Patron?

Ne zaman kendimi sokağa attığımı hatırlamıyorum. Yağmur yağıyor, Bahariye’deyim. Cadde normalden ıssız. Ayaklarımda ağır postallarım olduğu halde sürüklenircesine yürüyorum. Nereye gidiyorum ondan da pek emin değilim. Bir buluşma vardı ama… Dikkatimi yerdeki su birikintisi çekiyor. Yağmur damlalarının dairesel dansını izlemeye dalıyorum. O an emin oluyorum insanın sudan geldiğine. Toprak… Fazla kirli. Nükleer saldırı sireniyle olduğum yerde sıçrıyorum. Telefonum çalıyor, uzanıp elimi cebime atıyorum. Gözlerim odağını bulmakta zorlandığından kimin aradığını ayırt edemiyorum ama açıyorum işte.

-Alo…

-Lan! Nerede kaldın seni bekliyoruz.

Arayanı tanıyorum. Şu buluşma… Saat kaçtaydı sahi?

-Neredesiniz?

-Oğlum mesaj attım ya mal mısın ya!

Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp mesajlara giriyorum, attığı konum zihnimde netleşiyor. Kulağıma tekrar getirip bir şey diyecek oluyorum ama kapatmış. Kurulmuş bir oyuncak gibi yola koyuluyorum. Aradığım evin adresini bulmak için mutlaka Kadife’yi bulmam gerek, beynimde öyle kodlanmış.

Hafta ortası burası da ıssız. Sokaklar ölmüş, ağlayanı yok. Birkaç dakika buna katıla katıla gülüyorum. Hem gülüp hem yürümek ne zor! İşte Eceler apartmanı, yedi katlı bir ucube, bana sırıttığını görüyorum. Kapısı korku filmlerindeki gibi kendiliğinden açılıyor, selamsız sabahsız canavarın inine giriyorum. Asansörden tırsıyorum, Allah’tan 2. kat.

Beni orada bekliyorlar. Canavar rastalı bir çocukmuş, kendi kendime gülüyorum. Çocuk çok küçük, ergenlik çağında falan. Bana bakıyor “Naber moruk?” diyor. Ters ters bakarak karşılık veriyorum ona çünkü hiç çocuk eğleyecek havamda değilim. “Ohoo uçmuş iyice bu!” dediğini duyabiliyorum arkamdan. Pandır palas kendimi bir odaya atıyorum, neden böyle yaptığıma anlam veremeyerek. Meğer tuvaletmiş. Koşup klozete içimdekileri boşaltıyorum, içimde birikmiş bütün o küçük kötü kalpli cüceleri. Sonra biraz soğuk su vuruyorum yüzüme. Aynaya bakıyorum. Güzel haber, hala kendimim. Mavi gözlerim, at kuyruğu yapılmış uzun siyah saçlarım falan yerli yerinde.

Yuvarlak bir masanın etrafında oturuyorlar, arkadaşlarım.

-Kusmuşsun bro öyle söyledi çocuk, iyi misin?

Bir el hareketiyle teskin ediyorum endişeli arkadaşı.

-E sende geldiğine göre başlayalım o zaman, diyor bir ötekisi. Kel kafası baştan aşağı dövmelerle dolu.

-Napıyorduk şimdi, ben olaya pek hakim değilim?

Beni buraya çağıran anlatmaya başlıyor. Bir şeyler geveliyor ama ben olaya hala hakim değilim ve olmam da pek mümkün gözükmüyor. Başımı sallıyorum ve çok düşünceliymiş gibi pozlara giriyorum. Oysa beynim bomboş, sesler içinde yankı yapıp göz deliklerimden çıkmaya çalışıyor gibi. Sertçe gözlerimi ovuşturuyorum. Kafama bir şeyler oluyor, görüşüm git gide bulanıyor. Sanırım bir sanal gerçeklik gözlüğü bu. O zaman dank ediyor neden burada olduğum. Bir sanal gerçeklik uygulamasını test etmek için beni de çağırmışlardı. Tabii ya! Ne aptalım. Altı kişi olacaktık ve bir ruh çağırma seansıydı bu! Yani simüle ettiği şey… Sanırım?

Gözümün önünde birdenbire değişen dünyaya hayretle bakakalırken her şey susuyor içimde. Oturduğum masaya, etrafına dizilmiş insanlara bakıyor ve anlamaya çalışıyorum. Keşke diye bağırıyorum kendi kendime, keşke gelmeden haplanmasaydım. Kafam kazan gibi oldu be!

Buradan sonrasını aktarmayı üçüncü tekil şahısa bırakıyorum zira bu kafayla bi bok anlatılmaz, dimi patron?

***

Öhöm, öhöm…

Ortada bir masa vardı. Masanın etrafına konuşlanmış birbirinin derberderliğini kıskanmışçasına pejmürde altı tip, kafalarına monte edilmiş gibi duran sanal gerçeklik gözlükleriyle şaşkın şaşkın bir o tarafa bir bu tarafa bakıyordu. Kafalarına monte edilmiş gibi diyorum çünkü enselerinde ve şakaklarındaki soketlere bağlanmıştı gözlük. Odanın köşesinde ise rastalı çocuk oturmuştu. Şeffaf ekranın önünde gelişmeleri takip ediyordu. Masada oturanlar ne görüyorsa, o da onu izliyordu ekranın köşesinden.

Masanın üstünde bir büst duruyordu ama biraz baktığınızda anlıyordunuz ki sıradan bir büst değildi bu. Simüle edilmiş bir otomatondu. Gözleri minik yakutlardı ve kırmızı kırmızı parlıyorlardı. Otomaton paslı sesiyle şunları söylüyordu: “ Ey, ruh seni çağırıyoruz! Ey şarkılara duygu seren çilelere göğüs geren dertli gönüllere giren Zeki Müren! Seni çağırıyoruz! Anılarından çık da gel, bize yüzünü göster!” Zeki Müren masaya çıkıp şarkı söyledikten yaklaşık on dakika sonra da şunu diyordu: “Eyy, Steve Jobs! Neredesin? Seni arıyoruz Steve, bize ses ver!”…

Gerçeklik sürekli yeniden şekilleniyor ve kahkahalarla yankılanıyordu oda. Ölülerin ruh artıkları bu bir avuç sefil için eğlence olmuştu. Ancak bir şeyler oluyordu. Odanın içinde belli belirsiz bir elektrik akımı, orada olmaması gereken bir şey… Kıpırdamıştı. Bir hayalet olabilirdi bu. Her ne ise rastalı dahi fark etmemişti onu ama masadaki grubun içinde en “haplanmışı” için aynı şeyi söyleyemeyiz.

Hayalet görmüş gibi boşluğa bakıyordu: doğrusunu isterseniz görüyordu da! Ağırlaşmış vücudunu ayağa kaldırdığında kimse onu fark etmedi.

***

Ama kafamız nasıl güzel…

Patron? Yine bendeyiz bakıyorum. Öteki tuvalete mi gitti? Anlaşıldı patron!

Biliyorum. Bir deli olabilirim ama adım kadar eminim. Kadıköy’ün göbeğinde bir aydınlanma yaşıyorum ve kimse gizleyemez bunu benden. Bir kadındı o. Beni çağıranı diyorum. Lepiska saçlı bir kadındı ve adımı haykırmıştı. Yalnızlığımı görmüş olmalı ki yıldızların arasından bana bakmış, gülümsemişti! İşte şimdi o yüzden deliye dönmüş bir vaziyette, dört dönüyorum ya. Anlasanıza, onu arıyorum!

Devasa bir reklam tabelasını andıran Kadıköy gözlerimi alıyor. Sersemlemiş bir güve gibi ışığa doğru çekiliyorum. Modaya doğru atıyorum kendimi. Zamanla yükselen emlak fiyatlarıyla çürümeye terk edilmiş yüz yıllık binalar etrafımı çeviriyor. Sokaklarda kediler ve tinercilerden başka kimse yok. Umurumda değil. Biliyorum. Biraz daha yürürsem, mesela şu köşeyi dönersem onu göreceğim. Ara sıra bir ışık gözümü alıyor, yakut rengi. Nereye gidersem gideyim ışık orada. Düşünmek için biraz zamana ihtiyacım var aslında, ışık onu mu işaret ediyor bana, ne? Mesela, neden ben lepiska saçlı kız? Neden bana görünüyorsun? Avarel’in tekiyim ben. Hani şu Red Kit’teki, aptal ve uzun olan. O sırada bir ıslaklık hissediyorum ayaklarımda, eğilip bakıyorum: postallarım yok! Sahi lepiska saçlı kız, benim gibi kaybolmuş bir adamı ne yapacaksın sen?

Yalın ayak lepiska saçlı bir peri kızının hayaletini kovalıyorum. Bir sarhoş gibi yalpalayarak yolumu bulmaya çalışıyorum. Ne zaman arkamı dönsem, başımı çevirsem ya da gözlerimi biraz uzun kırpsam onu kıl payı kaçırmış gibi hissediyorum. Sokaklar beni ondan uzaklaştırmaya mı çalışıyor? Sokaklar… Geçen yüzyılların birinde kalmış bir külhanbeyi gibi nara atıyorum, tükürüyorum sonra kaldırımlara. Anlasın diye yani. Hani peşinden kovalıyorum ya, bir nevi bölgesini işaretleyen aslan gibi ya da sırtlan… Bilemiyorum. O sırada bir bakış yakalıyor gibi oluyorum lepiska saçlı güzelden. Saçlarının arasından inciler gibi parlayan gözleri gözlerimle buluşuyor ve mühürleniyorum olduğum yerde. Gözlerine mühürleniyorum. O yürüyor, ben de arkasından. Moda burnuna kadar peşinden gidiyorum. Parmaklıklara bir adım kala durduğunu görüyorum. Soluk bir hayalet şimdi o. Yakut rengi ışık ise tam tepemde duruyor. Kana bulanmış gibi hissediyorum.

Ortadan kayboluyor. Arkasından koşuyorum. Aşağı mı atladı acaba? Ama hiçbir yerde yok. Deli gibi bir o tarafa bir bu tarafa koşuyorum. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atıyor. Bir tane bank yok oturacak. Parmaklıklara tutunuyorum. Boğaz pırıl pırıl parlıyor önümde. Mehtap bile saklanmış şehrin aydınlatmasından. Kendi ateşine odun atıyor şehir. Uzakta Ayasofya, Topkapı sarayı silik bir hatıra gibi. İnsanoğlunun karanlığı yenme arzusuyla gece yok olmuş. Zaman kavramı iptal be patron. Yığılıp kalıyorum olduğum yere. Kaçıncı yüzyıldayım onu bile bilmiyorum. Zaman esniyor. Ben ise kırmızı bir köpüğün içinden izliyorum olan biteni. Ruhum çıkıyor sanki vücudumdan ama umurumda değil. Sonra bir bakıyorum bir şeyler uçuşuyor gözümün önünde, ya da denizin üstünde. Her ne ise onlar, alevden kanatları var ve gözümü alıyorlar.

Periyi orada seçer gibi oluyorum. Şehrin semalarında uçuyor. Kanatlı bir periymiş o. Şaşkınlık içerisindeyim, elbette. Bulutların üstündeki eğlence merkezine gidiyor olmalı. Bütün periler oraya uçuyor. Bir “Vay…” çekiyorum içimden. Söylenecek söz yok. Uçan kaçan kızın benimle ne işi olur?

Sonra… Bayılıyorum patron. Yani… Herhalde…

***

Uyandığında 2020 yılıydı. Zaman akmaya devam ediyordu. Moda burnunda bir banka sızmış, elindeki şişe yere düşüp kırılmış. Onu uyandıran arkadaşları çevresine dizilmiş endişeli gözlerle bakıyordu. Bizim müptezel hiç istifini bozmadan ayağa kalkmaya çalıştı ama bacaklarında güç yoktu.

-Nerede o? diye sordu.

-Kim nerede abi?

-Bir kız vardı, peşinden koşuyodum. Böyle altın sarısı saçlı, peri gibi bi’şiy.

Arkadaşları müptezelin üzerinden bakıştılar. Sonra anlaşmış gibi aynı anda iki koluna girip kaldırdılar onu.

-Bro benim bildiğim bir yeşil peri var. Lepiska mepiska bilmem ben. Hem kız ne arar bizim ortamda.

-Off boşver uçmuş gitmiş bu, dizi de yarım kaldı zaten bu andavalın yüzünden.

-Ne dizisi? diye sordu müptezel.

-Lan netflix izliyorduk ya, sonra sen çıktın gittin. Bir saattir seni arıyoruz sokaklarda. Zaten sokağa çıkma yasağı var lan. Başımız derde girecek, hadi yürü!

Müptezel sustu bir süre. İki çekirdekli işlemcisi biraz yavaş çalışıyordu anlaşılan. Arkadaşları onun kendi kendine mırıldandığını duydu. “E ruh çağırma seansı… VR gözlükler… Zeki müren? Uçan peri…”

-Ne diyo la bu?

-Ya bırak sende…

Öteki biraz genç bir çocuktu. Rastalı saçları yürüdükçe yılanlar gibi kıvrılıyordu başının etrafında. Uçmuş birine mantıklı açıklamalar yapılmaz, ama çocuktu işte…

-Ya bro eğlencesine ruh çağırdık ya biz. Muro Zeki Müren taklidi yaptı. En çok sen gülmüştün ya unuttun mu?

Müptezel biraz uyanır gibi oldu. Oysa gözlerinde görülen anlık zeka parıltısı kayan bir yıldızdı.

-VR gözlükler?

-Aklın sana oyun oynamış be moruk. VR gözlük falan yoktu ortada.

Müptezel elini ensesine attı. Darmadağınık saçları dışında bir şey yoktu. Küçük bir çocuk gibi başını önüne eğdi ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. O sırada arkadaşları onu fark etmemişti bile çünkü dikkatleri başka bir taraftaydı.

-Aha lan, polis arabası mı o?

-Lan, lan, lan… Ceza yiyeceğiz lan. Koşun oğlum koşun…

***

Öyle işte patron. Sonra bir su çarptım yüzüme kendime geldim. Anlayacağın hayalmiş hepsi. Benim hayatım yalan zaten patron. Peri ne arar 21. yüzyılda.

Zihnimin içine hapsoldum patron, hayallerle yaşıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir