Moskito’da Bir Gece

Alelade bir sonbahar gecesiydi. Hiç başlamadığım onca yolun hayali artık zihnimi terk etmişti. Zaman tüm kuvvetiyle yanımdan akıp giderken ben hiç kıpırdamıyordum. Mor kumaşla kaplı koltuğuma kurulmuş, neredeyse nefes bile almadan televizyon seyrediyordum. Yaşamım bundan ibaretti. Duvardaki saat ise durmuştu. Koca bir yalandı bu. Henüz bilmiyordum.

Saniyeler kayıtsızlığımı paramparça edecek yeni bir tertibat hazırlıyordu. Vakıa, salonda kocaman bir örümceğin olduğunu fark ettim. Karşımda, perdelerin üzerinde dolanıyordu yaratık. Öylesine siyah ve biçimi öylesine çarpıktı ki bunalımımdan vücut bulmuştu herhalde. Buhranım, kanlı canlı bir şekilde, tam önümde geziniyor, zihnimin içinde ördüğü ağları, hakikatte de örmeye çalışıyordu…

Kendimden hiç beklemediğim bir çevikle kalkıp, örümceği yakaladım. Çok kolay ve dehşet verici bir biçimde hızlı oldu bu. Yaratık yumuşacık ve ıslaktı. Başka da hiçbir his yoktu. Lakin onu avcumda sıkıp öldürünce tüm vücudumu korkudan da öte soğuk bir ürperti kapladı. Sanki örümcek can vermeden evvel işimi bitirecek bir zehir salgılamıştı. İşte, kanım şimdiden soğuyordu. Ölüm ise duvarda asılı kalan saatin kovuğuna parça parça yerleşiyordu. Zaman akıp gidiyordu. Bu sefer kıpırdamak zorunda kalmıştım. Nehrin dibine çöken bir taş kadar kayıtsız olmak isterdim oysa.

Vücudumu kilitleyen ürperti yatışınca gidip ellerimi temizledim ve koltuğa kuruldum tekrardan. Az önce yaşanan olay sıradan bir şey değildi. Örümceği yakalayan elim uyuşmuştu. Sanki kabuslarıma dokunmuş, kabuslarımın kapkara ziftten ibaret can suyunu üstüme başıma bulaştırmıştım.

O örümcek buhranımdan vücut bulmuştu. Buna emindim. Ben televizyonun karşısında, zamana karşı kayıtsız bir şekilde otururken, zihnimin dehlizlerindeki çamur canlanıp kaçıvermişti… İnsanlar sayısız çekmeceye sahip dolaplar gibidir nihayetinde. Benim çekmecelerim ise boş sigara paketleri ve buruşmuş kağıt mendiller ile doluydu. Arada, hiç şüphesiz, az önce öldürdüğüm örümceğe benzeyen sayısız haşare dolanıyor, ağlar örüyor, zehirli yumurtalarını sağa sola bırakıyordu.

Bazen o yaratıklar hakikate de kaçabiliyordu demek ki. İlk kez karşılaşmıştım onlardan biriyle. Belki de artık uykusuzluğum zihin bariyelerimi iyice yumuşatmıştı. Artık daha sık çıkacaklardı karşıma. Hakikatimi de berbat edeceklerdi, tıpkı zihnimin içini harap ettikleri gibi.

Kendi canavarlarımla dövüşerek çürümeye mahkum ediyordu beni kader. Duvarda öylece asılı kalan saatin kollarında kıvrılıp, beni suspus izliyordu. Bir türlü bitmiyordu tiyatrom. Perdeler hep yarı kapalıydı. Televizyonum ise mütemadiyen açık. Boşluklardan izliyordum hayatı. Sağ şakağımdaki damar düşüncelerin yarattığı basınç yüzünden kabarmıştı. Pıt pıt atıyordu hiç durmadan. Başım zonkluyordu. Dışarıdan pek çok ses geliyordu. Bense karanlığın anlattıklarına kulaklarımı tıkamak zorundaydım. Daha fazlasını kaldıramazdı ki aciz zihnim. Hem televizyon gayet eğlenceliydi. Oysa bir tuhaflık vardı o gece. Bir türlü odaklanamıyordum…

Gök gürüldedi. Şehrin üzerine toplanan bulutlar aydınlatma direklerinin kırmızı yankısına boyanmıştı. Sesler kayıtsız kalamayacağım kadar yoğunlaşıyordu. Bulutların kızıl kederine, yakılan köpeklerin çığlığı karışmıştı. Başı boş sokak köpekleri alelacele toplatılıyordu o günlerde. Şehrin biraz dışında bir yere götürülüp orada yakılıyorlardı. Bazı geceler yürek burkan, kesif bir yanık kokusu tüm şehri sarıp sarmalıyordu. Moskito yanan bir köpeğin çığlığına teslim oluyordu.

Tüm o köpekler hangi cennete gidiyordu acaba, yoksa hiçbir sona ulaşmadan, arafa mı mahkum oluyorlardı? Yakıtını Moskito belediyesinin çatlak çatlak olmuş asfalta döktüğü premium benzinden alan bir araf. Kalbim bu düşünce karşısında küçücük kaldı. Peki ya sahiden bu gece ölecek olsam ben nereye gidecektim?

Duvardaki saat hâlâ dönmüyordu. Televizyonda başı boş imgeler durdurak bilmeden sağa sola koşuyordu. Uyuyamıyordum bir türlü. İnsomniayla damgalanmış bir bedbahttım.

Hiç olmazsa baygınlığa benzeyen ufacık bir uyku kırıntısı için mektason içiyordum. O gece eğer ölüm yavaşça yerleştiği saatten sızıp, beni boğmaya hazırlanıyorsa, uykuda yakalanmak istiyordum. Nitekim iki tane 150 mg’lık mektason hapı içtim ve mor kumaşla kaplı koltuğa uzandım. Televizyonu kapatmak istemiyordum. Olur da yine örümcekler zihnimden dışarı fırlarsa onları görebilmek için ışığa ihtiyaç duyacaktım…

////

Terin boğduğu, yoğun ama kısa bir rüya gördüm. Bir kulenin zirvesine tırmanıyordum. Dolunayı avcunda tutan bir dev beni bekliyordu. Tüm buhranımın sebebi meğer o devmiş. Esir aldığı dolunayı kurtarırsam artık geceleri rahatça uyuyabilirmişim. Lakin bu iş hiç de kolay değildi, çünkü korkuyordum. Üstelik devin elinde tuttuğu dolunayda şarkı söyleyen bir kuş vardı. Öylesine güzel, öylesine kederliydi ki kuşun söylediği şarkılar, onu cenkin hararetiyle ürkütmekten çekiniyordum…

Kuş, belki de hayatında hiç tatmamıştı korkuyu. Bir devin avcunda kısılıp kalan dolunayda, büyülü gümüşten hilkatına söyleyip durmuştu şarkılarını. Alabildiğine saf ve tertemiz.

Ben düşüncelere dalmış bir halde öylece duruyorken dev uyanıverdi. Hiddetten kararmış gözlerini açıp bana baktı. “Masal bitti,” diye homurdandı. “Kalk ve defol.”

Kulenin duvarları kristaldendi. Kristal duvarlardaki yansımama bakınca çocukluğumu gördüm. Yine bir avuç çöpten ibaret o sıska çocuk olmuştum.

Kalbimde bir sancı ile uyandım. Tabi bu aslında bir uyanış bile değildi. Zihnimde birdenbire türeyen imge dumanları dağılıp gitmiş, bulanık hakikat tekrardan görünür olmuştu. Koltuk kumaşı terden ıslanmıştı. Ağzım kupkuruydu. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Susuzluğumu dindirmek için buzdolabından bir kutu Hippie Cola çıkardım. Teneke soğuk ve rengarenkti. Hiç sahip olamayacağım tertemiz, duru bir mutluluğa boyanmış gibi. Hippie Cola, halüsinojen içerikli bir kolaydı lakin içeriğindeki madde mikro dozdaydı. İnsanı yalnızca yatıştıran, keyifli hissettiren, etrafına paramparça halde dağılmış imgelerin arasındaki bağlantıları görmesini sağlayan, dost canlısı bir doz.

Salon ve mutfak bitişikti. Mutfak masasında oturup televizyon izlemeye devam ettim. Bir yandan da kolamdan keyifli yudumlar aldım. Saat hâlâ dönmüyordu. Işıkları açmamıştım. Salon, televizyondan yayılan ışık haricinde karanlıktı. Balkon camından kesik kesik görülen gökyüzü bulutların kırmızı esrarına boyanmıştı. Yağmur yağacaktı bu gece. İster istemez rüyamı düşündüm. Kuleyi, zirveyi, devi ve dolunayı. Sonra reklamların geçit töreni başladı. Renkli bir dünyanın ışıkları fışkırdı salonun her yanına. Örümceğin dolandığı yer bile bu sahte canlılık ile yıkandı. Lunatik Çemberi’nin ışıltıları evimin içindeydi. Bu senfoninin bir parçası Araf Hotel&Casino’ya aitti. Yorgun geceye doğru uzanan bir çığlıktı o, camdan bir saray, çekirdeğinde ruletlerin döndüğü esrarengiz bir yıldız… Midemi düğüm düğüm yapmaya yetmişti onu görmek. Televizyon bana bir mesaj mı vermek istiyordu?

Yarın erken uyanmam gerekliydi. Tedavi merkezine, babamı görmeye gidecektim. Lakin televizyon mesaj konusunda ısrarcıydı. Kalkmamı istiyordu sanki. Evden dışarı çıkmamı. Hayatımın ipini çeken o Lunatik Çemberi’ne gidip, güvendiğim her şeyi yıkan o rulet sistemine dahil olmamı. Bir gökdelenin zirvesine tırmanmalıydım. Ametist rengi ışıklarda öpülmüş bir gökdelen. Araf Hotel&Casino. Zirvesinde devi öldüreceğim camdan bir salon! Devi gebertip, mekanizmasını son bir kez dürterken, slot makinesinde melekler ağlayacaktı. Nihayetinde hepsi kaybolup bir avuç toza dönüşürken Moskito’nun ışıklarına karşı hayatımı sonlandıracaktım. Masal bitti! Kalk ve defol!

Zirvedeki o salon beni çağırıyordu. Rüyalardan arınmış bir dolunay perisi gibi. Uykusuz cehennemimden çıkmamı, korkularımı ardımda bırakmamı, devi öldürmek için savaşmamı istiyordu. Kuşun söylediği şarkıyı duydum. Talepkârdı ve gizemliydi. Çağrıyı bana en zayıf noktamdan yolluyordu. Televizyonda Araf’ın reklamı vardı. Kasinoyu gösteriyordu. Kulüp üyeliği açtıranlar sayısız hesapsız pek çok ayrıcalık elde ediyormuş. Kulübün platin rengi kartı sanki kainatın merkezinde olup bitenleri anlatır gibi ekranda ışıl ışıl dönüyordu.

Nihayet her şeyi anlamıştım. Bu gece çok farklı olacaktı.

Platin kulüp kartına ben de sahiptim. Geçmiş hayatımın solgun bir yankısıydı adeta. Krem rengi bir trençkot, Hondo AE86 model bir araba ve bolca keder haricinde babamdan bana kalan son şeydi o kart. Devin boğazını onunla kesecektim.

////

Üzerime krem rengi trençkotumu geçirdim ve siyah kot pantalonumu giyerek aşağı indim. Yağmur hafifçe atıştırmaya başlamıştı. Köpekler akıyordu bulutlardan. Gözyaşlarına karışmış, bir haykırış gibi acı ve çıplak. Sokağın karşısında duran Hondo AE86’ya doğru yürüdüm. Çöp kutusundan iki tane kedi fırladı. Bataklık şarkı söyledi. Kargalar intihar etti. Sonra gaza bastım. Gökyüzü, otobanı şehrin ışıkları ile yıkarken geçip gittim karanlıktan. Moskito siyah tülden perdelerini araladı ve uzakta bir şeytanın göğüslerini gördüm. Camdan saraylar, Lunatik Çemberi’nin ışıltılı gökdelenleri. Kaybolmuş yıldızlar ve Satürn’ün iç çekişleri. Yağmur yağarken hepsi dans eden bıçaklar gibiydi. Radyoyu MU-FM’e ayarladım.

Ne kadar tuhaf bir gece,” diyordu sinyallerin ötesindeki ses. Bir kehaneti mayalarmış gibi karanlık ve buruktu. Garip aksanlı bir Türkçe konuşuyordu. “Şizofren tanrı ilaçlarını almayı unutmuş olmalı. Bu gece dışarı çıkmayınız. Evinizde kalın. Gerisini biz hallederiz. Yağmur yağıyor ve bu çok kirli bir yağmur. Nörotoksin faciası bile geride kaldı artık. Şimdilerde gökyüzünden cesetler damlıyor. 2000lerin başından bir parça çok iyi gidecektir… Nightwish’den Bless the Child.”

////

Radyoda Nightwish çalarken Lunatik Çemberi’ne daldım. Pastel renklere boyanmış art deco oteller, kumarhaneler, kerhaneler, batakhaneler, araba galerileri, camlar, vücutlar ve çığlıklar kendini gösterdi. Caddeler geniş, yağmursa insanların birbirine çektirdiği acı kadar sonsuzdu. Palmiyeler ve aloe veralar gecenin kırmızı, mor, pembe yankılarını, yağmuru ve acıları toplayan, onlarla büyüyüp serpilen, nebati synthwave şeytanlarına dönüşmüştü.

Araf, Çember’in yeni katmanlarında, güneydeki narenciye bahçelerinin kıyılarındaydı. O bahçeler, kumlu tepelerin üzerine yayılmıştı. Şimdilerde tepeleri dikenler ve yabani otlar istila etmişti. Eteklerinde ise iş makineleri dolanıyordu. Eski günlerden kalma pek çok harabe tepelerin ardındaydı. Sermayenin henüz ilgisini çekmeyecek kadar uzakta. Terk edilmiş bağlar, bahçeler, köyler vardı orada ve hayaletlerin, nemflerin, denizkızlarının gülüştüğü, flamingoların gelip soluk pembe cennet valslerini sergilediği esrarengiz, kumlu sahiller. Yavaşça şeytani sermayeye kurban edilecek, sermaye canavarının paslı dişleri tarafından çiğnenip tüm ruhaniliği kaybedeceklerdi.

Çürüyüşü, tükenmeyi, dönüşümü ve dünyanın ne daha iyi, ne de daha kötü bir hale geldiği, o durdurak bilmeyen arafı seyrettim yaşamım boyunca. Bu hep böyle sürecekti ölene kadar.

Harap fabrika binalarının arasında kalan bir sokağa park ettim arabayı. Nemden çürüyen duvarlar çırılçıplaktı. Rengi solmuş propaganda posterleri gördüm kimi yerde. Artık yitip gitmiş bir çağı, hiçlikten haykırıyorlardı. Palmiyeler birbirine fısıldar gibi eğilmiş, gecenin koyu gölgeleriyle kamburlaşmışlardı. Sokaktan çıkıp kalabalık bir caddeye karıştım ve Araf’a doğru yürüdüm. Binanın giriş katı ışıl ışıldı. Dinlendirici bir lounge müziği çalıyordu. Siyah deriyle kaplı koltuklarda bir Dünya İttifağı subayı, bir diplomat ve bir de gazeteci oturmuş, martinilerini yudumluyordu

Kasino kısmı giriş katına bitişikti. Bir döner kapı ile geçiliyordu öbür tarafa. Kapıdan çıkınca kırmızı halılar ile döşenmiş uzunca bir koridor beliriyordu. Havayı ağırlaştıran, insanı kokulara karşı adım adım duyarsızlaştıran yoğun bir parfüm hakimdi koridora. Halılara kanatlı aslan motifleri işlenmişti. Duvarlar oldukça keyifli, yaşamı ve zarafeti hatırlatan ten rengi tonlarındaydı. Bu koridorun bağlandığı yer, kasinonun gövdesiydi. Tamamen bir iç mekandan ibaret gibiydi orası. Sanki içinde bulunduğun sürece vardı. Dışarıdayken buranın varlığı hiçbir şekilde mevcut değildi.

Bizans ve Lüzinyan esintileri iç içe geçmiş, modernizmin soğuk şafağında kristalize olmuştu. Kolonlar, kübist ikonlar ve oyun aletleri belirmişti bu boğuk boşlukta. Dumanlar püskürten bir kalabalık mekanın gerçekliğini tasdikleyen stratejik desenlere dönüşmüştü. Hepsi nektar damlacıklarının etrafına toplanmış böcekleri andırıyordu. Aralarında yürürken başım döndü. Kendimi hasta hissettim. Kayıtsız şeytanlarla dolu bir labirentte gibiydim. Yanlış bir şey yaptığım anda hepsi onları taşa çeviren lanetlerinden kurtulup üzerime saldıracaktı sanki.

Gözlerim sulanmaya başladı.

Asansörü arıyordum ahmakça. Tek isteğim bir an önce buradan kurtulmaktı, belki de geri dönmek, evime, televizyonun karşısına…

Yerler tüm adımları yumuşatan, hatta onları neredeyse yokmuş gibi hissettiren halılarla döşeliydi. Yürüyüşümün garipleştiğini, anksiyete ve uykusuzluk ile birleşen garip bir dansa dönüştüğünü hissettim. Bu labirentteki bilinç sahibi yegane varlıklar garsonlardı. Bacaklarını cüretkar bir şekilde sergileyen kızlar ve yüzü yalnızca yakışıklı bir gülümsemeden ibaret olan oğlanlar. Onları durdurup, asansör nerede diye sormak istemiyordum. Mekan o kadar kalabalık ve gürültülüydü ki bulamıyordum işte asansörü. Oysa bir asansörü bulmak, ona binmek ve gideceğin katı tuşlayıp öylece beklemek, ne kadar zor olabilir ki…

Acı verici, karmaşık yürüyüşüm nihayetinde beni asansöre ulaştırdı. Dizlerimin sızladığını hissediyordum. Asansördeki panele platin kartı okutup en üst katı tuşladım. Orası lüks bir lounge’du. Tüm Lunatik Çemberi’ni ve Moskito’yu gören kapalı bir yüzme havuzu, açık büfe restoranı, bir de barı vardı. Platin kulüp üyelerine ayrılmıştı orası. Rulet masalarında ve slot makinelerinde sürüp giden savaşta yorgun düşünce, tek bir kart hamlesiyle bu dinlenme yerine çekilebilirdi kumarbazlar. Diledikleri gibi yiyip içebilir, hatta oradaki rahat koltuklarda uyuyabilirlerdi, nihayetinde mekan tüm bu dinlenmenin karşılığını güzelce alacaktı…

////

Zirveye tırmandığım zaman yalnızca boşlukla karşılaştım. Dev yoktu. Mücadele de aramıyordum aslında. Beni buraya sürükleyen şey zihnimin karmakarışık bir tepkisinden ibaretti ya da kendimi kaptırdığım bir sanrı. Oysa o gece her şey farklıydı. Henüz bilmiyordum. Yorgun kumarbazlar ve ketum silüetler koltuklara gömülmüş, panoramik camlardan yansıyan şehrin alaca aydınlığında sohbet ediyordu. Kapalı yüzme havuzunun ışıkları söndürülmüştü. Akdeniz’in yağmurlu karanlığı zirveyi kuşatmıştı. Lunatik Çemberi’nin ışıkları bir gece daha kıyamete karşı direnen insanlığın çığlıkları ile yanıyordu. Moskito bu halkanın hemen gerisinde, belediye tarafından tertip edilmiş bir toplu uyuma tiyatrosuna dahil olmuştu.

Bara geçip, bu manzarayı seyre devam ettim. Ametist şarabı ısmarladım kendime. Entojen içerikli egzotik bir mahsül. Garson kız şarabımı doldururken şehir cılızlaşıp kayboldu sanki. Geriye bir tek o kaldı. Güzel, iri gözleri olan, kâküllü garson kız.

Şarabı getirip önüme bıraktı. Teşekkür ettim.

“Afiyet olsun,” dedi.

Sanki hayatında gereksiz yere tek bir kelime bile etmemişti. Sesi öylesine ince, öylesine saf ve öylesine kederliydi ki kalbimdeki tüm çarkları harekete geçirmeye yetmişti. Küçücük bir detaydı bu. Tüm gecenin o buhranlı varlığında gezinen küçücük bir detay. Oysa koca bir evren inşa etmeme yetecek kadar önemliydi. Kalbimin haykırdığı, hakikatin biricik incisi, bir garson kız.

Perdede dolaşan örümceği görünce zihnimden bir kabusun kopup gittiğini hissetmiştim. Peki ya o? Acaba o da mı zihnimden kaçıveren bir imgeydi? Bu sefer ne çirkin, ne de çarpık: büyüleyici bir zarafete ve kedere sahipti. Düşünce bana acı verdi. Kim bilir, zihnimde saklı tuttuğum en güzel şey cisimleşip, vücuda bürünmüş ve hakikatin acı verici donukluğuyla yabancılaşmıştı artık bana. Ben onu tanısam bile, bana ait olduğunu bilsem bile, ben onun için bir hiçtim. O ise sentetik bir bebekti. Yaralanmıştı. Henüz yeni tanıştığı bu yaşama zorlukla tutunuyordu. Sesi rüyamda şarkı söyleyen o esrarlı kuşun sesiydi. Dolunayda esir düşen kuş. Devin avcunda. Ama hani? Yoktu dev. Yoksa hakikatte özgür müydü dolunay?

Bulutluydu o gece. Yağmur yağıyordu. Dolunayı göremiyordum. Sorumun cevabı gökyüzünde değildi. Garson kızın benimle konuşmasını, bana bir cevap vermesini isterdim. Oysa benim zırvalıklarımla hiçbir ilgisi yoktu onun. Aslında topyekün insanlığın benim bu giderek ucubeleşen varlığımla ne gibi bir alakası olabilirdi ki? Ucubeliğime terk edilmiştim yaşam tarafından, yaralarım içimde giderek büyüyordu. Lakin ben büsbütün delirmiş değildim. Rüyamda şarkı söyleyen kuşun sesi, kesinkes, bu kızın sesiyle aynı sesti. Dolunaya esir halde, tatlı ve masum şarkılar söylerken duymuştum onu. Nasıl olurdu bu? Yoksa zihnim beni aldatıyor muydu? Düşünceler giderek boğazımı sıkmaya başladı. Terlediğimi hissettim. Koltuk altlarımdan bunalımıma benzeyen yoğun bir sıcaklık şeridi boşalıp gitti. Kendimi şu dünyaya fırlatılmış bir avuç pislik gibi hissediyordum. Ne diye çıkmıştım ki evden?

Ne kadar uğraşırsam uğraşayım gözlerimi alamıyordum kızdan. Rahatsız olup beni şikayet etmesinden korktum. Ayda beliren bir rüya kadın gibiydi. Işıltılı dokunuşlarıyla bana uyku hediye etmeye hazırdı. Hiç uyuyamıyordum ben. Göz kapaklarım yalnızca ‘kapanıyordu’. Uyku hiç dokunmuyordu zihnimin berbat olmuş koylarına, hiç yaymıyordu o dindirici rüzgarını. Ametist rengi neonların sancısı, keder ve yağmur. Her şey yüreğimi sızlattı. Kadehi bitirince, bir tane daha ısmarladım. Bu seferki kadehin kenarları Europa tuzuyla süslenmişti.

“Bunun sebebi ne?” diye sordum. Aslında kızla konuşmak, onun o büyüleyici sesini bir kez daha duyabilmek için, öylesine bir soruydu. Lakin o, hayatındaki en önemsiz saçmalığı bile ciddiye alırmış gibi, zarif ama ciddi bir tonda, “tat alma duygunuz kaybolmasın diye, dengelemek için yaptım,” dedi.

Sahiden de şarap dilimi buruşturmuştu. Ağzımın içi karanlık ve küstah bir mağarayı andırıyordu. Tat alma duygum hep zayıftı aslında ama bu ametist şarabı dilimi büsbütün felç etmişti. Bir degüstatör falan değildim tabii. Bunun sebebini açıklayamazdım. Tek bildiğim içkiye biraz entojen katıldığıydı. O kadar. Zehirliyordum kendimi ekstaz ile. Zihnim acı çekiyordu şimdi.

Beynimdeki kainatın tüm kıvrımları büzüşüp sancıyla yuvarlanıyordu, olmadık şeyler belirmeye başladı. Xu’nun henüz keşfedilmediği günler. İnsanlar bir şeytanın tenini kazıyor, şeytanın kızıl derisinde ormanlar, göller, kanyonlar beliriyor, gözyaşları okyanuslar oluyor. Xu, insanlıktan giderek uzaklaşıyor. Kendi başına, bir puta dönüşüyor adeta. Dev bir piramit görüyorum. Kartal tüyleriyle süslenmiş bir tapınak savaşçısı yağmur ormanından çıkıyor. Piramite hücum edip, bu kutsal tapınağa musallat olan şeytanları parçalıyor. Son şeytan ölünce her şey yaşanıp bitiyor, soğuk soğuk terliyorum, biraz ötede evrenin çöküşünü görüyorum. Savaşçı uçup gidiyor. Zihnim uzayın ücra bir köşesi kadar yalnız kalıyor.

İrkilerek hakikate geri döndüm. Derin bir nefes aldım. Gayri ihtiyari, adeta bir refleks halinde, kıza baktım. Dünyadaki tüm temiz hava onun etrafına toplanmış, görünmez bir kalkan yaratarak onu koruyordu sanki. Benden koruyordu onu. Zihnimi kemiren hastalıktan. Kız çok narindi, biraz da çocuksu. Sesi bile çocuklukan çıkmamış, çatlayıp kırılmamış bir saflığa, naif bir sızıya sahipti. Ona ne kadar yaralı göründüğünü söylemek istedim. Ne kadar asil göründüğünü. Ama sustum. Sarhoşluğun doğurduğu ıslak imgeler yeniden sızdı zihnime damla damla. Issız bir adanın ortasında buldum kendimi. Etrafımda kapkara bir göl. İçinde ateş dilli yılanlar. Hepsi saatin akışını fısıldıyor. “Masal bitti! Kalk ve defol!”

Zihnimin bana yolladığı bu uyarıyı görmezden gelerek sahici bir saat aradım. Oysa yoktu saat falan. Altından neon ışık fışkıran bambu öbekleri, kabuki maskeleri ve katanalar gördüm ama hiçbir yerde saat yoktu. Burada ne gerek vardı ki zamana? Burası bir araf yeriydi. Tüm yaşantım aslında böyle geçmişti. Yalnızca oturup kendimi azar azar zehirleyerek, kendi kurduğum hayal dünyasında, insanlardan giderek uzaklaşarak…

Artık hayal dünyamın renkleri öylesine canlı ve öylesine kuvvetliydi ki, hakikatin renklerini bastırıyorlardı. İşte tam böyle bir anda, dolunayda beliren rüya kadın, garson kız, karşıma çıkıyordu. Hakikatin ve hayallerin renklerini kuşanmış, hepsini birbirine karıştırarak, bana iyileştirici bir kokteyl sunmaya hazır.

Oysa o sadece bu geceye mahsus bir hatıra olarak kalacaktı. Benim başka bir insana yüreğimden geçen hisleri, kurduğum hayalleri, düşlerimi ve tasarladıklarımı anlatacak mecalim kalmamıştı. Ben giderek susuyordum. Sustukça daha da derinleşiyordu dünyam. İnsanların konuştukları biraz daha anlamsız geliyordu: çünkü hakikatin bir parçasıydı onların sesi, benim hayal dünyamla bağlantısı olmayan şeyler.

Ne denli zavallı bir durumda olduğumu açık seçik görüyordum. Oysa kendimi kurtarmaya nereden başlamam gerektiğini bilmiyordum hiç. Alkol, gece ispirtosuna karışıyordu durmaksızın. Gözlerimi kapamak istiyordum sadece. Belki de koltuklara geçip sabaha dek uyumalıydım. Lakin son gecenin şafağından dönen bir yıldıza bakar gibi kıza takıldı gözlerim yine. Bana bir şeyler söylemek istediğini düşündüm. Belki de benim hüsnü kuruntumdu bu. Güldüm sessizce. Sonra sessizlik geldi büsbütün. Sancılı, ağırdan ilerleyen.

Her yan mor neonların büyüleyici alacakaranlığına gömülmüştü. Gölgeler vardı yalnızca. Depresyon uykusuna benzeyen koyu kütleler. Yağmur yağıyordu. Ağır ağır, parçalanan bir meleğin gözyaşları gibi dökülüyordu. Yakılan bir kuçu, arafta uluyordu. Işıklara karışıyordu is ve rüya pusu olup kayboluyordu. Kim bilir kaç insan uyuyordu. Uyuyacaklardı da. Çünkü uyuyanların kainatıydı bu. Ben kaybolmuştum. Tüm bu hakikati zirveden seyrettim. Zamanı oyalayabileceğim tek yerdeydim sonuçta: Lunatik Çemberi.

Saat çok geçti artık. Gece menekşeleri gün doğumu böceğini arıyordu. Saniyelerin intiharını duyuyordum. Gitmem gerekliydi. Yarın erkenden babamı görecektim. Hoş, eve dönersem bile uyuyamayacaktım ki. Hiç olmazsa LUSID programına bağlanabiliyordum evdeyken ya da mektason içip organik rüyalar görebiliyordum. O kadar. Lakin eve dönmek uykusuz bedenimi gece mezarlığına koymak gibiydi.

Düşüncelerimden ve kendimi yok yere çıkmaza sürükleyişimden bunalıp kıza baktım. Kendi yaralarımı gördüm onda. Bir ayna oldu. Ayda beliren bir rüya kadın. Yoksa o da benim gibi uykusuz muydu? Durmadan bir şeyler istiyorlardı ondan. Bazen büsbütün gözden kayboluyor, bazen lounge’un içinde geziniyordu. Barda bardaklarla uğraşıyordu zaman zaman. O sahnesindeyken, ışıltılı bir tiyatroyu seyreder gibi uykulu gözlerle ona bakıyordum.

Bunları yazmamın tek nedeni var. Bir hatırayı yüceltmek isteyişim. Uykuya ilk kez bu kadar yakındım çünkü. İzin verseydi kafamı tatlı bacaklarına koyardım. Narin elleriyle saçlarımı okşarken nihayet sızıp kalırdım. Milyon yıl uyurdum. Kız milyon yıl saçlarımı okşardı. Entojen yıldızları sıvılaşıp nehirlere dönüşürdü kozmosta. Tanrılar çıldırırdı. Piramitler yanardı. Dinlenmiş bir halde uyanırdım.

“Bu evreni terk edelim,” derdim.

O da milyon yıllık uykum boyunca bana bağlanmış, itaatkâr kadınım olmuştu.

“Nasıl istersen,” deyip takip ederdi beni.

Yeni bir evren yaratırdım. İki bedenlik bir evren. Yalnızca ikimiz için.

Oysa şu dünyada yaşayan sefil bir şeytandım ben. Huzursuz bir şeytan. İnsomnia cehennemini kaybetmiş. Tek becerisi hayal kurmak. Uykuyu söküp almışlardı vücudumdan, karşılığında hayalleri bırakmışlardı. Uzun zamandır uyuyamıyordum. Sadece rüya görüyordum LUSID ve mektason sayesinde. Rüya görmeseydim çıldırırdım. Gerçi o gece hakikatte de bir rüya simyası mevcuttu. Gölgeli Doğu’nun motifleri sade, ölçülü hatlarla bezemişti etrafı. Bambular, plazma ekranlar, dans eden koi balıkları, yer çekimsiz bir meditasyon bulantısı. Bir de şehir. Benden uzakta. Bana çok yakın. Tıpkı uyku gibi. Mayhoş ışıklarıyla mor neona karışıyor, damla damla akıp geçiyordu içimden, çok sarhoş olmak istiyordum, belki de yalnızca kaybolmak.

“Bir ametist şarabı daha,” dedim.

Sesim zımpara kağıdıyla ovulmuş gibi çıktı. Yabancı bir insanın sesiydi bu. Kendimden iğrendim. Kız, bir an, ne dediğimi duymamış gibi gözlerimin içine baktı, sonra nedense başını hızla aşağı eğip arkasını döndü. Yalnızca bu hareketi bile ona tutulmam, onu sonsuza dek hayal etmem için yeterliydi. Gece göllerinde süzülüp giden bir kristal kuğu. Ay ışığından vücut bulmuş.

O, elbette bu düşüncelerimden habersiz, içkimi hazırlamaya koyuldu. Onlarca içki markasının ışığı ondan bir tanrıça yarattı. Zarafetini acı çekerek seyrettim. Bir an, sanki yine gözlerimle karşılaşacağını biliyormuşçasına omzundan geriye baktı. Her şey durdu. Yüzünde tiksintiyi gördüm. Sonra zaman kaldığı yerden aktı. O işine devam ederken ben düşündüm. Belli ki yaralıydı ve nefret ediyordu insanlardan. Tıpkı benim gibi.

Neden sonra içkim hazırdı. Getirip önüme bıraktı. Tek kelime söylemedi. Ufak bir anlam dahi göremedim yüzünde. İri gözlerinde kasvetli bir gece vardı yalnızca. Çırılçıplak bıraktı kalbimi. Tekrar ortadan kayboldu. Bir süre dünyanın kıyısında duruyormuş gibi içkimi içtim ve şehrin sonbahar yağmuruyla ürperen manzarasını seyrettim. Köpekler yanıyordu uzaklarda. Köpekler karışıyordu bulutlara. Ve evimdeki saat, kesinkes, hâlâ çalışmıyordu.

Kız geri geldiğinde, “ismin neydi?” diye sordum. Onunla eğlenmeye çalışan bir züppe yahut iğrenç bir hovarda olduğumu sanmasın diye ciddi bir tavır takındım. Sanki onunla röportaj yapmaya çalışan bir gazeteciymişim gibi. O ise kafamdaki komik ve abartı düşünceleri önemsemeyecek kadar bitkindi. Uykusundan uyandırılmış bir kedi gibi, “Sakaya,” dedi. Acı bir inilti ile yorgun bir miyavlamanın karışımıydı bu ses. Kim bilir kaç saattir buradaydı. Garsonların oturması yasaktı üstelik. Hatta bir yerlere yaslanmaları bile yasaktı. Dinlenir gibi görünmeleri de hoş karşılanmıyordu şefleri tarafından. Sürekli pervane gibi bir oraya bir buraya gidip geliyorlardı.

Sakaya’ya karşı içimde sonsuz bir merhamet duygusu belirdi. Merhamet, sevgi ve keder. O, bir şekilde tesadüf ettiğim büsbütün bir yabancıydı. Zihnimden kaçan bir imge değildi elbette. Bunlar hep kendi kendime uydurduğum büyülü zırvalıklardı. Sakaya, bir hikayesi olan, hakikatli ve oldukça kederli bir yabancıydı. Onu iyice seyrettim. Bütün görüntüsünü zihnime iyice kazıdım ki, bir rüyada yeniden onunla karşılaşabileyim. Saçlarını arkada toplamıştı. Kâkülleri yüzünü gölgeliyordu. Vücudu zarif, göğüsleri nektar yüklü meyveler gibi dolgundu. Üzerinde garson kızların giydiği yakaları kabartmalı beyaz bir gömlek ve sımsıkı siyah bir kalem etek vardı. Panoramik pencerelerin ardındaki Moskito gece ışıklarıyla alev alevdi. Dalgalanıp üzerime geliyordu. Mekandaki modernist bambu desenleri ve neon hayaletleri unuttum. Her yanı panoramik pencerelerle kuşatılmış karanlığı unuttum. Tüm bu şehri gözlerine feda ederdim Sakaya.

İçkimden yudumlarken kızın yine başka yöne gittiğini fark ettim. Bir dizi gölgeye içki götürüyordu. Konuşulanları duydum. Kızdan şarkı söylemesini istediler.

“Sesin çok güzel,” dediler. “Gözlerin kadar.”

Orospu çocukları, diye fısıldadım kendi kendime. Lağım fareleri. Sokak kaçkınları.

Yoğun bir öfke ile dolmaya başladı vücudum. Onun gibi asil bir kızla, hele onca yorgun ve yaralıyken, alay etmeleri, onunla eğlenmeye çalışmaları ruhumu baştan aşağı alevlendirmişti. Damarlarımda akan kan kuduruyordu. Kalkıp içlerinden birini yakalamak, o daha ne olup bittiğini anlamadan havuza fırlatmak istedim. Öbürleri, sokak farelerine yakışan bir kaypaklıkla, arkamdan vurmak için yaklaşırken, sikimi çıkarıp havuza attığım orospu çocuğunun üzerine işeyecektim.

Ciğerini deşmek lazımdı böylelerinin ya da boğazını kesip kendi kanlarında boğmak. Hepsini toplayıp çıktıkları cehenneme kapatmak, üzerlerine kireç dökmek. Ellerim titriyordu. Kavga istiyordum şimdi. Kavgacı ve korkaktım. Bir an dünyayı yakabilir, bir diğer an odamın küflü gölgelerine saklanıp ağlayabilirdim. Gerçi harekete gerek yoktu. Kalbim hızlı hızlı atarken ve vücudumu kavgaya zorlarken Sakaya pisliklerin yamacından ayrılmıştı. Bana doğru geliyordu. Yürüyüşü bile çok asildi. Rüyadan süzülüp hakikate akıyor gibi. Suratındaki kin dolu zarafet beni büyülüyordu. Ona bakmaya cesaret edemedim.

Zamanı bu kadar oyalamak yeterli, diye fısıldadım kendi kendime. İsmini yeni öğrendiğim bir kızdan acı verici hayaller yaratmak anlamsızdı. İçkiyi bitirip kalktım.

“İyi geceler,” dedim.

Beni duymadı.

Kartı lense okuttum. Bunu bilerek yavaşça yaptım. Lakin ödeme işlemi hızlıca tamamlandı. Yine de durup seyrettim onu bir müddet daha. İnce belini, bacaklarını, baldırlarını. Hoşça kal Sakaya. Asansör ile aşağı indim. Binadan dışarı çıkınca yağmurlu Kasım ayazı siyah trençkotuma çarptı. Yağmur birikintilerine düşen neon yıldırımlar aklımı çeldi. Kumar oynayabilirdim yahut bir yerlerde son çakışımı tamamlayıp geberebilirdim. İnsanların çoğunluğu uyuyordu bu saatte. Bu düşünce beni çok üzdü. Yapayalnız hissediyordum bu yüzden. Burası uyuyanların evreniydi. Benim gibisi yoktu bu evrende. Issızlığa mahkum bir şeytandım ben.

AE-86 bıraktığım yerde bekliyordu beni. Arabanın içinde bir müddet hiçbir şey yapmadan oturup, yağmurun metale çarpan zarif şarkısını dinledim. Sonra zihnimin bana acı çektirmek iştahı kabarmadan önce eve dönmeye karar verdim. Aracı çalıştırdım. Keyif veren bir homurtu ile titredi, sonra yavaş yavaş çıktım sokaktan. Farları açmadan sürdüm bir müddet. Caddeye çıkınca bir taksici pencereden kafasını çıkarıp, “farları aç farları!” diye bağırdı. Güldüm. Komikti şu insanlar.

Yeni bir gün yaklaşıyordu. Uyumayanlar karışamıyordu ışığa. Ben hiçbir günü yaşamıyordum bu yüzden. Ancak geceleri canlı bir hayalet oluyordum. Gündüzleri ise o hayaletin rüyalarını oynuyordum. Bu düşünceleri zihnimden kovmaya çalışarak anayola çıktım. Karanlıktan ağaçlar, ışıklar, yoğunlaşmış bulutlar sarkıyordu. Gece üzerime devrilecekti sanki. Şehir bir dönmedolap gibi arabanın etrafından akıp gitti. Yol, bir rüya ağırlığıyla başlayıp son buldu. Şans eseri polis kontrolü falan yoktu o gece.

Arabayı apartmanın karşısındaki sokağa park edip evime çıktım. Kimsecikler yoktu. Küf ve uykusuzluğum hariç yalnızdım. Burası insomnia mezarıydı. Dünya dışarıda, bense içerideydim. Ölüm yoktu. Yaşamıyordum da. Odama gidip bilgisayarı açtım. Şarap iştahımı açmıştı. Başım dönüyordu ve midem kazınıyordu. Bir şeyler yemek istiyordum ama LUSID rüyalarının çağırısı açlığıma baskın geldi. Bilgisayar açılınca sanal gerçeklik kaskını taktım. Hipernete bağlanıp LUSID programına girdim. Bir çeşit sosyal medya gibiydi LUSID. Orada istediğini yapabilirdin. İstediğin yalanı söyleyebilirdin, istediğin hakikati de. Bilincim, LUSID’in siber dünyasına damla damla akmaya başladı. Görsel korteksimde asılı kalan son şey, acı içinde uluyan bir köpekti.

////

Kişisel rüya lobimde, bir müddet boyunca karanlıkta durdum. Uykuya çok benziyordu bu anlar. Üstelik deliksiz bir uykuya. Az da olsa zihnim dinlenebiliyordu. Karanlık dalgaları zihnimin açıkta kalan sinir uçlarını yatıştırıyordu. Oysa LUSID böylesi bir şey için programlanmamıştı. İmgeler gerekliydi. Karanlık sonsuza kadar süremezdi. Uykularım LUSID’in sihirbazlığına teslim oldu. Benim irademin dışında gerçekleşti tüm bunlar. Yemyeşil bir sinyal perdesinin ardında, Sakaya kendini gösterdi. Gerçekleşen bir kehanet gibiydi. Saçları ensesinde bitiyordu yine ve kâkülleri yüzünü gölgeliyordu.

“Merhaba,” dedi.

Sesi her milimetreme işledi. Suskun kaldım bir süre. Boğazım düğümlendi. Sesindeki acı, dijital hiçliğin filtresinden geçti. Yüreğimdeki zavallı vadileri doldurdu.

“Neredeyiz?” diye sordu. “Neden buradayız? Neden buradasın? Ne arıyorsun?”

“Rüyaları arıyorum,” dedim. “Uykusuzluğumdan kaçıp bu sanal rüyalara karışıyorum.”

“Rüyalar… kimin rüyaları. Benim rüyalarım mı yoksa? Benim rüyalarım… ben kimim? Neredeyim? Ben de mi kaçıyorum yoksa. Kaçmayalım lütfen. Hiç olmazsa buraya kaçmayalım. Burası gerçek bir rüya. Şimdi ikimiz de uyuyoruz.”

“Bu gerçek bir rüya mı Sakaya? Ben sahiden uyuyor muyum?”

“Sakaya,” dedi is kadar kesif, büyüleyici bir ses tonuyla. “Benim ismim Sakaya mı? O da kim? Kaç kişiyim ben? Rüyadaki Sakaya mı, yoksa uyuyan Sakaya mı? Kaç kişi? İsmimi sana söylememeliydim…”

Sesini kalbime işleyerek ortadan kayboldu. Peşinden sürüklendim. Kaçmak bu muydu? Çok geçmeden, yeniden belirdi uzaklarda. Bana sonsuzluğa bedel bir akşam gibi gülümsedi. Canımı yaktı. Bir gülüş insanın kalbini nasıl bu kadar acıtır? Diz çöktüm. Delirmeyi beklerken yanıma geldi ve saçlarımı okşadı.

“Tüm bunlar bir rüya,” dedi. “Korkma… lütfen korkma.”

Ayağa kalktım. Sarıldık. Elleri sırtımda gezindi. Bir ışık büyüdü içimde.

“Bu bir rüya,” diye ağladım. “Ben sahiden uyuyorum…”

“Keşke tek bir çizgi olsaydı hayatta ve keşke tek bir gerçek olsaydı. Ne hayaller ne de gerçekler olsaydı. Yalnızca tek bir çizgi. Birlikte yürürdük o zaman. Ama bu bir rüya. Sen ise sahiden uyuyorsun. Burada ne ben Sakaya, ne de sen kendinsin. Hoşça kal. Yakında uyanacaksın. Uykunun tadını çıkar.”

Sakaya’nın yeşil bir buğu içine gömülmüş avatarı parazitlendi. İri gözlerinde siber duygu tasvirlerinden öte hakiki bir acı vardı.

“Artık gitme zamanı,” dedi titreyerek. “Senin de, benim de.”

Kalbim sızladı. Hiçbir şey yapmadan silinmesini, karanlığın bomboş, uğuldayan bir yeşil cehennem ile dolmasını seyrettim. Yine bir yalanın peşine düşmüştüm. Bir hayale tutulmuştum ben. Hep yaptığım gibi gerçek olmayacak, imkansız saçmalıklara inanmıştım. Rüya ile başbaşa kalmıştım şimdi. Uyuyordum nihayet. Bu gerçek bir rüyaydı.

////

Kaskın içinde LUSID programının alarmı yankılanırken uyandım. Bu ses, devin sesine benziyordu. Kalk ve defol! Kalk ve defol! Kalk ve defol!

Sanki uzun süre nefessiz kalmışım gibi çırpınarak kaskı kafamdan çıkardım. Uyuduğum falan yoktu işte. Tüm o rüya, kendiliğinden akıp giden bir örgü halinde başlayıp bitmişti. En çok ihtiyacım olan şeyi, bütün bir gecenin merkezinde ışıldayan o çiçekle bir araya getirmişti. Bilgisayar ekranında ıvır zıvır istatistiği vardı. Kapattım. Bu seferki seans çok hırpalamıştı beni. Belki de artık hiç işkence etmemeliydim zihnime. Belki de artık gerçek bir tedaviye ihtiyacım vardı.

Deliliğin kıyısındaydım. Geceden kalma kıyafetlerimi sıyırdım üzerimden. Çırılçıplak yatağa uzandım. Tavanı seyretmeye koyuldum. Rüyaya ait hatıralar üşüştü zihnime. Sakaya. Neden böylesi bir rüyada karşıma çıkmıştı ki? Rüyaların sahiden bir anlamı var mıydı? Ne anlatmak istiyordu zihnim bana. Neden uyuyamıyordum? Neden? Sonra rüyaları, uykuyu falan boşverip bu günü düşünmeye karar verdim. Biraz sonra kalkıp tedavi merkezine, babamı görmeye gitmeliydim.

Geçen seferki ziyaretimde benden Boranlı İncili’nin Dış Kemer’de basılmış bir versiyonunu getirmemi istemişti. Din mi değiştirecekti yoksa akademik bir çalışmaya mı başlayacaktı, hiç bilmiyordum. Yine de kumar haricinde bir şeylerle ilgileniyor olması beni heyecanlandırmıştı. Yaşamı, on yıldan fazla bir süre, yalnızca bahislerin, slot makinesi seslerinin, birbirini tekrar eden sayıların, sahte zaferlerin ve acı gerçeklerin pençesinde kıvranarak geçmişti. Nihayetinde ailemiz paramparça olmuştu. Bense, yetişkin bir insan sayılacak yaştayken, altı yaşında bir çocuktan fazlası değildim aslında.

İstediği kitabı hipernetten sipariş etmiştim. Dış Kemer gibi dünyanın yok saydığı bir ülkede basılmış olsa bile, hipernette kurulan gerekli bağlantılar sayesinde bu kitabı Moskito’ya kadar getirtmek mümkündü. Kitabın henüz kartonunu bile açmamıştım. Salonda öylece duruyordu. Onu ta Dış Kemer’den getirtebilmek benim için bir başarıydı. Belki de düşündüğüm kadar aciz ve beceriksiz biri değildim.

Kalkıp salona geçtim. Aralı perdelerden sabaha karşı ışıkları parmak parmak doluyordu. Mutfak masasında oturup saate baktım. Hâlâ çalışmıyordu. E çalışmaz tabi: içinde pil yoktu ki. Benim arafım da işte böylesine basit ve gerçekti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir