Paradoks

Nörotoksin içerikli bir yağmur yağıyordu. Kireç kaplı ucube bir cennet büyüyordu Nekava şehrinin üzerinde. Ben ise kalabalık bir sınıfın en arka sırasında oturuyordum. Hoca, tahtaya Kipromerika’nın kurulduğu yılı, Yeni Azizlerin isimlerini ve İlk Kilise’yi anlatan kısa notlar karalıyordu. Ders, Kipromerikan Eğitim Tarihi’ydi.

Yağmura karışmış bir anons sesi dikkatimi dağıttı. Cıva zehirlenmesi gibi yankılandı tüm sınıfta. “Yüksek nörotoksin, lütfen kapalı mekanlarda kalın.” Bozuk flöresanlar ses ile akort olmuş gibi titredi. Sonra tepegöz cihazından duvara kocaman bir Akalimore Dağı görseli yansıttı hoca.

“Artık başa saracağız,” dedi. “Kipromerikan eğitim disiplinindeki doğal mefhumların etkisine ufak bir giriş yapacağız. Hikayeyi hepiniz biliyorsunuz, çok uzaklarda, şimdi Anakara dediğimiz Diyar-ı Rüm’ün doğusunda zalim bir kağan vardı. Cavan Behram. Bu adam binlerce Mitsi’yi Amerika’daki kolonilerine sürmüştü.

Lakin Mitsiler kolonilerde maruz kaldıkları baskıyı kabullenmeyip isyan etmişti. Nihayetinde de ilk yerleştirildikleri bölgeden ayrılıp, Akalimore Dağı’na yürümüşlerdi. O devirde, dağın etrafı zengin bir doğal yaşamla çevriliydi. Kaplumbağa kartallar, katatonik aslanlar, zümrüt kedileri ve kabuklu kunduzlar.

Mitsiler, kendilerine Kipromerikan ismini vermeden önce yerleştikleri doğayla epey bir temas haline geçtiler. Bu dönemde en sevdikleri hayvan kabuklu kunduz oldu. Çünkü bunlar muazzam mimarlardır. Isı yalıtımı mükemmel olan evler inşa edebilirler. Bu sayede kışı güvenle geçirirler. İşte İlk Kipromerikalılar onları taklit ederek yerleşimlerini daha sağlam hale getirmişti. Yani Kipromerikalılar’ın ilk öğretmenleri kabuklu kunduzlardır. O değil de aranızda Mitsi kökenli olan var mı hiç?”

Üç dört kişi el kaldırdı. Düz, siyah saçlar, soluk beyaz yüzler, kırmızı yanaklar, basık suratlar. Boyunlardan sallanan Avark Hacı ya da Petorg Güneşi. Hoca hepsini iyice gözden geçirdi ve sonra laubalileşip, “kaplumbağa çorbası sever misiniz?” diye sordu. Mitsiler cevap vermedi, öbürleri aşağılarcasına gülüştü. “Aman ha dikkat edin. Şu sıralar içmeyin öyle şeyler. Kabuklu kunduz falan dedik de canınız çekmiştir şimdi. Bakın Chu-Ko-Nular da yarasa çorbası içiyordu, ne oldu? Pandemi.”

Sonra ortalarda bir yerde oturan zenci çocuğa seslendi. “Sen de mi Mitsisin, evlat?”

Çocuk alınmış bir sesle, “hayır hocam,” dedi. “Yeni Kayseri’de doğdum.”

“Güzel güzel… herkes Kipromerikalı yani şimdi?”

İki kişi itiraz edercesine el kaldırdı. Biri Avalonlu olduğunu söyledi. Diğeri de Kloridalı.

“Ne güzel,” dedi hoca sarkastik bir sesle. “Tam bir Pan Amerikan sınıfı.”

Sonra tahtaya yazdığı şeyleri silmeye koyuldu. Herkes çıt çıkarmadan onu seyretti. Adam arkasını dönünce bir süre boş boş bakındı.

“Bu haftalık bu kadar,” dedi. “Dersimiz ne yazık ki geç bir saatte. Hem biliyorum, ‘bize ne şimdi kaplumbağaya benzeyen bu aptal kunduzlardan’ diyorsunuzdur. E ne yapalım? On yıldır bu derste hep aynı cümleleri söyleriz. Mecburiyettir bu. Bunlar da dahil olmak üzere. Haftaya görüşürüz.”

Herkes toparlanıp kalkmaya başladı. Onlarca kemik ve kastan çıkan bir uyanış senfonisi. Ben de bitkisel boyuttan, tekrar yumuşak makine boyutuna geçiş yaptım. Ayağa kalkıp sınıfın dışına, o geniş ve karanlık koridora çıktım. Diğer sınıfların da dersi bitmişti. Gençliğin nemli ve yapışkan kasveti flöresan alacakaranlığıyla birlikte boşalıyordu sınıflardan. Şans eseri Sakaya ile karşılaştım. Simsiyah iri gözleri ve geceden dokunmuş gibi görünen zarif kakülleri vardı. Çok güzeldi yine. Suskun bir güzellik. Kapüşonlu beyaz bir bluz, altına da siyah bir pantolon giyinmişti. Çeşit çeşit dört beş tane kolye vardı boynunda. Uzak gezegenlerde açan siyah benekli, narin bir çiçek gibiydi.

Selamlaştık. Hangi dersten çıktığını sordum. Birlikte sarmal merdivenden aşağı inip merkezi dersliklerin lobisinde oturduk. Yağmur tüm kederi ve yaşama duyduğu tüm nefret ile ağır ağır yağıyordu. “Ne zaman biter sence?” dedim ve bir sigara yaktım. Henüz kapalı mekanlarda sigara içme yasağının gelmediği yıllardı.

“Anlamadım?” dedi gözlerimin içine bakıp.

“Nörotoksin yağmurları,” dedim. “Ne zaman biter sence?”

“Kim bilir… bu pislik bir kez bulaştı tüm dünyaya, tıpkı virüs gibi.”

Santa Monica’yı izledin mi?” diye sordum konuyu hızlıca değiştirip.

“İzlemedim,” dedi bıkkın bir sesle. “Oda arkadaşlarımın üçü de gitti sinemaya ama ben o gün yurtta kaldım.”

“Neden ki?”

“Çamaşır yıkamam gerekliydi. Şu sıra havalar hep kapalı. Haftasonu o kadar güzel ve güneşliydi ki, sadece çamaşırlarımı yıkamak istedim.”

“İyi yapmışsın. Film berbattı zaten ama daha berbat olan salondakilerdi.”

“Oda arkadaşlarım anlattı,” dedi karanlık bir sesle. “Çocuklardan biri göğüslerine dokunmuş kızın.”

“Sonra ne olmuş?”

“Hiç,” dedi omuz silkip. “Hiçbir şey olmadı.”

Ne demem gerektiğini bilmiyordum. O gün yanımda hiç kız olmadığı için mutlu olduğumu söyleyemezdim tabii. Biriyle birlikte olmanın, birine sahip olmanın, birini sevmenin ruhuma ne kadar acı vereceğini söyleyemezdim. Ön koltuklarda oturan çifti hatırladım. Filme sonradan gelen üç dert eleman feci sıkıştırmıştı çocuğu. Bir tanesi koluyla çocuğun boynuna sarılmıştı. İğrenç şeyler söyleyip, durmadan makas alıyordu yanağından. Diğerleri ise kıza dokunup gülüşüyordu.

Bu kız da amma mutsuz…”

Neden ki acaba…”

E gavadı salmıyor da ondan…”

Gavaaat! Kızı salsana gavaaat!”

Bu çağda sahip olduğun şeyleri korumak için her an savaşa hazır olman gerekliydi. Aileni, karını, çocuklarını, sevdiklerini, elde etmek için bir ömür harcadığın her şeyi. Savaşırsan kaybedebilirdin. İnsanlar sonsuza kadar kazanamazdı. Paran varsa kaçmalıydın. Savaşmayı fakirlere bırakmalıydın. Belki şehrin dışına belki de şehrin içindeki güvenli kantonlara kaçmalıydın. Sahip olduğun tüm güzellikler ve tüm sapkınlıklar için, yeryüzünde paralı askerler ve camlarla korunan bir cennet inşa etmeliydin.

Sessizliğin uzun sürdüğünü fark edince huzursuz oldum.

“Ne yapmayı düşünüyorsun?” dedim aklımdakileri belli etmemeye çalışarak. “Yurduna mı gideceksin şimdi?”

“Evet,” dedi. “Yağmur durursa eğer…”

“Sana eşlik etmek isterim.”

“Olur.”

Olur. Kalbime işleyen, çok güzel, çok temiz bir “olur”. Sesi bazen çok inceliyordu kızın. Belki heyecanlanınca, belki de aklında bir iki düşünce varken. Yine de bu frekans değişimini yakalamak beni mutlu ediyordu. Capcanlı bir kalp önümde atıp bana sıcaklığını sunuyordu sanki. Sesindeki heyecanı ve bahar çiçeklerini andıran ürpertici tonları hissedebiliyordum. Bir şey söylemişim de duymamış gibi iyice yaklaştı. Göz göze geldik. Nefesim kesildi. O iri gözlerdeki simsiyah likörün içinde kayboldum. Kokusunu alabileceğim kadar yakındı. İşte büyülü bir andı bu ama böyle anlar uzun sürmemeliydi. Sadece bir iki saniye. Sonra her şey tüm pespayeliği ile devam etmeliydi.

İrkilir gibi duruşumu düzelttim. “Sigara seni rahatsız ediyor mu?” diye sordum.

“Hayır,” dedi gözlerini benden kaçırıp.

“Şu yurdun yakınlarında bir kafe var,” dedim. “Orada bir şeyler içmek ister misin?”

“Neden olmasın.”

Üzerimden bir yük kalkmış gibi rahattım artık. Söylemek istediklerimi alelacele tek bir cümleye sıkıştırmak zorunda değildim. Uzunca bir sürem olacaktı. İstediğimi konuşabilirdim onunla. İstersem yazdığım şeyleri anlatırdım, istersem onu güldürebilecek bir iki anımı. Aslında çok fazla vardı böyle anılarımdan. Şimdi zihnimde soluk freskler gibi asılı kalmış olsalar da, kızı güldürecek kadar şebekleştiğim anda hepsini yeniden canlandırabilirdim.

Bir lahza yağmur durur gibi oldu. Gökyüzünde biriken tüm keder artık son damlalarını akıtıyordu. Kapüşonlarımızı takıp merkezi dersliklerin dışına çıktık. Yağmurun çiğ kokusu dünyanın tüm liflerini ıslatmış, ondan lüsid bir zar yaratmıştı. Güneş altın sarısı bir ızdırap halinde o gri filtreyi aşarak yeryüzünü dolduruyordu. Nörotoksin yüklü ucube cennet artık güneşin taşıdığı bahar heyecanı karşısında acizdi. Bulutlar pek çok yerden yırtılıp dağılmaya başlamıştı. Güneş ışığı yüreğimdeki tüm korkuları ve küf kaplamış tüm kederleri söküp almak istercesine ıslak asfalta, yapraklara ve dünyaya dökülüyordu.

Kendimi capcanlı ve genç hissettim. Keyif vericiydi bu. Oysa gençlik benim için karanlık bir maya gibiydi hep. Ondan nefret eder, yaşamımın bu evresini kış uykusunda gibi geçirmek isterdim. Yaşayacağım ne varsa iyice yaşlanınca, ellili yaşlarımda yaşamaya başlamak isterdim. Geç kalmış olmayacaktım asla. Ellili yaşlar aslında her şeye başlamanın tam zamanıdır. Bunu çok az kişi bilir. Bilselerdi, herkes ölümsüz olurdu zaten. Lakin o an anlamıştım işte: kendime yalan söylüyordum. Şimdiki zamanda hiçbir şey yaşayamamaktan o kadar korkuyordum ki, kendimi ölümüme saklıyor ve hayallere kaçıyordum.

Şimdi prangalarım bir süreliğine beni serbest bırakmıştı nasıl olsa. Düşünmeme gerek yoktu. Kalbim keyifle atıyordu. Bir şeyler söylemek istiyordum. Hemen hem de. Bir saniye bile gecikirsem bu güzel hislerimin hepsi kaybolacaktı.

“Kipromerikan Eğitim Tarihi dersini alıyor musun?” dedim. “Bize Namık Hoca diye bir eleman veriyor o dersi. Geveze bir tip.”

Kız, aklına komik bir şey gelmiş gibi güldü. “Geçen dönem hazırlıktayken, ondan br ders almıştım. Gay olduğunu söylüyorlar.”

“Orasını bilmem ama bu gün Mitsilerle epey dalga geçti.”

“Kaplumbağa çorbası mı?”

Ben de güldüm. Demek ki adamın söylediği her şey sahiden standarttı.

“O değil de şerefsiz Mitsiler cidden çok seviyor bu kaplumbağa çorbasını ve Kuzey Amerika’da ne kadar yerli halk varsa hepsiyle bu çorbadan dolayı kavgaya tutuşuyorlar.”

“Acaba gerçekten bu çorbayı Mitsiler mi icat etti yoksa yerlilerden mi çaldılar?”

“Kim bilir… hiç içtin mi bu çorbadan?”

“Hayır.”

“Bir şey kaçırmadın,” dedim. “Kaç zamandır buradasın?”

“Birkaç ay sonra ilk yılımı dolduracağım. Peki ya sen?”

“Altı aylığımdan beri buradayım,” dedim. “Burada büyüdüm.”

Kız epey şaşırdı.

“Buralılara benzemişsin artık,” dedi. “Nerede doğmuştun?”

“Şirvan.”

“Ben de Altaya. Güney Anakara.”

Havadan sudan konuşmaya devam ettik. Yağmur sonrası güneşi gökyüzündeki tahtına yükselip oturmuştu. Salgıladığı ışık zarları asfaltı kaplamıştı. Sarhoş kıvılcımlar çakıyordu yolda, her saniye bir peri doğup buharlaşıyordu. Endüstriyel bataklığın içinde meydana gelen bir yaz rüyası gibiydi yokuş. Bu büyülü sessizliği insanlar kirletmeye başlamışken aşağı yürüdük. Rektörlük binasının bahçelerinden geçtik. Her yan brutalist üsluba göre tasarlanmıştı.

Rektörlük binasının ardında kalan yol yurtlara açılıyordu. Yolun ardındaki arazilerde futbol sahaları, basketbol sahaları, rampalar ve koşu alanları vardı. Daha sonra Kartallar takımının yuvalandığı stadyum beliriyordu tüm ihtişamıyla. Kollarını iki yana açmış bir amfitiyatro gibi görünüyordu. Çimli sahayı geniş bir tartan pist çevreliyordu. Yağmur sonrası dinginliğini fırsat bilen bir iki kişi pistte koşuyordu. Herkes şimdi masum ve zararsız görünüyordu gözüme. Bir an Nekava’nın nörotoksin yüklü gri alacakaranlığını unutacak gibi oldum. Oysa o asla kendini unutturmayacak kadar yakındaydı. Hemen arkamda. Tüm zalim varlığıyla yükseliyordu. İs ve duman kusarak endüstriyel jazz ritimlerini gökyüzüne salıyordu.

Katran akıtan bir arı kovanı, yer altı sistemleriyle donanmış fütüristik bir hamamböceği yuvası, metroların oradan oraya koşuştuğu karınca tünelleri, merkezde, alev alev yanan bir çekirdekteki Kraliçe. Şehrin küflü beton teninden akan irinli kan. Hepsi çok yakında, yaşamın o behemehal uğultusu ile buharlaşıp yükselirken, ben küçücük bir su damlacığına sığabilecek kadar naçizane bir dünyaya kaçmıştım. Biliyordum ki bu su damlacığı yakında bozulacaktı, dünyam optik ilüzyonların dehşet verici hezeyanları ile kirlenecekti, en nihayetinde buhar olacaktı damlacık, her şeyiyle kaybolacaktı. Kanmamalıydım ona. Mutluluk yalnızca tek bir an sürerdi, geri kalansa ıssız karanlıkta o ışığı yeniden aramaktı.

Sakaya bu düşündüklerimden tamamen habersizdi. Hiçbir şey konuşmuyorduk şimdi. Yanımda buruk bir suskunlukla yürüyordu. Gökyüzüne bakındım. Bir şeyler söylemek için ilham aradım lakin kız kendiliğinden konuşmaya başladı. Sanki, sevdiği şarkının ritmini yakalamış minik bir kuş civildiyordu. Yarı zamanlı garsonluk yaptığı bir kafeyi, sonra stadyumun yanından geçerken bazı geceler orada oturup, hiçliği seyrettiğini anlattı. Küçük bir kız gibi her şeyi aceleyle söylüyordu. İçimi tatlı bir sevinçle dolduruyordu bu hali. O kadar güzel ve o kadar şirin görünüyordu ki, elini tutmamak için zor dayandım.

“Ama insanlar çok kötü,” dedi bir an durup. “Sesim çok ince biliyorsun. Kafede çalıştığım zaman sürekli benimle alay ederlerdi.”

“Kim alay ederdi?” diye sordum, kıskandığımı belli etmemeye çalışıp.

“Müşteriler,” dedi. “Afrikalı tipler ve daha çok güneyliler, Kloridalılar sanırım.”

“Evet,” dedim nefretle. “Kloridalılar.”

“Benden sürekli şarkı söylememi isterlerdi, durduk yere yanlarına çağırıp konuştururlardı…”

“Keşke orada olsaydım,” dedim yumruklarımı sıkarak. Sahiden orada olsaydım neler yapabileceğimi düşündüm. Arag Dartma eğitimi almıştım. Kipromerikan savunma sanatı. İlk öğrettikleri hamle kaçmak için zaman kazandırıyordu.

“Sinirlenme,” dedi kız, sanki neler düşündüğümü anlayıp beni teselli etmeye çalışır gibi. “Benim hayatım hep böyle üzücü şeylerle doludur.”

Sesi yaralanmış bir çiçeğin son şarkısı kadar kederli ve bir o kadar hassastı şimdi.

“Ortaokulda çok yalnızdım mesela. Çok dışlanırdım, sürekli küfür ederlerdi bana, sebebini hiç anlamazdım, hiç arkadaşım yoktu.”

“Ortaokulda ben de epey yalnızdım,” dedim ne söyleyeceğime karar veremeyip. “Keşke aynı okulda olsaydık ya da hiç olmazsa aynı ülkede.”

“Keşke,” dedi. Sonra her şeyin geçip gittiğini hissettiren bir sesle, “markete uğramamız sorun olmaz değil mi?” diye sordu. “Biraz acıktım da…”

“Sorun olmaz,” dedim.

Kafeteryanın altında bir süpermarket vardı. Saat beşi gösteriyordu. Tüketim hormonu salgılatan bir alacakaranlık çökmüştü reyonların etrafına. Kız mutlu görünüyordu.

“Süpermarketlerde gezinmeyi severim,” dedi. “Özellikle ithal ürünler getiren devasa, şık süpermarketlerde. Reyonlardaki eşyaları incelemeyi, fiyatlarına bakmayı ve nasıl üretildiklerini düşünmeyi. Altaya’da buradaki şeylerden neredeyse hiç yok. Olanlar da ancak ithal ürünler getiren mağazalarda. Burada sanki dünyanın içindeydim, Altaya’da ise onu soluk puslu bir camın ardından izliyordum.”

“Burası dünyanın neobrutalist kabesidir,” dedim. “Ve insanların birbirine saldırdığı ölüm ringi.”

Cips reyonlarının oraya gittik. Kabuklu kunduz biçimindeki acı-ekşi soslu Nekava krakerlerinden aldı, sonra hazır yiyecekler satan bölümden haşlanmış brokoli.

“Sen de bir şeyler ister misin?” diye sordu.

“Hayır,” dedim.

Üst kattaki kafeye çıkıp, balkon kısmına oturduk. Duvarın dibinde, iki kişilik bir masaya. Filtre kahve söyledik. Saat ilerliyordu. Huzursuz hissetmeye başladım. Havada akşam güneşinin salgıladığı lezzetli bir rayiha vardı lakin diğer masalardan yükselen kokular bu rayihayı boğuyordu. Herkes Chu-Ko-Nu diyarından yayılan o egzotik virüs hakkında bir şeyler söylüyordu. Maskeler, dezenfektanlar, hastalığı yayan gizli örgütler, veba doktoru maskeli askerlerden oluşan Kuzgunlar Ordusu.

“Ne düşünüyorsun?” diye sordum.

“Hiçbir şey,” dedi. “Tüm bunlar beni korkutuyor sadece. İnsanlar korkutucu.”

Kraker paketini iyice açıp masaya serdi, ardından brokoliden birer ikişer yemeye koyuldu. “Brokoli sever misin?” diye sordum.

“Sevmem,” dedi. “Ama kilo takıntısı olan biriyim… kendime böyle acı çektirerek detoks oluyorum.”

Havadan sudan konuşmaya devam ettik. Gerginliğimi belli etmemek için komik olduğunu düşündüğüm şeyler anlattım. Lisede yaptığım bir iki aptallığı. Kız güldü bunlara lakin gerginliğim azalmadı. Bu yüzden daha ciddi şeyler konuşmaya karar verdim. Zihnimi konuşmaya tam anlamıyla verebilir, belki de gerginliğimi unutabilirdim. Yazı yazmak ile alakalı düşüncelerimi anlatmaya koyuldum, “bunu herkese söylemeyi pek sevmem,” dedim. “Yazı yazmak benim için kutsal bir eylem gibidir lakin insanlar bu kutsallığı kirletir hemen…”

“Haklısın,” dedi. Gözlerinde yoğun bir kuşku belirmişti. “İnsanlar güzel olan her şeyi bozarlar… tüm güzel şeyleri kendime saklarım o yüzden.”

Kahvelerimiz geldi. Sangodzva kahvesi. Düşük asit seviyesi, kakao aroması.

“Bana gösterdiğin bir hikayeni okumuştum,” dedi kız. “Şu dergideki. İsmi Akşam Sağırlığı’ydi hikayenin.”

Okuyacağını düşünmemiştim hiç, o yüzden rahatlıkla en son yazdığım hikayeyi göstermiştim ona, Akşam Sağırlığı’nı. Lakin o hikayede anlattığım kız, Sakaya’dan başkası değildi. Bir an acaba bunu anlamış mıdır diye düşündüm. Eğer anlamışsa bile bunun ne zararı vardı ki?

“Sonu çok güzeldi,” dedi kız, benim iç muhasebemden habersiz. “Hikayeyi güzelleştiren kısım özellikle sonuydu. O kız ölünce gözyaşlarıma hakim olamadım…”

O kız. Belki anlamıştı, belki de anlamamıştı. Bunu ona açıklayamazdım.

“Kadulgaz’a gittin mi hiç?” diye sordum. “Ben küçükken, yazları Kadulgaz’a giderdik. Karadeniz’in en güzel olduğu sahil sanırım orada.”

“Tamamen harabe oldu şimdi o sahiller,” dedi kız karanlık bir sesle. “Kadulgaz, ne akla hizmet hâlâ Anakara’ya katılmıyorsa…”

“Sahiden Federasyon’a katılmaları gerektiğini düşünüyor musun?”

“Ben politikadan anlamam ki,” dedi. “Ama durum ortada. Anakara’dan ayrı kalmak onlara yaramıyor.”

Brokolileri bitirince bir peçete aldı eline. İyice buruşturup didiklemeye koyuldu peçeteyi.

“Ne yapıyorsun?” diye sordum şaşkın bir ifadeyle.

“Bazen böyle şeyler yaparım,” dedi. Bunalıma girmiş küçük bir kız gibiydi şimdi. Başka bir peçete daha koparıp onu da aynı şekilde didikledi. Ben de krakerlerden bir iki avuç alıp, kahvemden içtim ve onu seyrettim. Belli belirsiz gülümsedi. Gökyüzündeki bulutlar tamemen dağıldı. Etraf Nekava akşamının pembe turuncu efsununa boyanıyordu. Akşamın o eşsiz filtresi Sakaya’nın iri gözlerine yansıyor, o ışıl ışıl parlayan iki siyah damlada bitmek tükenmek bilmeyen bir keder denizi yaratıyordu. O kadar güzeldi ki ona bakmak kalbimi acıtıyordu.

Etrafta çok fazla insan vardı ne yazık ki. Birileri bu huzurlu anı bozacak gibi hissediyordum. Her an dövüşmeye hazır olmalıydım. Tüm kaslarım gergindi. Sağ bacağım ritmik bir şekilde aşağı yukarı sallanıyordu. Yumruklarımı sıkmış, durmadan sağa sola bakıp, tüm tehditleri önceden sezmeye çalışıyordum. Belki de alçak bir el uzanıp ensemden yakalayacaktı beni ve çabucak yere serecekti. Sonra karnıma bastıracaklardı. Sinemadaki o çocuğa yaptıklarını bana da yapacaklardı. Yüreğim kavganın korkunç benziniyle dolup yanmaya başladı. Bu yangın tüm damarlarıma taştı. Ben korkaktım ama kavgacıydım da.

“Huzursuz musun?” diye sordu kız, peçeteleri didiklemekten vazgeçip. “İstersen yerimizi değiştirebiliriz.”

“Burası iyi,” dedim.

“Hayır o anlamda değil, yani sandalyelerimizi değiştirebiliriz. Benim oturduğum yere oturursan daha iyi hissedebilirsin.”

Bu öneriyi uygulamaya karar verdim. O benim sandalyeme, ben de onun sandalyesine geçtim. Artık didiklenmiş peçete yığınları önümdeydi. Kız suratımdaki salakça ifadeye bakıp güldü. Krakerleri bitirince peçeteleri toplayıp paketin içine yığdım. Artık kalabalık dayanamayacağım kadar bunaltmıştı beni.

“Birazdan kalkalım mı?” dedim

“Tamam,” dedi kafasını hafifçe üç kez aşağı yukarı sallayıp. Bu baş sallama hareketi minicik, tatlı bir tik gibiydi. Kokusu, bakışları ve sesi kadar hareketleri de kendine özgüydü bu kızın. Sessiz sessiz, birbirimizi inceleyerek ama yeri gelince de bakışlarımızı birbirimizden kaçırarak kahvelerimizi içtik.

Kafenin karşısındaki sokakta iflas edip kapanan bir market vardı. Bu terk edilmiş binanın arka tarafındaki merdivenler sanki tüm dünyanın kör noktasındaydı. Kafeden çıktıntan sonra kızla o merdivenlere oturduk. Güneş ağır ağır batıyordu. Sanki bu büyülü anları daha fazla yaşayabilelim diye böylesine ağırdı batışı. Kız eliyle dağınık kaküllerini düzeltip konuşmaya başladı.

“Günler artık uzuyor,” dedi. “Ne kadar da güzel. Gecelerin uzun olmasından nefret ederim.”

“Haklısın,” dedim eskileri düşünüp. “Hiç kafandaki düşüncelerden bunalıp sabah olsun diye yalvardın mı?”

Böylesi saçma bir cümle kurduğum için kendimden nefret ettim ama kız gülerek, “en sevdiğim şey,” dedi. “Çok iyi bilirim bu hissi.”

“Ben biraz anksiyeteli biriyimdir.”

“Sahiden mi?” dedi. Şaşırınca daha da güzel oluyordu gözleri. “Hiç belli etmiyorsun.”

“Böyle olmak gerek,” dedim. “Zayıflık, nezaket ve iyilik göstermeye gelmiyor insanlara.”

“Herkes çekiniyordur senden.”

“Neden ki?”

“Çok kötü bakıyorsun çünkü,” diye güldü. “Ama merak etme ben korkmuyorum.”

“Kendimi anlam veremediğim bir şekilde hep sinirli hissediyorum,” dedim. “Sinirli olmadığım zamanlarda ise kederliyim.”

“Boşver,” dedi karşıdaki beton duvara bakıp. “Şimdi her şey yolunda, şimdi chill zamanı.”

Başka hiçbir şey söylemeden ben de duvara bakmaya başladım. Kız bacaklarını göğüslerine kadar çekip, dizlerine sarıldı. Siyah tüyleri olan minicik bir kedi yavrusu gibi görünüyordu.

“Müzik dinler misin?” diye sordu.

“Elbette. Müzik dinlemeyen bir insan var mıdır ki?”

“Var,” dedi uzaklara gidip. “Lisede tanıştığım bir kız vardı. Yalnızca noise müzik diye saçma sapan bir şey dinlerdi. Sanayi gürültüleri, uçak motoru sesleri, çatışma sesleri… bunları dinlerdi müzik diye ve çok korkunç kitaplar okurdu. Bir keresinde bana, ‘yüzümü rendelemek ve kan kaybından ölmek istiyorum’ dedi. O gece atak geçirdim. Bir daha da o kızla konuşmadım. Ben atak geçiriyorum sürekli. Böyle şeyleri bazıları dikkat çekmek için durmadan söyler, işte o kız gibi, beni sakın yanlış anlama. Cidden çok sıkıntılı bir şey bu ataklara katlanmak. Kullandığım bir ilaç var, istersen ismini söyleyebilirim.”

Yine heyecanlı heyecanlı ve neredeyse kelimelerin arasında boşluk bırakmadan konuşuyordu. Söyle, dememe kalmadan, az sonra unutacağım bir ilaç ismi söyledi. “Bu ilaç sayesinde kolayca uykuya dalabiliyorum,” dedi. “Çünkü düşünmemi engelliyor. Ataklarımı tetikleyen şey düşüncelerim. Gece uyumadığım zaman kendimi gerecek düşünceler üretir beynim. Bunlar bir zaman sonra katlanılamaz seviyelere gelir ve atak geçiririm.”

“Nasıl düşünceler?” diye sordum kuşkuyla.

“Uykuya dalmak üzerine düşünüyorum genelde. Uykuya dalmak ne kadar da korkunç bir şey. Bir an sonra gözlerin tamamen kapanıyor ve bilincin yitip gidiyor. O sırada ne olup bittiğinden haberdar olmuyorsun. Tamamen katılaşmış bir jöle gibi uzanıp kalıyorsun. Ölmüyorsun ama tam olarak yaşamıyorsun da. Bu evrede olmak aslında ne kadar da korkutucu. Çok korkutucu. Uyumak fikri beni korkutuyor ve bu korku midemin bulanmasına sebep oluyor. Midem bulanınca da çok korkarım. Çünkü ben kusmaktan da aşırı derecede korkarım. Kusacağımı düşününce iyice paniklerim… ve bu böyle devam eder.”

Elimde olmadan kahkaha attım.

“Üzgünüm,” dedim. “Yanlış anlama. Çok tatlı geldi.”

“Hiç tatlı değil oysa,” diye güldü o da.

“Benim de senin atakların gibi bir takım sıkıntılarım var,” dedim. “Ama tabii bu sıkıntıyı reçete ile çözemezsin.”

“Neymiş ki bu?”

“Bir zaman sonra keçileri kaçırırım ben, saçma bir şeyler yapmak için çıldırırım. Saçma sapan sesler çıkarmak, bir şeyleri oradan oraya savurmak, deli danalar gibi koşmak…”

Kız epey güldü bu saydıklarıma. “Sen de demek o çocuklardansın, şu lisede saçma sapan sesler çıkaran çocuklardan.”

“Eh,” dedim. “Sayılır. Lakin benim yaptığım saçmalıklar kaliteli saçmalıklardı.”

“Merak ettim.”

“Nekava’nın sahilleri tek bir tanesi haricinde hep endüstri ve limanlar tarafından ele geçirilmiştir. O kimsenin dokunmadığı kayalık sahil ise şehrin ücra bir köşesinde öylece durur. Aşağı yukarı bir kilometre kadardır genişliği. Şehirdeki abuk sabuk tipler hep orada toplanır. Orası öyle bir hale gelir ki, şu Chu-Ko-Nular’ın çıkardığı virüsten daha beter bir pislik büyümeye başlar. Ben de bazı akşamlar arkadaşlarımla oraya giderdim. İçmek için.”

“Ne içiyordunuz?”

“Bazen sadece bira, bazen de esrar…”

“Esrar içtin mi hiç?” diye sordu. Bu seferki şaşkınlığı şirin değildi. Sanırım ürkütmüştüm onu.

“İçtim,” dedim öylesine bir şey söyler gibi. “Lakin artık içmiyorum. Elimi bile sürmem.”

“Ama bağımlılık yapıyormuş,” dedi bilgiç bilgiç.

“Yarattığı şey psikolojik bir bağımlılık, çünkü esrar ile her şey güzel oluyor. Duş almak bile.”

“Ben çok korkarım böyle şeylerden.”

“Korkutucu bir yanı yok. Esrar bir zaman sonra insanı o kadar aptallaştırır ki, tamamen zararsız olursun. Aptal insan hem bütün dünyayı yakabilir hem de hiçbir şeye dokunmadan tüm hayatını yatarak geçirebilir. Tarih ilkini yazar. Öbürleri sesi soluğu çıkmadan mefta olur… güzel laf ettim.”

Kızı güldürdü böyle söylemem ve sonra hikayeye kaldığım yerden devam ettim.

“Bir keresinde arkadaşlarımla o sahile yürürken, daracık, pis bir sokaktan geçtik. Apartmanlardan birinin dış kapısı açıktı. Ben kapının aralığından girişte öylece duran bir şilte gördüm. Arkadaşlarımı durdurup, ‘hadi şilteyi çalalım’ dedim. Diğerleri bu saçma fikre katıla katıla gülüp asfalta serildi. Ben de en fişek arkadaşımla apartmana girip o şilteyi aldım. Yola kadar taşıdık. Diğer arkadaşlar işin ciddi olduğunu anlayınca ayağa kalkıp bize destek verdi. Şilteyi sırtlayıp sahile kadar götürdük. Bir ara köpekler falan saldırdı bize. Epey korkmuştum açıkçası. Şilteyi kazasız belasız sahile götürünce hepimiz üstüne yattık. Gece oradan ayrılırken de yaktık şilteyi.”

Yavaş yavaş şebekleşmeye başlıyordum ve kız anladığım kadarıyla bundan hoşlanmıştı. Söylediğim şeyler onu epey eğlendiriyordu.

“Neden çalmıştınız ki şilteyi?”

“Bir sebebi yoktu…”

“Artık çok içmiyorsun sanırım.”

“Hayır,” dedim. “İçersem de odamda içiyorum. Ara sıra.”

“Ailenle mi yaşıyorsun?”

“Evet,” dedim. “İçki içmeme çok laf etmiyorlar. Dışarıda içmektense, evde içmem daha iyi.”

“Şanslısın,” dedi. “Ailen çok anlayışlıymış. Anakara’da neredeyse hiçbir aile böyle değildir.”

“Burası Kipromerika,” dedim.

Kız bir şeyler söylemek üzereyken telefonu çaldı. Yüzünde anlam veremediğim korkutucu bir ifade belirdi. İçime kötü bir his doğdu. Yüreğim bu hissin ağırlığı altında ezildi.

“Özür dilerim,” dedi kız telefona bakıp. “Çok özür dilerim.”

Ve kalkıp gitti. Hızlı adımlarla uzaklaştı benden. Tamamen gözden kayboldu. Bir süre boyunca öylece oturdum. Acaba ne olabilir, diye düşündüm. Bir sigara yaktım.

Aklıma gelen tek şey kızın erkek arkadaşı olduğuydu. Arayan da oydu. Kız belki de bu yüzden öyle telaşlanmıştı. Boynundaki kolyelerden birinin ucunda bir alyans asılıydı. Belki de nişanlıydı. Belki de Anakara’da birileriyle sözlemişlerdi onu. Belki de kaçmıştı ülkesinden ve bu telefon, işini bitirmek için Kipromerika’ya gelecek bir akrabasındandı. Uçağa binmek üzereydi herif. Kızın küçüklüğünü hatırlıyordu. Ona kıyamıyordu aslında. “Kaç,” demek için aramıştı kızı. “Geliyorum ve seni bulursam öldüreceğim.”

Aklıma gelen bu fikrin saçmalığına kızdım. Lakin düşüncelerime engel olamıyordum da. Ya çok kötü bir şey olmuşsa? Ya hayat, o küçücük bir an süren huzur için benden öcünü böyle alıyorsa? Neden sonra kız geri döndü. Yüzünde mahcup ve kederli bir ifade vardı. “Çok özür dilerim,” dedi. “Çok üzgünüm.”

“Sorun değil,” dedim. “Umarım önemli bir şey yoktur…”

Yüzündeki ifade öfkeye benzer bir şeye dönüştü. “Hayır,” dedi. “Önemli bir şey yok.”

“Aklıma pek çok şey geldi, çok endişelendim.”

“Üzgünüm,” dedi. “Çok üzgünüm.”

“Sorun değil,” diye tekrar ettim ama artık o mutlu halimden eser alamet kalmamıştı. Tedirgindim yine ve yüreğim soğuk bir kütleye dönüşmüştü.

“Sana bir şey söyleyebilir miyim?” dedi. Sanki tatlı bir günaha davet edecekti beni. “Seninle bir şeyler içmek istiyorum. Olur mu?”

“Çok isterim,” dedim. “Lakin nerede içeceğiz ki. Seni o lanet sahile asla götürmem.”

“Bir mekanda içebiliriz. Okulun yakınlarında bir tane var.”

“Ben mekanda içmeyi sevmem,” dedim. “Lakin bu seferlik bir değişim yapacağım senin için.”

“Öyle olsun,” dedi. “Tekrardan süpermarkete uğramamız gerekebilir.”

Kalkarken, pantalonunun mahvolduğunu gördüm. “Epey kirlenmiş,” dedim dalgın bir ifadeyle. Kız soğuk soğuk güldü. “Üstümü değiştireceğim zaten,” dedi. “Yurdum yakında.”

Süpermarkete gittik tekrardan, saat altıya yaklaşıyordu. Kendine bir çift siyah külotlu çorap aldı. Sonra ağır ağır yurduna yürüdük. Kız, hemen döneceğini söyleyerek odasına çıktı. Bir bankta oturup beklemeye koyuldum ben de. Bir sigara yaktım. Sigara, sırf boş zamanları daha hızlı tüketmek için icat edilmiş olabilirdi. Neden sonra yanıma geldiği zaman gözlerime inanamadım. O kadar güzel görünüyordu ki. Siyah şeritleri olan dar bir elbise giyinmişti ve desensiz, siyah külotlu çoraplar. Spor yaptığı belli oluyordu, bacaklarının biçimi mükemmeldi. Bir an sadece nutkum tutulmuş bir şekilde onu seyrettim.

“Hazırım,” dedi. Büyüleyici sentetik bir peri gibi konuşuyordu. “Gidebiliriz.”

Okulun çıkışındaki cadde bir barlar sokağına açılıyordu. Oraya kadar yürüdük. Etraftaki insanlardan, binalardan, gecenin yaklaşan katranlı karanlığından, seslerden ve kokulardan nefret ediyordum. Elimde olsa bir silah icat eder ve tüm dünyayı insanlarla birlikte söküp atardım varlığın sathından. Böyle şeyler düşünmek yüreğimdeki öfkeli yaraları biraz da olsa dindiriyordu lakin dalıp gidiyordum. Bir robota dönüşüyordum. Kendimi tamamen kıza bırakmıştım. Dış cephesi siyaha boyanmış, pencerelerine de siyah filtreler çekilmiş bir bara girdik.

“Buraya arkadaşlarımla gelmiştim bir kez,” dedi. “Bu dönemin başında.”

Çok göze batmayan, sessiz bir köşeye oturduk. İçeride neredeyse hiç insan yoktu. İki bira söyledik kendimize ve bir de devasa bir bira tabağı. Kızarmış sosisler, elma dilim patatesler, sucuklar, kalamar ve soğan halkaları. Nekava’nın sahillerinde uğuldayan psikotik denizi düşündüm, şimdi önümde yenmeye hazır bir halde bekleyen kalamarlar oradan geliyordu. Tatları Nekava akşamı gibiydi ve biraz da Atlantik’in kederi.

Filtreli camdan sokağı görebiliyordum. Geçip giden insanların suratlarına odaklanıyordum. Zehir saçan böcekler gibiydi hepsi. Öfkeleniyordum elimde olmadan. Nefretim suratıma yansıyordu. Bu halim kızı epey güldürüyordu.

“Sen hep sinirli misin sahiden?”

“Öyleyim sanırım,” dedim. “Ama zararsız bir sinir… kendi kendime bir şeyler yaşıyorum işte.”

“Çok tatlı,” diye kıkırdadı ama içimi burktu gülüşü. Suçluluk duyuyordu sanki. Her şey antidepresan uykusu gibiydi. Birlikte geçirdiğimiz bu kısacık an dünyanın buhranını bize unutturuyordu sadece lakin değişen bir şey yoktu, dünya yine her zaman olduğu kadar kötü ve zalimdi. Barın içi kızıl bir alacakaranlığa gömülüydü. Fikirlerimle uyuşan bir ambiyans. LED ekranlarda ise o günlerin popüler şarkılarının klipleri vardı. Bir ara Cinema Bizarre diye bir gruptan Forever or Never çaldı.

“Virüsten bile daha kötü görünüyorlar,” dedim.

Sonra mangalar hakkında konuşmaya başladık. Bir süre böyle devam etti. Manga karakterlerine benzediğini söyledim. Utangaç utangaç güldü. Bu hali çok hoşuma gitti lakin kendimi kaptırmamaya çalıştım. Konu tekrardan yazılarıma döndü.

“Nelerden ilham alıyorsun?” diye sordu. Bira bardağını iki eliyle kavramıştı. Ellerinin ne kadar küçük ve zarif olduğunu o an fark ettim.

“Eskiden arkadaşlarımla yaptığım saçmalıklardan ilham alırdım,” dedim. “Lakin artık onlarla selamı sabahı kestim.”

“Bazı insanların uyuşturucu kullanmaya hakkı var diye düşünüyorum,” dedi. İntihar eden bir mangakadan bahsetti sona.

“Uyuşturucuların abartılacak bir yanı yok,” dedim. “İnsanlar kendi yıkımını yaratabilme hakkına sahip ama aptallar başkalarını da kendi yıkımına sürüklemek ister. İşte arkadaşlarım öyleydi. Birbirlerini yıkımlarına davet ediyorlardı, bense onların yıkımına kapılmamak için uzaklaştım onlardan.”

“Onları seviyor muydun peki?”

“Çok seviyorum hem de, çok eğleniyorduk… ama artık hepsi mazide kaldı. Bazı şeyler değişti. Büyüdüm. Neredeyse yirmi yaşına geliyorum.”

“Hayatını yaşamışsın,” dedi düşünceli düşünceli. “Ben daha hiçbir şey yaşayamadım.”

“Daha çok genciz,” dedim. “Önümüzde uzun yıllar var.”

Söylediğim şey nedense rahatlatıcı olmaktan ziyade karamsardı.

“Hayatı nasıl değerli kılabilirsin ki?” diye sordu. “Güzel anılar biriktirmedikten sonra, yaşamın kıymeti nedir? Mutlu olmadıktan sonra?”

“Mutluluk benim için sade bir şey. Yazı yazmak kadar sade. Şimdilerdeyse tıkandım. Yazı yazamıyorum. Yazınca da sadece kederleniyorum. Bir ara, bir rüya gördüm. Kadulgaz’da, bir üniversitede okuyordum. Leş gibi bir evde yaşıyordum ve bir kız vardı. Her gün kanalların orada oturup balıkları seyreden bir kız.”

Biradan iki büyük yudum aldım ve bir sigara yakıp anlatmaya devam ettim, “o kız sanki gerçekteki bir şeylere davet ediyordu beni, artık karşı koyamayacağım bir davetti bu.”

“Sen de onu yazdın,” dedi.

“Öyle yaptım. O hikayeyi yazarken artık başka bir evreye geçiyor olduğumu hissettim. Artık ateşim çıkarken yahut uyku ile uyanıklık arasında gördüğüm zırvalıkları anlatır gibi yazmayacaktım. Bunun ne bana ne de bir başkasına faydası vardı. Sırf hakikati yazmaksa çok tehlikeli bir iştir…”

“Ne anlamda?” diye sordu. Heyecanımdan ve sevdiğim şeyi kendimi kaptırarak anlatmamdan keyif duyuyor gibiydi.

“Ben bu hakikatin yalan olduğuna inanıyorum,” dedim dürüstçe. “Tüm bu şeyleri birileri yazıyor olmalı. Seni, beni, her şeyi…”

“Bunu sık sık düşünüyorum ben de,” diye güldü. “Özellikle uyumadan önce. Lakin biz sadece yazı ya da kurgu değiliz…”

“Elbette,” dedim ciddi ciddi. “Yalnızca kurgu değiliz biz. Başka bir hakikatin yansımasıyız.”

İlk kez bu kadar çok hoşuma gitmişti “biz” demek. Hiçbir zaman birinci çoğul şahısa ait hissetmemiştim kendimi. Hep birinci tekil şahıstım ya da yalnızca soluk bir O. İlk kez, bu kadar sıcak ve telaşlı hissediyordu yüreğim. Bu kıza tutulursam ne olacaktı? Ona sahip olmak istersem, hele böyle bir çağda? Onu koruyamazsam? Onu yeteri kadar sevemezsem? Yahut çekip giderse? Çekip gitmesi sorun değildi, ben kayıplara kolay alışırdım ama sorun birine bağlanmaktı… ya bir an onun bana kurdurduğu hayallere sahiden inanırsam?

Kendimi iğrenç bir asalak gibi hissediyordum hep. Ailemin bünyesinde yaşayan zavallı bir parazittim. Yüreğimden coşkulu duygular geçince hemen susturuyordum onu çünkü inanabilirdim duygulara, bir asalakken, bir insan olmaya kalkışabilirdim. Bir parazitken, iki bacağı üzerinde durabilen bir insana dönüşmek, hele hissedebilen, kalbi olan bir insan…

Lakin elimde olmadan karşımdaki kızın büyüsüne kapılıyor, onun canlı, sıcacık bedeninin arzusu ile hayallere sürükleniyordum. Disklerden yaratılmış bir cennetin meleği gibiydi ya da mangaların siyah beyaz dünyalarındaki kederli bir peri. Kaküllerini, iri gözlerini ve ensesinde biten küt kesilmiş düz saçlarını aklıma iyice kazıyordum. Onu yazabilmek, istediğim her an hayalini yeniden çağırabilmek için. Onun bir an sonra kaybolacağına o kadar emindim ki, doya doya bakmak istiyordum ona.

“Bizi yazan adam sence nasıl biridir?” diye sordu. “Bence aslında o sensin.”

Aklımdaki tüm düşünceler tuzla buz olmuş gibi kahkaha attım. “Elbette,” dedim. “Belki de şu an konuşmuyoruz bile, yalnızca daha önce yazdığım diyalogları tekrar ediyoruz.”

Gülümseyerek içini çekti ve bir an uzaklara daldı. “Keşke kendi evrenimiz olsaydı. Orada mangalar, bira tabağı ve yağmur sesi.”

“Sangodzva kahvesini unutma,” dedim.

“Aslında ben kahve içemiyorum şu sıralar, mideme çok kötü dokunuyor. Uzun zaman sonra ilk kez bu gün seninle içtim. Hatta benim biramı da iç lütfen. Bitiremeyeceğim.”

Nedense bir şeylerin değiştiğini hissettim. Yüreğimi tırmalayan o coşkulu kıpırtı kızın gözlerindeki ışıltı ile birlikte söndü. Anladığım kadarıyla o da benim gibi heyulalardan muzdaripti. Kendine duyduğu nefretten, behemehal suçluluk duygusundan. Şimdi ikimizin de zihnini kuşatan karanlık gölgeler tüm mutluluğumuzu emiyordu.

“Bir sorun mu var?” dedim çaresizce.

“Evet,” dedi.

Tamamen başka birine dönüşmüştü şimdi. Bu hali beni çok ürküttü. Artık güneş batmış, gece bir milyon ışıltıyla Nekava’nın üzerine çökmüştü. Belki de geceleri başka bir insana dönüşüyordu Sakaya. Daha fazla konuşmaya cesaret edemedim. Sustum öylece. Sanki güzel bir rüya, onu meydana getiren tüm imgelerle birlikte, yavaş yavaş bir kabusa dönüşmek üzereydi. Kendimi aşağılık ve çirkin hissetmeye başladım. Yanlış bir şey mi söylemiştim? Ne olmuştu böyle birdenbire?

Kız lavaboya gideceğini söyledi. Ben de bir sigara yakıp onu beklemeye koyuldum. Zaman bomboş akıp gitti, ortası delik bir duvardan geçercesine, tüm algılarım uyuşmuştu, zihnimde uğuldayan saçma sapan düşüncelerin ağırlığı altında boğuluyordum. Kız geri geldiği zaman çantasını koluna taktı hızla. Bu hareketinde bile konuşulmamış onlarca cümle vardı.

“Gidebiliriz,” dedi.

“Hesap ne olacak?” diye sordum dalgın dalgın.

“Ben hallettim.”

O an kendimi çok öfkeli ve huzursuz hissettim.

“Kafana takma,” diye mırıldandı. “Seni davet eden bendim.”

Bardan çıktığımızda saat dokuz civarıydı. Kalabalık caddeden geçip kampüse girdik. Kampüsün karanlık ve ıssız yollarında yürüdük. İstersem onu bir köşeye çekip dudaklarına yapışabilirdim ama bu düşünce bir kez olsun gelmedi aklıma. Hatta ağzımı açmaya bile çekiniyordum.

Bir lahza, “kendim gidebilirim,” dedi. “Benimle gelmene gerek yok.”

İtiraz ettim ve ta yurdunun oraya kadar eşlik ettim ona. Ayrılmak üzereyken beni bir söğüt ağacının altına çekti.

“Daha bir birayı bile bitirmeden sarhoş olan Asyalı kızlar gibi hissediyorum kendimi,” diye güldü.

Bu hali beni endişelendiriyordu. Az sonra ne olacağını tahmin edememek berbat bir duyguydu. Kız bana o kadar yakındı ki kalbim kafesini parçalayıp çıkmak ister gibi delicesine atıyordu.

“Çok hoşuma gidiyorsun,” dedi ve parmak uçlarında yükselip dudaklarımı öptü. “Lakin seni bir daha görmek istemiyorum. Bir daha sakın karşıma çıkma.”

“Neden?” dedim kekeleyerek. Boğazım fena halde kurumuştu ve gözlerim dolu doluydu şimdi.

“Biz seninle olamayız,” dedi. “Unutma: biz daha önceden kurgulandık.”

Başka da bir şey söylemeden arkasını dönüp gitti. İncecik belini, ensesinde biten saçlarını, siyah külotlu çoraplı bacaklarını seyrettim. Sonra ağlamamak için kendimi zor tutarak metro istasyonuna kadar yürüdüm. Neyseki trende oturacak yer vardı. Bir cam kenarına geçip, kafamı karanlığa yaslayarak düşüncelere daldım. Eve vardığım zaman saat ondu. Hızla odama geçip, Luminaria lX işletim sistemi yüklü masaüstü bilgisayarımı açtım ve yeni bir metin belgesine, aklıma gelen ilk cümleyi yazdım.

“’Ağla’, dedi Şeytan, ‘Sen ancak buna layıksın.’”

Neredeyse saat ikiye kadar bilgisayarın başından kalkmadan yazı yazdım. Arada bir hipernete girip son durum haberlerine baktım. Malakit virüsü, kuzeydeki Avalon Cumhuriyeti’nde de belirmişti. Yeşil bir iltihapla dolu benekler Atlantik’i geçmişti demek ki. Tutunacak, semirecek, tüketecek yeni bir vücut arıyorlardı. Kuzey Amerika’nın endüstriyel şehirlerine saldıracaklardı, yağmurlarla, rüzgarlarla ve insanların birbirine duyduğu kinin yıkımıyla. Piyasalar çöküyordu halihazırda. Emlak sektörü iflasın eşiğindeydi. Petrol fiyatları tabanı bulmuştu. Araba fabrikaları kapalıydı. Malakit canavarı gülümsüyordu. Yeşil bir iltihapla dolu benekler safları sıklaştırıp gökyüzünü ele geçiriyordu. Bir sonraki hedefleri Güneş’ti.

İnsanlar virüse karşı ne yapabilirdi ki? Yapabilenler evlerinde kalacaklardı en fazla. Diğerleri, ordu, polis ve sağlıkçılar kolları sıvayacaktı. Hükümet “geniş çaplı” önlemler alacaktı. Haftalar sürecek karantina, kapatılacak şehirler, evlerine tıkılacak milyonlarca insan ve bir anda ters yüz olacak bir dünya. Susacaktı senfoni. Susacaktı her şey. Nasıl bir anda fişini çekebilirlerdi ki tüm bu insanların? Hayır. İnanamadım hiçbirine. Bu şehir nasıl susacaktı tümden? Malakit virüsünün gücü buna yetebilir miydi?

Ertesi sabah sekiz buçukta uyandım. Berbat hissediyordum kendimi. Başım ağrıyordu. Sanki vücudumun çeşitli yerlerine dağılan sinir uçları kısalmış ya da tahrip olmuş gibiydi. Zar zor yatağımdan kalkıp salona geçtim. Televizyonda bir son dakika haberi vardı. Kuzeyde, Avalon sınırındaki Amobi şehrinde ilk virüs vakası tespit edilmişti. Salgın Kipromerika’ya da ulaşmıştı demek ki. Olup biteni pek ciddiye almadan kahvaltı ettim ve evden çıktım.

On buçukta Sakaya ile ortak bir dersimiz vardı. Sınıfa erkenden gidip en arka sıraya oturdum ve onu beklemeye koyuldum lakin gelmedi. Ders bitinceye kadar hep onu düşündüm, başımdaki ağrının merkezinde o vardı sanki, kafatasımı parçalayarak bir bıçak sokmak istiyordum beynime ve Sakaya’yı oradan çekip almak. Dün gece aniden gösterdiği değişimin sebebi neydi? Yoksa o sahiden geceleri başka bir insan mı oluyordu? Ders boyunca hoca, virüsten bahsetti hep. İki gün önce Avalonlu bir arkadaşı ile buluşmuş, şu an o arkadaşından haber alamıyormuş.

Ders bitince okulun kütüphanesine gittim. Üç katlı büyük bir binaydı bu. Yarı zamanlı çalışıyordum orada. Üçüncü katta asistandım. Sakaya genelde üçüncü kata gelirdi. Loş ve gözlerden ırak çalışma bölümlerinde oturup kitap okurdu. Bu gün nöbetim olduğunu biliyordu. Belki yanıma gelir diye umut ettim ama kütüphanede in cin top oynuyordu. Saat bir gibi salgın anonsu yapıldı. Nekava’da da yeni vakalar tespit edilmiş ve okul süresiz olarak tatil edilmiş, kütüphane de az sonra kapatılacakmış.

Üçüncü kattaki tüm ışıkları ve çalışan tüm klimaları kapatıp giriş katına indim. Güvenlik görevlisine üçüncü katı tamamen boşalttığımı söyleyerek binadan çıktım. Migren grisi bulutlar gökyüzüne toplanıyordu. Herkes telaş içinde oradan oraya koşturuyordu. Ambulans sirenlerinin sesini duydum. Bütün okul boşaltılıyordu. Oto parklar kıyamet yalnızlığı ile yankı yapıyordu. Kendimi çok yalnız ve yorgun hissettim. Bir an önce metro istasyonuna yürümeli ve eve gitmeliydim. Tüm dünya artık paranoyalarıma benziyordu.

Okuldan çıkmak üzereyken telefonum çaldı. Arayan Sakaya’ydı.

“Metro istasyonunun oradayım,” dedi. “Havaalanına gideceğim. Nekava’dan ayrılıyorum. Anakara’ya döneceğim. Eğer hâlâ beni görmek istiyorsan seni bekliyor olacağım metro istasyonunun önünde. Bir saatim var. Hoşça kal.”

Cevap veremeden telefonu kapattı. Büyük bir öfke ama aynı zamanda büyük bir keder doldu içime. Birbirine çarpraz hatlar halinde ilerleyip karşılarına çıkan her şeyi yıkıp geçtiler. Ne yapmam gerektiğini düşünmeme fırsat bile kalmadı. Acıyla ahmaklaşmış, bir robota dönüşmüştüm. Bir zaman sonra Sakaya’ya doğru yürürken buldum kendimi. Kaosun ve küçükten büyüyüğe karmaşıklaşan detayların ortasında, bir bankta öylece oturuyordu. Yanında iki tane büyük valiz vardı. Kucağında da sırt çantası. Beni görünce ayağa kalktı. Yüzünde anlam veremediğim bir ifade ile “merhaba,” dedi bana.

Dişlerini yüreğime geçirmiş, kanımı ve tüm yaşam enerjimi emen bir vampirle karşı karşıya gibi hissettim. Bu kız neydi böyle? Bir insan mı? Yoksa zalim bir peri mi? Ona karşı yakıcı bir kızgınlık belirdi içimde ama zihnim o kadar bulanıktı ki, hislerimi kelimelere dökemedim. “Bana kırgınsın biliyorum,” dedi. “Çok üzgünüm… çok utanıyorum…”

Bir şey söylemeden gözlerine baktım.

“Dün akşam babamla konuştum. Derhal Nekava’yı terk etmemi ve bir an önce Anakara’ya dönmemi istiyor. Biletimi almış bile. Önce Barbaros Adası’na uçacağım. Oradan da Anakara’ya.”

“Salgın yüzünden mi?” diye sordum kendimi toparlayarak. “Bu yüzden mi gidiyorsun?”

Ne diyebilirdim ki başka.

“Evet,” dedi. “Zaten okulu dondurmayı hatta temelli bırakıp Anakara’ya dönmeyi düşünüyordum. Burada daha fazla kalamam artık. Baksana şu insanların haline.”

Herkes çıldırmış gibiydi. Bir karı koca, ellerinde kocaman maske paketleri, birbiriyle kavga ediyordu.

“Saat kaçta kalkacak uçağın?”

“Üç saat sonra,” dedi. “Ne kadar erken gitsem o kadar iyidir.”

“Haklısın.”

Gök gürledi. Tüm bu virüs paniğine, bir de nörotoksin yağmuru eklenecekti. Valizlerinden birini aldım ve sırt çantasını omzuma geçirdim. Birlikte aşağıdaki perona indik. Trenin gelmesini beklerken tek bir kelime bile konuşmadık. Havaalanına giden sefer gelince gönülsüz bir şekilde adım attım. Kız beni durdurdu.

“Benimle gelmek zorunda değilsin,” dedi. “Kendim gidebilirim. Sana karşı yeterince mahcubum zaten…”

Kalbim ağrıdı. Hiçbir şey söylemek istemesem de, “geleceğim,” dedim.

Bu kız bir vampir olabilirdi gerçekten ve kanıma akıttığı zehir ile beni aptallaştırmıştı. Ne yaptığımı bilmiyordum. Hissettiğim acı ve karmaşık duygular yüreğimi kırık cam parçaları gibi kesiyordu. Vagona binince iki tane boş koltuk bulup yanyana oturduk. Tren hareketlendi. Kız bir ara, “böyle olsun istemezdim,” diye konuştu pencerelerden görünen iğrenç Nekava manzarasına bakıp. “Böyle yarım bırakmak, seni böyle üzmek…”

Konuşmadım. Ne diyeceğimi bilmiyordum.

“Lütfen susma,” dedi koluma dokunup. “Elbet geri geleceğim… dün akşam söylediklerimden dolayı pişmanım.”

“Bundan sonra ne olacak?” diye sordum ağır ağır. “Ne yapmayı düşünüyorsun…”

“Seninle iletişimi kesmek istemiyorum,” dedi ısrarcı bir sesle. “Ben Anakara’dayken de konuşabiliriz. Sana msn adresimi verebilirim. Bu durum kalıcı değildir herhalde… bir gün elbet döneceğim.”

Kıza karşı hissettiğim duygular biraz yumuşar gibi oldu ve telefonumu çıkarıp, “adresini bana sms olarak atabilirsin,” dedim. O da dediğimi yaptı.

“Altaya’ya döner dönmez, ilk işim bilgisayarımı açmak ve sana mesaj atmak olacak.”

“Peki,” dedim. “Dün akşamın sebebi neydi?..”

“Kesinlikle seni kırmak istememiştim. Neden öyle olduğunu sana açıklayacağım. İnan bana ama şimdi sırası değil… hiç değil hem de.”

“Öyle olsun.”

Son durağa, havaalanına varınca ağır aksak indik vagondan. Tren kapılarını hızla kapatıp, bir karadeliğe doğru çekilir gibi tünele daldı çığlık atarak. Sanki o tünellere giren trenler artık başka bir evrene gidiyordu ve insanlar bu evrenin varlığını keşfetmesin diye hep son durakta inmek zorundalardı. Aklımda birbiriyle alakasız onlarca düşünce belirip kaybolurken kızın valizlerini tarama cihazlarına kadar taşımasına yardım ettim.

Memur, “buradan sonrasına yalnızca yolcular geçebilir,” dedi.

Kafam karışmıştı. Bir memura, bir de kıza baktım. Sakaya beni kolumdan yakalayıp biraz öteye götürdü. “Başına bela olduğum için çok üzgünüm,” dedi. “İnan bana elime geçen ilk fırsatta telafi edeceğim her şeyi. Seni asla unutmayacağım. Asla unutmayacağım. Aramızda bir anlaşma olsun istiyorum. Bu anlaşmanın şahidi de bu taş olsun.”

Siyah ceketinin cebinden bir malakit çıkarıp avcumun içine koydu. Taşın içinde, mikroskobik bir nötron yıldızı vardı sanki. “Ben seni unutmayacağım,” dedi kız. “Sen de beni unutma.”

“İstesem de unutamam artık,” dedim. “Acı verici ama büyülü bir hatıra olarak kalacaksın.”

Gözleri doldu.

“Hayatım boyunca kimseden böyle güzel bir söz duyacağımı düşünmemiştim…”

Bir an, kızın o güzel iri gözlerine baktım ve sırrımı ağzımdan kaçırdım, “Akşam Sağırlığı’nı senin için yazmıştım.”

“Anlamıştım,” diye güldü. “Ama kendime yakıştıramamıştım… öyle güzel bir hikayede olmayı. Hem bu arada, benim ablam yok. Hikayedeki kızın ise vardı. Gerçi hep bir ablam olsun istemişimdir…”

“Hissetmişim demek ki.”

“Artık gitmeliyim,” dedi kız. Sesi titremeye başlamıştı. “Biraz daha kalırsam hiç gitmek istemeyeceğim. Hoşça kal. Seni kırdığım için üzgünüm. Berbat bir insanım. Beni affet ve beni asla unutma… lütfen.”

Apar topar ayrıldı yanımdan. Arkasını dönmeden, son bir kez bile bana bakmadan gözden kayboldu. Bir süre öylece dikilip kaldım. Zihnim allak bullaktı. Üzerimden büyük bir yük kalkmıştı artık. Ne okul vardı ne bir şey. Eve gidip uyuyabilirdim. Dalgınlığımdan kurtulup silkinince memurun kuşkulu bakışlarıyla karşılaştım. Adamın canı sıkılıyor olmalı. Seyredecek tek şeyi insanlar ve soğuk flöresan ışığı ile aydınlatılan fayanslardı. Onun adına kötü hissettim. Evimin yakınlarındaki istasyondan geçen treni beklemeye koyuldum.

///

İstasyondan çıktığımda yağmur yağıyordu. Malakit taşı cebimdeydi. Onu avcumun içine alıp sıktım. Gökyüzü bile malakit yeşili bir filtre ile kaplıydı sanki ve şimdi Nekava’ya da bulaşan virüsün adı Malakit’ti. Gözlerde ve vücudun bazı bölgelerinde içi iltihap dolu yeşil beneklerin oluşmasına sebep oluyordu virüs. Benekler bir zaman sonra patlıyor ve sıvıyı etrafa saçıyordu. Bulaşıcılığı çok yüksek ve çok zelil bir hastalıktı bu. Durdurmak neredeyse imkansızdı. Enfekte olanlar hastalığı atlatsa bile benekler gözlerinde patladığı için görme kaybı yaşıyorlardı. Her şey malakit rengine boyanıyordu. Malakit yeşili bir körlük.

Her şeyi anlatan bir renkti bu aslında. Gökyüzü, avcumun içindeki taş ve şimdi kaosun trampetlerini çalan salgın. Hepsi birbiriyle bağlantılıydı. Artık başka bir dünyaya geçmiş gibiydim. Kapüşonumu takıp istasyonun girişindeki korunaklı alanda bir süre bekledim. Karşıdaki alışveriş merkezinde kıpırdayan insan yığınlarını seyrettim. Herkes maske takıyordu. İstisnasız herkes. Nörotoksin yağmurları zaruri olarak su geçirmeyen kapüşonları katmıştı modaya. Bu salgın da maskeleri katacaktı anlaşılan. Kitlesel her bir felaket insanın bireyselliğini biraz daha söküp alacaktı ondan.

Telefonum çaldı bir lahza. Arayan dövüşçü bir arkadaşımdı. Uzun zamandır konuşmuyordum onunla. Dövüşü bırakalı çok olmuştu. Arag Dartma’nın empoze etmeye çalıştığı disiplin dayak yemekten daha zordu çünkü. Yine de arkadaşım, her nasılsa beni hatırlıyordu. Bu akşam bir yeraltı kulübünde Aragmah toplantısı olacağını söyledi ve bana adres verdi. “Sen de gel,” dedi. “Tabi istersen.”

Aragmah, Arag Dartma’nın şeytani ikiziydi. Arag Dartma hayatta kalmayı, Aragmah ise öldürmeyi hedeflerdi. Arag Dartma saldırıya uğrayan birinin en etkili şekilde kaçmasını ve kendini kurtarmasını amaçlayan bir savunma sanatıydı. Kapalı alanlarda, metro istasyonlarında ve sokak aralarında etkiliydi. Aragmah ise yalnızca saldırıya odaklı bir dövüş stiliydi. Yüksek bir hız ve esneklik üzerine kuruluydu. Bir Aragmah dövüşçüsünü seyretmiştim. Bizim kulüpten bir zavallıyı haşat etmişti. Cehennemden gelen bir şeytandı sanki. Yumruklarıysa onlarca farklı noktadan fırlatılan füzeler.

Aragmah dövüşçülerinin temel stratejisi rakibin zayıf basınç noktalarını saptamak ve o bölgelere en hızlı ve en etkili saldırıları gerçekleştirmekti. Rakibi pek çok basınç noktasından saldırarak zayıflatır, ardından nihai tantrik vuruşu yapıp, onu çökertirlerdi. Öylesine yüksek bir hızda üzerine yağan yumruklara karşı tek çare kaçmaktı. Şimdi salgından daha büyük bir tehlike yaklaşıyordu. Nekava’nın yeraltı salonlarında bu ölümcül eğitimi almış binlerce fare sokaklara saçılacaktı. Marketleri, eczaneleri, işe yarar her şeyi yağmalayacaklardı. Orta okuldaki zorbalarım da bu güruhun arasındaydı. Artık dövüş, şehirdekilerin burnuna kadar gelmişti. Ya kaçmak ya da iyice kabuğuna çekilmek gerekliydi. Geride kalan tek seçenek ise onlara katılmaktı. Onlardan biri olmak… az önce arkadaşımdan gelen telefon bir davetti.

Yağmur zayıfladığı an istasyonun girişinden ayrıldım ve cadde boyunca boş boş yürüdüm. Acıkmıştım. Üzgündüm. Bir seçim yapmam gerekliydi. Zihnim ise Dirrhem sabahları kadar dumanlıydı. Etrafa bakındım boş boş. Neredeyse yalnızdım. Yüksek gökdelenlerin, dört yıldızlı metropol otellerinin altında kalan ticari zincirde fast-food lokantaları, kuyumcular ve bankalar birbirine tutunmuş, yaklaşmakta olan krizin akıbetlerini nasıl belirleyeceğini bekliyordu. Burger’s Guru’ya girip 24 Numara’dan aldım. Hamburgeri hızla bitirip dükkandan çıktım.

Caddenin sonuna dek yürüdüm ve konut bölgelerinin sınırında kalan bir barlar sokağına girdim. Orada Fernando’nun Yeri diye bir mekan vardı. Hâlâ daha açıktı ve hâlâ daha gözlerden ırak, sakin bir meditasyon alanı gibiydi. İçeride 80lerden nostaljik şarkılar çalıyordu. Sokağı gören bir köşeye oturdum. Bira söyledim ve bir de çerez tabağı. Yağmur tekrardan bastırdı. Sanki malakit yeşiliydi damlaların rengi. Sanki kocaman bir iltihap toplanmıştı gökyüzüne. Sokakta koşuşturan insanları seyrettim bir sigara yakarak. Çok geçmeden biram geldi. Foreigner’dan Waiting For A Girl Like You çalıyordu. Sakaya’yı düşündüm. Onu seviyordum. Hiç olmazsa bu cehennemden uzağa, güvenli bir yere gidiyordu. Rahatladım. Artık korumam gereken bir kadınım yoktu. Tekrardan odamın küflü ıssızlığına çekilip uyku moduna giren bir asalağa dönüşebilirdim.

Lakin beni yeraltına davet etmişlerdi. Cehenneme. Artık saf değiştirebilirdim. Ailemin bünyesinden kopup, dövüş makinesinin bünyesine yapışabilirdim. Bir şeytana dönüşebilirdim. Karar vermem gerekliydi sadece. Hayatımı acı, kavga ve şiddet üzerine kurabilirdim tekrardan, yalnızca karar vermem yeterliydi. Ama daha zaman vardı. Bir iki saat de olsa. Daha zaman vardı. Karar vermeyecektim şimdilik. Hatta belki de hiçbir zaman karar vermeyecek ve evime dönüp uyuyacaktım sonsuza dek.

Print Friendly, PDF & Email

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir