bir nükleer sığınak. Draumur Metrosu’nun asıl amacı şehrin her yanına yayılan bir nükleer sığınak elde etmek…”

Çok geçmeden yer altı şeytanlarının kahkahaları gibi bir ses duydum tünelin ucundan. Kırmızıya boyanmış vagonlarıyla bir tren çıkıp geldi. “İşte bu,” dedi kız. Sesi sabah güneşini yakalamak isteyen minik bir kuşunki gibi aceleciydi. “Son durağa, Mazgallar’a gidiyor bu tren.”

Rastgele bir vagona bindik. Rahatsız ve Glasnost’un başlangıç günlerini andıran kahverengi deriyle kaplı koltuklara oturduk. Tren hareket etmeye başladı. O dolgun ışıklar ve post-modern yer altı ülkelerini andıran retrofütüristik tasarım önce tünelin beton sıvasına sonra da yüz yıllık karanlığına karıştı. Arka vagonda siyah lateksler giymiş Daukrafri çete üyelerini gördüm. Dizim elimde olmadan bir aşağı bir yukarı sallanıyordu. Kız bunu fark etti. Bana güven vermek ister gibi gülümsedi. Pısırığın teki olduğumu düşünmesini istemezdim. “Geceleri Draumur’da yolculuk etmek nasıl da tehlikeli,” dedim sanki hiçbir şey umrumda değilmiş gibi. “Ne olduğunu anlamadan jiletlenebilirsin…”

“Korkmuyorsun değil mi?” dedi kız kulağıma yaklaşarak.

“Korkuyorum lakin sinip kaçmam…”

Huzursuzdum aslında ama bu huzursuzluğun hayaletini kovmak için güldüm.

Tren yeni bir istasyonda durunca çeteciler indi. Kayda değer hiçbir devinim olmadan son durağa kadar gittik. İnsan yaşamı buydu işte, delilik ve felaketle burun buruna karanlık bir labirentte sürükleniyoruz.

Mazgallar’da inip yürüyen merdivenlerle yüzeye çıktık. Birkaç gece insanı orada burada geziniyor, tekinsiz gölgelerden sesler geliyordu. Kız tedirgin bir ifade ile bana baktı. O kadar yorgun ve beceriksizdim ki tek düşünebildiğim şey kendime dair şüphelerimdi. Güçlü ve güven veren bir insana ihtiyacı var, dedim. Onun gibi her yalnız kızın ihtiyacı vardır böylesine. Peki ben neyim? Uzay tüm kasveti ve mutsuzluğu ile dünyanın üzerine çökmüştü. Cevap bulamadım.

Şehrin kuzey ucundaydık. Her türlü gösterişten ve süsten yoksun bir yerdi burası. Karanlıktı da üstelik. Aydınlatmalar doğru dürüst çalışmıyordu. Yıldızların sefil ışığı altında yürüdük. Dar ve kıvrımlı sokaklardan geçtik. Beton hayaletler gibi diken diken yükselen tek tip apartmanların görüntüsüne denizin kokusu karıştı. Pasaklı köpek sürüleri geçip gitti etrafımızdan. Sonra epeyce yukarı meyleden bir yola saptık.

“Şu arktik kuçuları pek bir sevimli, üstelik akıllılar,” dedi. “Kadulgazdaki kuçular çok asabi.”

Şaşırmıştım. “Kadulgazlı mısın?” diye sordum Tuz lehçesiyle.

“Aslında Altayalıyım,” dedi. O da kendi lehçesiyle konuşmuştu. Zor seçsem de anlayabildiğim bir lehçeydi.

“Demek Anakaralısın.”

Glasnost’un ortak dilinde konuşmuştuk hep. Şimdi kendi lehçelerimize döndük. Daha önce hiç duymadığım yabancı bir dil kadar karanlık ve anlaşılmaz geldi bana lehçelerimizin yankısı.

“Anakaralıyım,” dedi kız. “Tuz’dan birini görmeyeli uzun zaman oldu. Doğu taraftan mısın yoksa batı?”

“Batı,” dedim. Sonra ona çocukluk günlerimi anlatmaya koyuldum yokuş yukarı çıkarken. O da bana Altaya’da yaşadıklarını anlattı. “Zorlu ve vahşi bir şehirdi ama çok güzeldi, özellikle de geceleri. İnsanları anlaşılmazdı. Berbat ve çıkarcıydılar. Çok yalnız kaldım. Çok itildim. Ben de mangalarda teselli buldum kendime. Yüzlerceyi aştı koleksiyonum…”

“Ben de hep yalnızdım,” dedim gece yarısı meleğimi bulmuş gibi. “İnsanlara karşı öfkem asla bitmiyor.”

Soğuk ikimizi de boğmuş, gecenin bitmek bilmeyen kasveti kalbimize keder tohumlarını saçmıştı. Artık harabelerin başladığı bölgelerdeydik. Tepe sanki hastalık kapmış gibi beton döküntüler fışkırtıyordu. “Kyp’i iyi bilir misin?” diye sordu kız yorgun bir sesle. “Ya da hiç olmazsa Kuzey Draumur’u…”

“Merak etme,” dedim. “Ben de bu lanet ödevi yaptım.”

“Benimle geldiğin için teşekkür ederim,” dedi. “Yoksa asla yapamazdım.”

Yol artık makul bir hizaya ulaşmış lakin gölgelerde kabaran seslerin yankısı çoğalmıştı. Ne yaptığımdan emin gibi görünüyordum. Lüks apartman ve otel harabelerini seyrettik bir süre. Kız hepsini fotoğrafladı. Terk edilmiş bahçelerde patlayan flaşlar paslı demirleri, molozları, çöpleri ve insansızlığı açığa çıkardı, rüzgarlı arktik gecesinde parlayan bir hayalete dönüştürdü hepsini. Boş havuzlar karanlıkla dolmuştu, bir zamanlar inci çiçekleri gibi ışıldayan süs lambaları intiharı uğuldayan hayaletler gibiydi.

“Burası çok korkunç ve kederli bir yer,” dedi kız.

“Dışarıdan gelenleri kantonlara, öğrencileri de kampüslere tıkmasalardı Draumur böylesine ıssız ve pespaye gözükmezdi.”

“Sahi neden öğrencileri hep kampüslere götürüyorlar ki?”

“Kim bilir? Glasnost ülkelerinin nasıl bu zamana kadar çökmediği bile bir sır.”

Eskiden çatısına çıkıp da içki içtiğim harap bir apartmana girdik. Moloz kaplı zeminde bıraktığımız çatırtılı taban seslerine fare koşuşturmaları ve bir köpeğin iniltisi karıştı. Kız bana iyice sokuldu. Damarlarımdaki kan artık sıcacık akıyordu. “Korkma,” dedim. “Draumur’un en güvenli yeri burası.”

“Nasıl?”

“Hiç kimse yok çünkü…”

“Ama şu köpek… nesi var onun?”

“Dokunmamak ve merak etmemek en iyisi.”

“Ama neden?”

“Bazı şeyler böyle gerekir.”

Tatmin olmamıştı. Köpeğin iniltilerini duymamak için kulaklarını kapatıp peşime düştü. Harap haldeki merdivenlerden temkinli bir şekilde yukarı, çatıya çıkmaya koyulduk. Çatı katına varınca bir an öylece durup birbirimize baktık. Şehirden yansıyan ışıklar sarhoş kıvılcımlar halinde parlıyordu etrafımızda. Bir an ona sarılacak gibi oldum, o da bunu bekliyordu sanırım. Lakin bu gergin anın zarafetine karşı koymak zorunda hissettim kendimi. Çatıya çıkan kapıyı açtım.

Draumur gecesinin hırçın rüzgarı üzerimizden geçti. Kız tatlı bir hayret nidası ile manzaranın güzelliğini övdü. Boş su depolarını, kuş pisliği desenleriyle kaplı katran zemini, paslı antenleri fotoğrafladı. Her patlayan flaş yeni bir yıldız yarattı. Sonra “işim bu kadar,” dedi. “Belki inerken apartmanın içini de fotoğraflarım.”

“Ödev oldukça saçma değil mi?”

“Lakin yolculuk eğlenceliydi…”

“Bence de öyle. Bu ödevlerin hep görünmeyen, dolaylı bir amacı olduğunu düşünüyorum aksi halde kim böyle saçma bir şey yapmak ya da yaptırmak ister ki?”

“Dolaylı amacı belki de yolculuk. Eğer öyleyse neden Kuzey Draumur’u seçmişler? Şu harabe apartmanları? Belki de yabancıların ne düşündüğünü merak ediyorlardır. Belki de üçüncü bir gözden tavsiye almak istiyorlardır.”

Kızın bu saf çıkarımı beni güldürdü. Güney Kyp yönetiminin ne kadar alçak ve pespaye olduğundan haberi yoktu demek ki. Bir müddet yan yana durup gecenin doldurduğu denizi, çırpıntısını, çığlıklarını ve de grotesk hayaletler gibi yükselen beton mazgalları seyrettik.

“Ben bir zamanlar burada içerdim,” dedim. “Tam burada. Bir saat taşırdım yanımda. Gece yarısı olduğunda gözlerimi kapardım. Bir hayaletin gelmesini beklerdim. O gelmezdi lakin bir balina yaklaşırdı beton mazgallara. Onun gölgevari dev vücudunu izlerdim. Tam gece yarısı gelir, şarkı söylerdi. Artık gelmiyor. Artık sabah mevsimi yaklaşıyor.”

Gözlerimi kapadım. Karanlığın o gerçeklikten uzak varlığını silip, kendi hiçliğimi koydum yerine. Sabah mevsimi olduğunda klor içmiş bir melek gibi akıp gidecekti karanlık, geride yalnız gölgeler bırakacaktı. Güneşin ıslak dokunuşları ile ürperecekti varlık. Hiçbir şey değişmeyecekti Kyp’de. Harabeler hep harap kalacaktı. Yollar hep ıssız. Yeni öğrenciler gelecek, eski öğrenciler gidecekti. Balina belki de artık asla yanaşmayacaktı Draumur sahillerine…

“Sence buralar neden terk edildi?” diye sordu. “Ben Kadulgaz’a taşındığımda tatil kartları görürdüm kaldırımlarda. Draumur’un altı aylık sabah mevsimi boyunca açık olan otellerini reklam ediyordu. Buz gotiği palmiyeler, oteller ve eksantrik zevkler… bir de bu manzara üzerinde uçan bir uçak. Sonsuz gün doğumu.

“Bu bölgeler hep Vostok Sendikası’na bağlıydı,” dedim. “Vostok tasfiye edilince buralar sahipsiz kaldı, askerler tarafından ele geçirildi.”

“Sonra ne oldu?”

“Sonra kimsenin bilmediği ama hakkında milyonlarca şey söylediği bir olay oldu ve tüm plajları kapatıp, denize dev beton mazgallar koymaya karar verdiler. Bu bölgeyi de terk ettiler. Uzaklarda uzunca bir otelin ışıklarını görüyorsun. Tüm bölgede bir tek orada hâlâ yaşam var. Draumur’un kuzeyindeki harabelerde istediğin gibi gezebilirsin ama bir tek oraya yaklaşamazsın.”

Söylediklerimi hayretle dinliyordu. Bir an durup, “üşüdün mü?” diye sordum. Başını salladı. “Gidelim öyleyse.”

Son kez yıldızların, karanlığın ve buz dağlarının yap boz gibi dağıttığı gece denizini seyrettik. Sonra geride bıraktığımız Draumur’un kasvetli ışıklarına baktık. Merdivenlere yönelip aşağı inerken “bir planın var mı?” diye sordu. “Seninle bir şeyler içmek isterdim…”

“Hayır,” dedim. “Ben hep boşum.”

Aşağı inmeye koyulduk. Apartmanın içinde de birkaç yeri fotoğrafladı. “Sanırım bu kadarı sahiden yeterli.”

Sonra dış dünyanın kaosuna bıraktık kendimizi. Ne karanlık, ne korku, ne de insanlar umurumdaydı. Bir rüyam hakikate kavuşmuş gibi heyecanlıydım şimdi. Saatlerin birbirine dokunduğu o sihirli gece yarısı anında çıkıp gelen meleğim artık yanımdaydı. Durmadan konuşuyor, saçma sapan şeyler anlatıyor, kızı güldürüyordum. Eğer susarsam gidecek diye düşünüyordum çünkü. Rüzgar onu alıp götürecek. Susarsam dünya duracak, tekrar dönmeye başladığında bir daha asla bu anı yakalayamayacağım diye korkuyordum. Çok geçmeden Mazgallar İstasyonu’na girdik. Oradan bir trene binip Arpaya’da indik.

Aralarında epey boşluklar olan mermer merdivenler ile yüzeye çıktık. Dışarısı fütüristik bir gençlik karnavalına benziyordu. Siyah lateksler giyenler, gaz maskeleri takanlar, dondurucu soğuğa rağmen çıplak bedenini teşhir edip dans edenler, ışıklar, zehirleyen ışıklar ve karanlığın damarlarına karışan uyuşturucu. Müzik sesi bazen sağır ediyordu. Gürültülü tekno-endüstriyel ritimler. Herkes kendi başına bir evren, herkes sağır, herkes ucube, herkes düşman.

“İnsanlar çok çirkin,” dedim.

Bir yer altı barına indik. Hakikatten kaçar gibi sık ve de hızlıydı adımlarımız. “Buralarda hamam böceği turşusu falan da var,” dedi kız. Tuhaf tuhaf baktım yüzüne. Beni test ettiğini söyleyip güldü.

Bar, beton bir zindana benziyordu. Küçük floresan sancıları yarı buçuk bir aydınlık sağlıyordu. Duvara yakın ıssız bir köşeye geçtik. Endüstriyel müziğin tınılarını duyabiliyordum. Biraz sonra ortak Glasnost dilini azar azar konuşan kızıl saçlı çirkin bir garson geldi. Siyah Kyp birası söyledim. Kız da bana uydu. Şimdi duraklama ve dinlenme zamanıydı. Dünya tüm öfkesi ve hırsıyla akıp gidebilirdi yukarıda, biz bekleyecektik, hiç telaş etmeden. Çok geçmeden büyük madeni kupalar getirilip önümüze bırakıldı. Yavaş yavaş, sanki kofe içiyor gibi bir ciddiyetle yudumlamaya başladık biralarımızı.

Kızın bakışları karanlığa dalmıştı. Bir şeyler düşünüyordu. Acaba neydi aklındakiler? Pişman mıydı benimle karşı karşıya olduğu için? Yoksa gitmek mi istiyordu? Rahatsız mı etmiştim onu? Bir dünya dolusu gürültüyü bastırıp sessizce sarhoş olmaya çalıştım. Korkularımı boğmaya çalıştım. Sanki konuşacak bir şey kalmamıştı. Yalnızca ben ve kız arasında değil, tüm dünyada. Her kelime gereksizdi artık. Dünya bir gün daha dönmek için boş sözlerle oyalıyordu kendini. Ertesi gün de aynı şeyi tekrarlıyordu.

İçkim bitince bir tane daha çağırdım. Ağır ağır içerken kızı seyrettim. Bir şeyler söylemiş olmak adına, “gece hiç bitmiyor, ucu boşluğa çıkan bir tünel,” dedim. “Böyle olması ne kadar güzel. Keşke öbür altı ay da karanlıkta geçse.”

“Belirsizliği seviyor musun?” diye sordu dalıp gittiği düşüncelerinden uyanıp.

“Her şey o kadar belirsiz ki aslında, dünyadan nefret ediyorum… hem sen neden üzgünsün?”

“Aklıma pek çok şey geliyor yeniden… pek çok şey. Sana anlatmak istiyorum. Beni dinleyebilir misin?”

“İstediğin kadar dinlerim.”

“Lakin burada değil… başka bir yerde.”

“Kalkabiliriz hemen.”

“Yok hiç önemli değil, hatta bir içki daha içebilirim ben de.”

İkimize de Kyp birası çağırdım. “Özür dilerim,” dedi. “Keyfini kaçırdım mı?”

“Hayır.”

Biralar yine madeni kupalarda geldi. Bu sefer tadını hiç çıkaramadan, seri ve telaşlı hamlelerle içtim. Sonra lavaboya gideceğimi söyleyip kalktım ve elimi yüzümü yıkadım. Geri döndüğüm zaman kız beni görünce ayağa kalktı. Çantasını alıp sağ omzuna takmıştı bile. “Bana ver,” dedim. “Ben taşırım.”

İtiraz etmedi. Hesabı ödemek için kasaya yanaştığımı görünce beni durdurdu. “Hallettim,” dedi. “Gidebiliriz.”

Bir süre öylece boş boş baktım. “Hallettim,” diye tekrar etti. “Gidebiliriz.”

Canımı çok sıkmıştı bu hareketi. Kendimi yarım yamalak, alkolik bir cüce gibi hissettim. Boyum uzundu halbuki. “Neden böyle yaptın?” diye sordum memnuniyetsizliğimi belirten bir sesle. O da zoraki zoraki gülümsedi. “Böyle şeyleri kafaya mı takıyorsun yoksa?”

Merdivenlere yöneldik. Paslanmış metal basamaklarla yüzeye çıktık. Işıklar akıp geçti, gürültüler çağladı. Buz gibi Arpaya sokaklarına karıştık. Kalabalığın diken gibi batan varlığına katlanarak dolaştık. Bir süre sonra bana sokulup, “acıktın mı?” diye sordu. “Bir şeyler yiyebilir miyiz?”

Hep açık olan fastfood lokantalarından birinin önündeydik. Tütselenmiş kızılbalina eti konan bir hamburger, kızartılmış patates ve bir de aromatik Kyp birası hiç fena olmazdı. “Olur ama bir şartım var,” dedim. “Bu sefer bana bırakacaksın.”

“Anlaştık,” dedi.

Siparişlerimizi verip cam kenarına oturduk. Bir süre sokaktan gelip geçen insanları seyrettik. “Ben fazla yemek yiyemem,” dedi. “Lakin bu gün acıkmış hissettim kendimi.”

“Neden yemek yiyemiyorsun ki?”

“Çünkü… ben kilo takıntısı olan biriyim. Kilo almaktan korkuyorum.”

“Bence gayet güzel bir vücudun var.”

“Teşekkür ederim,” diye böldü sözlerimi.

“Asla iltifat etmem,” dedim. “İltifatlar iğrenç ve samimiyetsizdir. Teşekkür etmene gerek yok bu yüzden.”

Hamburgerlerimizi yerken Kuzey Kyp’i düşündüm. O ıssız buz çölündeki gölge insanlar balinalara tapardı. Bir Kuzey Kypliyle konuşmuştum. Tıpkı Kutlu’nun Varkir ile konuştuğu gibi. Lakin kütüphanede değil, Draumur’un izbelerinde karşılaşmıştık biz. Soğuktan titriyordu. Henüz yeni gece mevsimi olmuştu. Ona ısınması için biraz içki aldım. Bana Kuzey’i, tanrılarını ve izolasyonlarını anlattı. Ben de ona Tuz’u. Dediklerimi sabırla dinledi. Sonra, onun için biraz daha içki alabilir miyim diye sordu. Olur, deyip kalktım. Geri döndüğüm zaman yerinde yoktu. Daukrafri’den değildi anladığım kadarıyla. Sıradan, hatta fazlasıyla sönük, zavallı bir çocuktu. Onu bir daha asla görmedim. Şimdi nereden gelmişti ki aklıma? Tanrısının etini yiyordum. Dünya tuhaftı. Birinin tanrısı diğerinin sindirimine karışabiliyordu.

Kız ne düşündüğümü sorunca elemandan bahsettim. O da beni şaşkın şakın dinledi. Konuşmam bitince, derin, uçurum gibi bir sessizliğe yuvarlandık. Neden sonra “kalkabilir miyiz?” dedi. “Kendimi iyi hissetmiyorum da.”

Hamburgerinin yarısını yemişti ve patateslerine dokunmamıştı bile. Birasını ben içtim. Sonra kalktık. Arpaya sokakları artık biraz daha karanlık, biraz daha ıssızdı. “İnsanlar uyuyor, demek ki uykuyu hâlâ hatırlıyorlar,” dedim. Kız cevap vermedi. Çok kötü görünüyordu. Bir ara sokağa girdik. “Kusmak mı istiyorsun?” diye sordum.

Başını sağa sola salladı. Kırgın ve öfkeli bir tonla bakıp “bana neden sarılmıyorsun?” diye sordu. Gözlerimiz buluştu karanlıkta birbirini keşfeden dudaklar gibi. Artık kaderlerimiz kenetlenmişti kaçınılmaz olarak. Yorgun ve acı dolu bedenini sımsıkı sardım. Kafamı boynuna dayayıp içime çektim kokusunu. Zihnimde altın sarısı ve kehribar rengi ışıltılar meydana geldi. Bir rüyayı yeniden yaşadım. İçimdeki tüm fay hatları kırıldı. Ona teslim olmuştum.

“Kampüse dönmek istemiyorum,” diye mırıldandı kız. “Draumur’da kalmak istiyorum, seninle, bu gece hiç bitmesin istiyorum. Dönmeyelim. Kampüse dönmeliyim. Burada kalalım lütfen. Seninle konuşmak istiyorum. Bir otele gidebiliriz.”

Arpaya’da geceyi rahatça geçirebileceğin ve kimse tarafından rahatsız edilmeyeceğin türden oteller vardı.

Draumur’un kasvetli gecesi dev dalga kütleleri gibi bizi boğmaya çalışırken el ele yürüdük. Çakır keyiftim şimdi, soğuğu sezmiyordum bile. Bir bataklığa çekiliyor gibiydim ama pes etmiştim, çırpınmadan, batmanın tadını çıkaracaktım.

Oteller ve barlarla bezenmiş bir sokakta yürüdük. Gözümüze en makul görünen otele girdik. Bir çift odası istedik. “Sıcak su çalışıyor mu?” diye sordum resepsiyondaki kadına. Kokona sorduğum sorunun ciddiyeti ile irkildi. “Tabii… tabii!” dedi. “Merkezi sisteme bağlıyız.”

Bize odamızın anahtarını verdi. Alacakaranlık loş merdivenleri yüreğim yerçekiminden kurtuluyormuşçasına çıktık. Sonra odamıza girip ışıkları açtık. Bu bir dürtüydü. “Güvenli görünüyor,” dedi kız. “Ürkütücü, pis ve ucube bir yer değil.”

İçeride küçük bir yatak odası vardı. Bembeyaz örtülerle sarılı iki kişilik bir yatak. Kendimi unutulmuş bir diyarı ziyaret ediyor gibi hissettim. Keder içimde bir ağ ördü. Gözyaşlarının karanlık ilahı bizi çağırıyordu. Kaybettiği iki meleğini.

“Sanırım karanlık daha iyi,” dedi kız ve ışığı kapattı. Perdeleri açıp sokağın aydınlığını davet etti.

Mor bir koltuğa oturduk. Her şey gölgeydi, hiçlikse ışığın yankısı.

Başını omuzuma yasladı. Beresini çıkardım. Gecenin en yorgun tonuna sahip kırgın saçlarını okşadım. Kokusunu içime çektim ve sessiz sessiz, gözyaşlarımızı birbirine karıştırarak öpüştük. Nefes alıp verişleri hızlandı. Bir an sonra durduk. Sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. “Sana anlatamayacağım çok şey var, anlatmak istemediğim çok şey var…”

“Benim de öyle,” dedim. “Ezik bir insanım, bir çöp tenekesiyim adeta.”

Kız hiçbir şey söylemedi. Ağlamaya devam etti sadece. Sinirlerim bozulmuştu biraz. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kendimi yorgun, huzursuz ve bıkkın hissettim. İmkanım olsa bu geceyi bir takvim yaprağını koparır gibi silip atar, yeniden, kendi odamda uyanırdım. Lakin hakikatte böyle şeylere yer yoktu. Bazen yalnızca batmak, hiç şikayet etmemek gerekliydi.

“Seni bırakmayacağım,” dedim kıza. “Hep yanında olacağım ve seni istediğin kadar dinlemeye hazırım, hem de hiç yargılamadan.”

Hiç yargılamadan. Ne kadar da kolay söylemiştim bunu.

İçimdeki sesi boğup saçlarını öptüm kızın, derince içime çektim kokusunu ve ona sarıldım. Kız ise tepkisizdi. Neden dışarı çıktığımı hatırlamayı denedim. Hayatımı bu noktaya kadar getiren her türlü seçimimi hatırlamayı denedim. Tanrımı aramıştım ben tüm hayatım boyunca. Arayış benim ibadetimdi. Şimdi bu gece, tanrım ibadetimin karşılığını vermişti sanırım. Bir gece yarısı meleği. Acılar, dikenler ve cam kırıklarıyla dolu bir yoldan geçmiş.

Kollarım ondan ayrıldı, biraz geriye çekildim. Uzun süredir hiçbir insanla böylesine yakınlaşmamıştım. Lakin düşüncelerim zihin uçurumlarımı fethetti. Karşımdaki kız bir insan mıydı? Yoksa bir hayal mi? Kaküllerinin gölgelediği simsiyah gözleri artık karanlık bir cennete açılan iki kapı gibiydi. Baktıkça ruhumu unutturuyordu bana. Ruhumu söküp alıyordu benden bakışlarıyla. Duş almak istediğini söyledi. Tüm yaralanmış güzelliği ve asaletiyle kalkıp gitti. Kapıyı kapattı. Bir an için dünyadaki tek ses banyodan gelen boğuk su şırıltısıydı.

O mor koltukta öylece oturdum. Gözlerimi kapatıp düşündüm. Bu geceyi düşündüm yine. Ne çok gece yaşamıştım ben hiçbir öneme sahip olmayan. Hiçbirinde bir karar vermemiştim. Bir karar vermem gerekli değildi çünkü. Şimdi ise bir karar verebilecek güce sahiptim. Kaçıp gidebilirdim. Kızı ardımda bırakırdım. Metro hep çalışıyordu. Ta Mazgallar’da inerdim. Orada içip kafayı bulduktan sonra bir köşede yığılırdım. Gece mevsimlerinde gün doğumu yalnızca seyreltilmiş bir karanlıktan ibarettir. O koyu aydınlık üzerimden dalga dalga geçerken uyanır, Kızı unutmuş olurdum. Lakin bu düşünce midemi bulandırdı.

Kız ile birlikte ucu bucağı olmayan bir tünele girmiş gibiydik. O tünel boyunca birlikte yürüyecektik. Bu düşünce bir an beni ürküttü. Eğer bu gece tünelden çıkarsam bir daha asla sahiden yaşayamazdım. Yaşayacak her şeyi yitirmiş olurdum çünkü. Karar verdim. Kaçmayacaktım. Zor olan buydu ve hayatım boyunca hep korkup sinmiş, fırsatını bulduğum an kaçmıştım. Fakat bu gece kaçmayacaktım.

Yüreğim asit okyanusuna düşmüş de oradan oraya savruluyor gibiydi. Bir karar vermiştim ama hiçbir şey net değildi, daha da pusluydu şimdi. Ben neredeyse intiharı düşünmeye başlamışken kız duştan çıktı. Parmaklarının ucunda yatak odasına geçti.

Ben de duşa girdim, bir havlu getirdi benim için içeriden. Aynada çıplak vücuduma baktım. Yok etmek istedim yansımayı. Nefret ettim, daha çok sarhoş olmak istedim, kaybolmak istedim. Sonra duş kabinine girip sıcacık iyotlu suyun altında gözlerimi kapadım. Havluyu belime sarıp çıktım. Sıcak duştan sonra odaya sinmiş alacakaranlığın soğuğu ürpertti beni. Canlı hissettim. Kız beni yatakta bekliyordu. Perdeleri sonuna dek açmıştı. Şehrin üzerine görünmez melekler konmuş, kendi cennetlerinin melodilerini çalıyorlardı bizim için. Gecenin sesleri, kornalardan, bağırış çağırışlardan uzakta, artık başka bir tona kavuşmuştu. Tüm ışıkları içeri akın edip vücuduma diken diken battı.

Yatağa oturdum ve ona doğru uzandım.

Kar yağmaya başlamıştı. Perdeler tümüyle açık bir şekilde öpüştük. İkimiz de çıplaktık. Arpaya’nın altın sarısı ışıkları kar tanelerine ruh katıyordu. Sanki altın kaplı bir cennetten parça parça kopup dünyaya saçılıyorlardı. Tüm gece uyuşmuştu. Dünyadaki tek devinim dudaklarımıza aitti.

Bir süre sonra nefes nefese kaldık ve ayırdık dudaklarımızı. Masum bir köpek yavrusu gibi kızın yanına kıvrıldım. Dünyadaki tüm kederlerin, tüm yıkıntıların ve tüm kayboluşların sesini dinleyerek gözlerimi kapadım. Bir an ne kadar geç kaldığımı düşündüm. Ne kadar geç kalmıştım yaşamak için. Kaçarak, karanlıkta bekleyerek ve yalnız hayal kurarak ne çok hırpalamıştım zamanı. Şimdi hiçbir şey için acele etmiyordum. Dennis’i aramak için, kendi odama dönmek için, büsbütün yalnız kalmak için. Hiçbir şeyin önemi yok gibiydi.

Kız kafasını göğsüme koydu. Sağ kolumla sarıldım ona, sol elimle saçlarını okşadım. Kulağıma beni ne kadar çok sevdiğini fısıldadı. Bir süre sonra sustu, uyuya kalmıştı. O kadar güzel görünüyordu ki…

Yavaşça yastığa bıraktım başını. Tavanı seyretmeye başladım. Hiçbir şey yapmak gelmiyordu içimden.

Uyumaktan korkuyordum çünkü uyanmak zordu. Pencereden dışarıyı seyrettim. Kar yağıyordu zalim bir yavaşlıkla. Kıza benziyordu taneleri. Minik, saf ve kayıp. Hem kendimden hem de kızdan korkuyordum. Artık yalnız değildim çünkü. Kaybedecek bir şeyim vardı. İnsanın kaybedecek bir şeyinin olmaması ne güzel, diye geçirdim içimden. Sonsuza kadar yalnız olmak ne güzel. Ama insandım ben, tanrı değildim. Ben tanrıyı aramak için yaratılmıştım, tanrı ise bana bir hediye vermişti.

Tam karşımda, duvara asılmış bir saat vardı. Kainattaki en gizli şifreyi fısıldar gibi akrep ile yelkovan tam on ikide birbirine sarılmış öylece duruyordu.

Mağusa-23.11

Print Friendly, PDF & Email

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir