Mekanik Kültür

On dokuzuncu yüzyıl içerisindeki değişimin olağan bir değişim olmadığı gayet aşikârdır. Çağlar boyunca bu kadar hızlı bir değişim yaşanmamış, belki de bir daha hiç yaşanmayacaktır. Kullanılan araçlardan devlet yönetimlerine değin hemen hemen her şey bu dönemde kendi içerisinde büyük bir değişime girmiştir. Ancak bütün bunların en önemlisi diyebileceğimiz değişim, hepsinin de tetikleyicisi olarak düşünebiliriz, üretim araçlarındaki değişimdir. Üretim artık amaca ulaşmak için kullanılan bir araç olmaktan ziyade sürekli devam eden ve hiçbir şekilde durdurulamayan bir sürece dönüşmüştür, artık üretimin kendisini sağlamak bir amaçtır.

Bu sürecin nasıl yapılandırıldığı ise ayrıca önemlidir. Artık parça parça çalışan zanaatkârlar ve tarım işçileri değişen koşullar nedeniyle tek bir yapı içerisinde örgütlenmiş ve yeni bir kimliğe kavuşmuştur. Bu kimlik, sanayi işçiliğidir. Önceleri ham maddenin biçim değiştirmesinden ürünün ortaya konulmasına kadar her üretim sürecine hükmeden nice zanaatkâr artık üretimin çok basit bir parçasındadır. Bu değişim gayet dramatiktir, çünkü üretim daha önceleri kıvrak ve pratik bir zekâyı gerektirirken endüstriyel yeni üretim düzeninde üreticinin hareketi sürekli aynı eylemi sürdürmek şeklinde kısıtlanmıştır. Fabrikayı devasa bir makineye, içindeki işçileri ise o makineyi işleten bir çarka benzetebiliriz. Makine nasıl ki aynı sonucu vermek için kurulmuşsa bir fabrika da eğer müdahale edilmezse uygun koşullarda aynı ürünü sonsuza dek sunabilir. Ancak fabrikaların olmadığı ve el işiyle üretimin sürdürüldüğü dönemde iş aynı olsa bile kendi içinde pratik farklılıklar göstermeye meyillidir.

Bu kendisini tekrarlayan sürecin nedeni imal edilen mal ya da metanın da aslında bir prototipin taklidi olmasında yatmaktadır. Bu prototipin kopyalanması en sonunda üretimin kendisini aynı formda tekrar etmesine ve işçilerin aynı hareketi sürdürmesine neden olur. Ancak insanoğlu bariz kusuruna rağmen bu işi terk edemez, çünkü bu devasa endüstri düzeninin alternatifi olan el işçiliğinin yetersiz ve kusurlu olduğu apaçıktır; iflas etmeye mahkumdur. Tek bir malın tekrar tekrar yıllar boyunca kopyalanması artık mecburidir. Sanayi işçilerinin sayılarının çokluğuna dikkat çekersek eğer, bu üretim düzeninin yaratacağı psikolojik ve sosyolojik tesir incelenmelidir.

Üretim tekniğinin değişimi de aynı şekilde üretici kimliğinin değişimi kadar enteresandır. Hans Freyer, “Sanayi Çağı” kitabında yeni üretim düzeninin teknik anlayışını şu şekilde tarif etmektedir: “…teknik eylemin özünü oluşturan manevî formül artık değişmiştir. Artık insan önce belli bir şey isteyip, sonra onu gerçekleştirecek özel aracı bulmaz. O, önce bir kudret, toplu bir kuvvet, başka bir değişle, genel bir güç bulur.” (Freyer vd., 2014, s. 37)Yani Hans Freyer demek istemektedir ki, eskiden üretim için önemli olan şey önceden elde edilmek istenin nasıl gerçekleştirileceği iken artık nasıl gerçekleştirileceği değil sürecin hangi kuvvetle sürdürüleceğidir. Bunu Hans Freyer şu şekilde örneklendirir: “”Elimin altındaki bu güçle neler yapabilirim? Kendime ne gibi yeni erekler koyabilirim?”Demek oluyor ki, bundan böyle erekleri belirleyen insanın eli altında bulunan araçtır.” (Freyer vd., 2014, s. 38)

Sanayi üretiminin yapabileceklerini gören insanoğlu yeni tekniğin anlayışını hemen hemen her şey için uygulamaya başlar. Belli bir prototipi eskiyene değin sonsuz defa kopyalamak ve bunun için güç aramak insanoğlunun artık yeni parolası olur. Bu, elbette ki sanat anlayışına da tesir eder. Theodor W. Adorno, sanat içerisindeki teknik değişimden şöyle bahsetmiştir: “Kültür endüstrisindeki teknik kavramı, sanat eserlerindeki teknikle sadece ad bakımından benzeşir. Sanat eserlerinde teknik, bizzat nesnenin iç örgütlenmesi, özgün içsel mantığıyla örgütlenmesiyle ilgilidir. Kültür endüstrisindeki teknik ise tam aksine, başlangıçtan itibaren dağıtım ve mekanik yeniden üretimle ilgilidir ve bu yüzden daima nesnesine dışsal kalır.” (Adorno, 2003)

Sinema endüstrisi zamanın kültürünün, artık onu popüler kültür olarak anabiliriz çünkü popüler kültürün ideolojisi endüstriyel ideolojiye benzerlik gösterir, en bariz temsillerinden biridir. Öncelikle diğer sanatlara göre daha yenidir ve onlardan farklıdır. Diğer sanatlar (Buna belki fotoğrafçılığı da katabiliriz) en azından onu inceleyen zihin için açık kapılar bırakırken sinema kendi doğası gereği her şeyi apaçık belirtir. Bir film kasetini izleyen herkes baş kahramanın yüzündeki benlerden kullandığı kaleme kadar her şeyi aynı şekilde algılar. Detayların fazlalığı hiçbir sürprize mahal bırakmaz, her şey seyirciye bir paket hâlinde sunulur.

Elbette ki her sinema eserinin illa ki endüstriyel ideolojiyi taşıması gerekmez, ancak her ne koşulda olursa olsun ele aldığı konuyu detaylandırarak “hiper gerçekleştirir” ve böylece aslında gerçeği yeniden kurgulamış olur. Bir örnek olarak Jean Baudillard’ın Vietnam Savaşı konulu bir film olan “Apocalypse Now” eleştirisinden bahsedebilirim:

“Westmoreland, gerçekte nasıl savaştıysa, Coppola da tıpkı öyle savaşmıştır. Doğal olarak Güney Vietnam cehennemini yeniden canlandırabilmek için Napalm bombalarının atıldığı Filipin ormanları ve köylerinin oluşturdukları o müthiş ironik görüntüleri saymazsak! Bu film olan biten her şeyin tıpatıp aynısını yeniden yapmıştır. Örneğin çekim sırasında da o insafsız Mısır tanrısı Moloch’un aldığı keyfin bir benzeri yaşanmıştır. Milyarlar harcanır, yani o kadar araç gereç ve malzeme yok edilir, o kadar olay yaşanırken de kutsal bir keyif alınmıştır. Bu film bir olanaklar ve olaylar şenliğidir. Dünya çapında tarihi bir olay olarak tasarlanan bu film çarpıcı bir paranoyanın ürünüdür. Yaratıcının usunda Vietnam Savaşı budur, bir başka deyişle ona göre böyle bir savaş olmamıştır. İnanın ki adına Vietnam Savaşı denilen bir şey hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Bu savaş yalnızca bir düş, yani Napalm bombalarıyla tropik ormanlar sayesinde baroklaşan bir düştür.” (Baudrillard, 1981)

Bahsi geçen film Vietnam Savaşını bütün detaylarıyla sunarak aslında onu yok eder, değiştirir ve belleklerden söküp atarak yerine başka bir anıyı yerleştirir. Şu sözler, söylenmesi gerekeni söyler: “Görünüşe göre Amerikalılar gerçek savaşı kaybetmiş olsalar bile bu Amerikan filmi kendi savaşını kazanmıştır. Apocalypse Now dünya çapında bir zaferdir. Sinemanın gücü sınai ve askeri araçların gücüne eşit, hattâ onlardan daha büyüktür.” (Baudrillard, 1981)

Sinemanın bu gücü yalnızca yakın dönem politikalarının sonuçlarını gizlemekten ibaret değildir. Aynı şekilde bütün bir toplumun bir fabrika gibi örgütlenmesine de yardımcı olur. Artık zihinlere her şeyi hazır olarak sunan sinema aracılığıyla prototip insanlar sergileyebilir ve bütün toplumu bu prototipin taklitleriyle doldurabilirsiniz. Bu prototip insanlar mükemmel bir insan olmanın kılavuzudur, geriye sadece uygulaması kalır.

Popüler kültür işte böyle bir taklit kültüründen doğar. Bu kültürde tüketim alışkanlıklarından insanların tavırlarına kadar her şey belli prototipler (veya stereotipler de diyebiliriz) üzerinden düzenlenir. Sinema, elbette ki tek başına bir araç değildir. Ancak bu “detaylandırılmış gerçeklik” çağında sinema ve televizyon göz ardı edilemeyecek kadar güçlü silahlardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir