Postane

POSTANE

Postaneler, iklim değişikliği ve teknoloji darbesi sonrasında, fakir halkın neredeyse tek iletişim kaynağı haline gelmişti. Zengin yerleşimlerinin, yani Kehanetçi uşaklarının, erişebildiği e-posta ve İnternet gibi imkanlar, isyan eden bizler için tamamen bir hayal olduğundan tek çare olarak posta ağını hala daha kullanmaktayız. Her ne kadar Paşabahçe Camı, İller İdaresi* için resmi para birimi olarak geçse de posta hizmeti ödemelerini Kütahya Seramiği kuruyla yapmaktayız çünkü sınırlarımız dışına da hizmet götürme mecburiyetimiz ekonomik anlamda daha baskın olan bu döviz kurunu kullanmaya bizi mecbur etti. Ama biliyoruz ki, bir gün gelecek ve savaşın galipleri bizler olacağız. Mantis Arkana** denen sahtekarların halka uyguladığı teknoloji yasağı bittiği gün rüzgâr bizim tarafımızdan esecek demektir.”

Firuz Candaroğlu

Direnişte Postanelerin Önemi

Efkâr Gazetesi, 25 Mayıs 2117

Postanede iğne atsalar yere düşmez bir kalabalık vardı. Klimalar çalışmıyor, zaten bunaltıcı yaz havası insan yığının da katkısıyla daha da basıklaşıyordu. Sıcağa kendince direnenlerden kimisi bilmem neredeki tanıdığına öteberi yollamak niyetiyle oradaydı, kimisiyse uzakta kendisinden haber bekleyenlere mektup yollamak için. İçerisinin metal rengi-beyaz kaplamaları bakanda bir ürperti uyandırıyor, hastane fobisi olanların nabızlarını hızlandırıyordu. Vezne memurları da tüm memnuniyetsizlikleriyle hizmet vermekte, insanların sabırsızlıklarına rağmen sükuneti korumaktaydı. Vezne numaralarının ağır aksak ilerlemesi, devlet dairesinde olmanın hakkını sonuna kadar vermekteydi. Kısa, düzgün kesilmiş saçları ve sinek kaydı tıraşıyla vezne memuru Adil, sıradaki numarayı bağırdı sonra:

“Yüz kırk beş numara, vezneye lütfen!”

Saat daha on bir olmasına rağmen tükenmişti. Hâlden anlamayan yüzlercesi boş muhabbetleri ve münasebetsizlikleriyle onu canından bezdirmiş, güzel başlayan günü zehretmişlerdi. İçinden her gün ettiği küfürlerden üç beş tanesini geçirdi ve kafasını veznenin önüne çevirdi. Karşısında yirmilerinde genç bir kızcağız vardı. Öyle çok da sıra dışı bir görüntüsü yoktu. Özenle taranmış kahverengi saçlarını tepeden at kuyruğu yapmıştı. Üzerinde giyilmekten eskimiş koyu yeşil bir kazak vardı. Gözlerindeki kızarıklıklardan ve göz altı torbalarından belliydi ki, gece boyu gözüne uyku dahi girmemiş ve muhtemelen zalim bir sevdanın mengenesine sıkışmıştı. Uzun zamandır haber alamadığı sevgilisine mektup yollayacaktı.

“Yüz kırk beş numara benim.”

“Yandaki raftan form alıp doldurun. Kargo mu, mektup mu?”

“Mektup için rafın sağındaki formları kullanın.”

Genç kız yeşil renkli formlara uzanıp bir tanesini aldı. Veznenin üzerindeki tükenmez kalemle doldurmaya başladı. Yazıları yazarken bazen duraksıyor, elindeki kalemle düşüncelere dalarak oynuyordu. Yakalanmaktan korkan bir çocuk tedirginliği vardı üzerinde. Çevreye kaçamak bakışlar atıp tanıdık biri var mı diye etrafı kolaçan etmesinden belliydi. Adil, veznedeki mektuba doğru uzandı, bahar çiçekleri kokuyordu. Ezgi’nin parfümüydü bu. Nedendir gülümsedi, aklı akşam iş çıkışına takıldı. Ezgi ile buluşacaklardı. Güzeller güzeli Ezgi…

Tavanda tüm umarsızlığıyla duran mekanik saate göz ucuyla baktı, daha beş buçuk saat vardı. Sabırsızlığı ve yılgınlığı daha da arttı. Oysa dün beraberlerdi ama yine de çok özlemişti sevdiğini. Küfürler resmi geçit yapıp dimağından akıp gitti. Kız çoktan formu doldurmuştu.

“Buyurun.”

“Gebze’ye mi gidecek mektubunuz?”

“Evet”

“İki seramik, bir plastik”

Kız, telaşla pantolonuna asılı keseyi kurcaladı beceriksizce. Titrek ve ince parmakları veznenin üzerinde bir görünüp kayboldu. Veznenin tahta zemininden takırtılar duyuldu.

“İşleminiz tamamlandı.”

Kızcağız derin bir oh çekti ve teşekkür edip oradan uzaklaştı. Veznedar Adil, biraz soluklanmak için kimseyi almadı ve numarayı ilerletmedi. Akşama, Ezgi’ye odaklanmak istedi. O kadar güzeldi ki… Geceden bile kara saçları, ormanları kıskandıran yeşil gözleri ve aşkın tarifi olan buğday teniyle, büyük dedesinin babasına, babasının da ona anlattığı masallardaki peri kızlarını andırıyordu adeta. Henüz ona duygularını anlatamamıştı ama bu akşam yüreğini ortaya koyup ne varsa söyleyecekti. Yan veznede çalışan Ersin’in verdiği cesaret harekete geçirmişti Adil’i. Zaten ufaktan da olsa duygularını belli etmiş, ters bir tepkiyle de karşılaşmamıştı.

O düşüncelere dalmış dururken, birisinin ona seslendiğini duyuyor ama gözlerinin önündeki hayali bırakmak istemiyordu. Yârinin suretine bakarken bir anda görüntü değişti ve kalın kıllardan bir çift kaş ve biçimsiz kirpiklerle, pörtlek siyah bir çift göz düşlerinin yerini aldı. İlk başta duruma anlam veremese de genzini yakıp burnuna dolan yakıcı soğanın kokusu onu kendine getirdi. Uyandığında karşılaştığı manzaraya olan tepkisini tiz bir çığlık atarak göstermesi, tüm postanenin kahkahalara boğulmasına sebep oldu. Ellili yaşlarında, kısmen kel ve şişman bir amcaydı yakından uçuş yapan kişi. Artık ne kadar sabırsızsa, öpüşecek kadar yakınına gelmişti ve hiç de istifini bozmamıştı. Madem bu kadar yakına gelecekti, bari dişlerini fırçalasaydı. Amca, bazıları eksik dişleriyle pişmiş kelle gibi sırıtıp söze daldı:

“Napan voyn? Uyun mu, aşıg mısın yohsam? Heyye, aşıgsan diyem biz de gelik bu yollardan.”

“Anlamadım amca, ne diyorsun?”

“Aşıg mısın diyom, enee çük kadaa agıl yoğ sende. Ben de senden hizmet bekleyiverip duruum.”

“Amca, sen ne yapacaksın söyle. Ben yardımcı olurum, hadi amcam.”

“İmdi, ende benim Hatma adında bi bacım vaa, Ona bi küp kadaa iseramik yollayıveğcen. Sen bilin, nası yapıveğcen?”

“Amcam burada değil, yanımda Ersin var. O ilgileniyor para gönderim işleriyle.”

“E sen ne diye dikilip durun burda? Bene bak, sen şinci bene yalan mı deyip durun, he? Hemi de soruma da cevap vermiyon? Aşıg mısın, değil misin?”

“Çattık arkadaş, amcacım sana yalan borcum mu var? Ersin, gülme de bir yardım et be oğlum!”

Gülmekten yerlere yatan Ersin, gülmeye zor da olsa ara verip amcanın, daha doğrusu Adil’in imdadına yetişti:

“Amca, gel sen, ben sana yardımcı olayım.”

“Bene bak, şinci ende konuşman amma sen bilin, aşıg mı bu budağı gırıg?”

“Amcacım, sen şimdi durup dururken niye taktın arkadaş aşık mı değil mi diye, he amca?”

“Yoğ valla maragımdan sorup duruum. Baksene, ne kadaa da yalabuk. Aşıg olmasa benim kıza alırın.”

“Tövbe estağfurullah ya. Amca ben niye evleneyim senin kızınla, Allah’ın adını verdim bak.”

“HAHAHA, amca daha bu adam senin kızını görmedi, sen de amma meraklıymışsın kızın evermeye.”

“Nabak ben oğul, oldu gız gurusu, gağdı elimde yarısı. Birine veğcen de gurtuluveğcen.”

“Amca senin adın ne?”

“Amat, benim adım.”

Ahmet Amca, kardeşine para yollamak için gelmiş olmasına rağmen kızının evde kalmasından tut Alanya’da Kehanetçiler’in eline geçen miras arsalarına kadar her şeyi anlattı iki veznedara. Tabii, sadece işini yapmak isteyen bu iki genç adam için hiç çekici olmayan bu konuları dinlemeleri neredeyse yarım saati sürdü. Hatta Ersin bir ara kendi kafasına sıkıp bu boş muhabbetten kurtulmayı düşündüyse de silahı olmadığı için bunu yapamadı. Adil ise, tam tersine kendini değil adamı öldürmeyi düşündü ancak zor bela bulabildiği bu işi ve yeni hayatını kaybetmek istemiyordu. Zar zor da olsa, bu belalı ihtiyarın işini halletti Ersin ve sonunda bir küp dolusu seramik gitmesi gereken yere gönderilmek için postane kasasına alındı.

Aradan çok süre geçmemişti ki, kalabalığı yara yara geçen sinirli bir adam yürüyordu vezneye doğru. Kızıl pelerin görmüş bir boğa gibi burnundan hırsla soluyor, yere düşen hasmını tekmelercesine sert adımlar atıyordu. İnsanlar arkasından bağırıp sırasını beklemesini söylese de onlara aldırış etmiyordu. Selma adını defalarca tekrarlayarak çatık kaşlarla etrafını süzüyor, sanki birini arıyordu. Az evvel postaneyi yarılamış olan adam şimdi tam karşısındaydı.

“Buraya Selma adında biri gelip, bi’şey bıraktı mı?”

“Ne yazık ki kişisel bilgileri başkalarıyla paylaşamıyoruz.”

“Ne kişiseli lan sığır abisiyim ben onun! Şimdi ikiletmeden söyle: Buraya gelip mektup falan bıraktı mı?”

Veznedar iç geçirdi, yine belalı tiplerden birine çatmıştı.

“Öyle olsanız dahi bu bilgiyi sizinle paylaşamam, lütfen benden bunu istemeyin.”

“Sen seve seve vermezsen, ben seve seve almasını bilirim aslanım.”

Karşısındaki gürbüzün tavırları karşısında ne diyeceğini bilemeyen Adil, kelimeleri bir araya getirmeye çalışsa da kekelemekten bir cümle dahi kuramıyor, gün içindeki öfkesine katışan gerginliği, daha da büyüyordu.

“Bakın beyefendi eğer kardeşinizle ilgili bir sorun var-.”

“Sorunum onunla olabilir belki ama ucu sana da dokunuyo. Bak, bana bi’şeyin tekrarlatılmasını hiç sevmem. İnsan gibi son kez soruyorum: Bıraktı mı mektup?”

Adil, sessiz kalmayı tercih etti. Adam, hiddetle arkasını dönüp hırsla kafasını salladı ve kendi içinde söylenip elini sağ baldırındaki deriden keseye attı.

“Söyle ulan, kaç seramik istiyosun? On, yirmi, elli? Vallahi bak vericem ederi neyse.”

Veznedar Adil, sessizce başını iki yana sallamakla yetindi sadece. Karşısındaki ayıboğanın ise sabrı tükenmek üzereydi.

“Öyle mi, sen görürsün şimdi.”

Adam bunları söyleyip uzaklaştı ve geldiği gibi hışımla geri gitti. Oradaki herkes şaşkın ve korku dolu gözlerle olan biteni seyrediyor, kimseden bir çıt dahi çıkmıyordu. Tehdidin uzaklaşmasından iki dakika sonra her şey normale dönmüş ve sıra yeniden akmaya başlamıştı. Adil, tekrardan numara sayacını harekete geçirmiş, bir sonraki müşteriyi çağırıyordu.

“Yüz elli dokuz numara, vezneye lüt-“

PAT, diye bir ses cümlesini yarıda kesmişti. Arkada sırasını bekleyenlerden orta yaşlı bir kadının göğsünün üzerinde sebepsiz büyüyen bir kızıllık hasıl olmuş, kadıncağız olduğu yere küt diye düşüvermişti. İçeriyi dolduran çığlıklar ve kaçışan insanlar orayı terk etmiş, kaçma fırsatı bulamayanlarsa buldukları bir köşeye sinmişlerdi. Az önce kardeşi Selma’yı soran deli elinde bir altıpatlar ve önünde ölü bir kadınla postane kapısının önünde görünmüştü.

“Bana biriniz o mektubu verene kadar kimse çıkmayacak buradan. Vermediğiniz her dakika birini vururum. Ya canınız ya o mektup”

Saklananlardan biri gizlice adamın göremeyeceği bir noktaya geçti ve hiç beklemeden uzun boylu, geniş omuzlu ve dazlak kafalı çam yarmasının üzerine atladı. Adamın sırtına tırmanan kısa boylu genç ilk başlarda adamın dikkatini dağıtma konusunda başarılı olsa da sert bir hamleyle duvara doğru fırladı ve kafası çok sert bir darbe aldı, Duvardan yere doğru akan kan izleri, vahşi bir sanat eseri gibi durduğu yeri süslüyordu.

“Şimdiye kadar iki kişi öldü. Eğer bana karşı gelmeye ya da atarlanmaya kalkan olursa alnına güzel bir delik açar, ferahlatırım. Anladınız mı lan beni?”

Ersin, ölen insanların yerde heykel gibi uzanan soğuk ve durgun bedenlerine baktı. Bu böyle olmamalıydı. Hangi manyak sırf kardeşinin yazdığı bir mektup için cinayet işleyecek noktaya gelirdi? Cevabı netti aslında: Böyle bir manyak… Derhal bir şeyler yapmalıydı:

“Tamam, seninle anlaşabiliriz ama şartım olacak.”

“Yok ya, farkındaysan burda şartları ben belirlerim koçero. Silah kimin elindeyse kuralları o koyar.”

“Tamam, ne yapmamı istiyorsun?”

Dazlak kafalı, Ersin’i işaret ederek:

“Sen, muhabbet kuşu. Gidip bana kardeşim Selma’nın o itoğlu Salim’e yazdığı mektubu getirceksin. Ellerin havada olacak, yanlış bir hareketin olursa, nah şu yanındaki pısırık arkadaşınla alırım canını. Ha, sizin dışınızdakilerin ölüp ölmemesine keyfime göre karar vericem, orası ayrı. İkile şimdi, hadi.”

Ersin, arka raflardaki mektupların olduğu kısma doğru ilerledi ve mektubu el yordamıyla arayıp buldu. Bahar çiçekleri kokan o zarf şimdi oradaki herkesi hayatta tutan yegâne şeydi. Belki de teslim edilmesi gereken yer üzerinde zarif harflerle yazılmış olan adres değil, yaşayan öfkenin zalim elleriydi. Sımsıkı kavradı Ersin zarfı, her şeyin kurtarmak için tuttu. Elleri yukarıda, şanssızsa olası ölümüne, şanslıysa geri kalan hayatına doğru yürüdü. Ezgi geçti aklından. Adil ile üçünün toz dolu sıcak ve kurak sokaklarda oynadıkları çocukluk günleri geçti gözlerinin önünden. Adil’e hep destek olmuştu ama hep kalbinin en narin köşesinde sevdasını mühim bir sır gibi saklamıştı. O kavuşamıyorsa Adil de kavuşmamalıydı. Adam ellerini zarfa doğru uzatmışken, havadaki elleri kavuştu ve bir yırtılma sesiyle birbirinden ayrıldı.

Dazlak, elindeki altıpatları tekrar kavradı ve Ersin’e doğrulttu. Adil, tüm olanları sadece izliyordu. Zorlukla topladığı cesareti tuzla buz olmuştu. Sonra, PAT diye bir ses tüm duvarlarda yankılandı. Artık Ersin’in alnında normalde olmaması gereken bir delik vardı ve içinden bir ocak misali duman çıkıyordu. Ersin yere yığıldı, zemin kaplamasına koyu ve kırmızı bir sıvı oluk oluk akıyordu. Sıvıdan yansıtan görüntüde Ersin’in şaşkınlıktan çarpılmış yüzü vardı. Ne yazık ki, sonsuza kadar da öyle kalacaktı.

Azrail’i görüyordu Adil. Üzerinde ne kemikten kafasını örten bir kukuleta vardı ne de elinde ürkütücü görkemlilikte bir orak… Saçları saldırmaya hazır bir kedinin kılları gibi dik, gözleri öfkeden için için yanan birer alev topu olan etten kemikten bir adam vardı karşısında. Sonra Azrail suret değiştirdi. Ucu ocaktan çıkmış bir demir kadar sıcak kara bir namluya dönüştü. Bu akşam yoktu artık, Ezgi yoktu. Ona söylemek istediği tüm kelimeler çürüyüp toprağa karışmıştı.

Ardından bir klik sesi daha duyuldu, altıpatlar döndü ve PAT!

Print Friendly, PDF & Email

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir