Kuşatma

Yağmur bulutları Açık Deniz’den gelip Moskito’nun üzerinde toplanmaya başlamıştı. Gök gürüldüyordu. Kuşatmayı hatırlatan zalim bir uyarıydı sanki bunlar. Yağmur yağacaktı yine, kıtlık kanlı çamura karışacaktı. Zil sesleri Moskito’nun tüm sokaklarında yankılanıyordu. İnsanlar umutsuzca dua ediyordu. Kali freskleri önünde mastürbasyon yapan rahibeler yüzlerini uzun, pençevari tırnaklarıyla parçalayıp mokshayı salgılıyordu.

Ziller ölüm kıvranışları gibi kararlı ve bezgin bir tonda çalıyor, her yönden, belli belirsiz pek çok ses geliyordu. O esnada Açık Deniz’den dönen üç küçük gemi limana girdi. Tarikat’ın gözlem ve baskınlarda kullandığı manevra kabiliyeti yüksek hızlı gemilerdi bunlar. Sadece bir düzine kadar kalmıştı bu gemilerden. Her biri bir servet değerindeydi. Korunaklı bölgeye çekildiler.

Karaya inen mürettebat perişan görünüyordu. “Hiç çıkış kalmadı,” dediler. “Karamanlılar son teklifimizi de reddetti. Adayı kuzeyden ablukaya aldılar.”

“Böyle olmasını bekliyordum,” dedi Amir Çakas. Başında simsiyah bir sarık vardı ve yüzü Ganesha’ya adanmış dövmeler ile kaplıydı. “Rümîler asla gerçek düşmanlarını tanıyamaz, hep kendilerinden olana saldırır.”

“Onlar artık bu adayı unuttular çünkü,” dedi mürettebat. “Unuttukları bu adadaki biz Oğuzlar’ın şehirlerinde ve obalarında belirmesini istemiyorlar. Kudretli tanrılarımızla birlikte bu adada yok olup gitmemizi istiyorlar.”

“Bunları bırakın oğlum, insanda biraz kafa olur. Afrodit’in Orgazmı yakında can düşmanlarının eline geçecek. Bu şarabın ticaretini batılılara kaptırmaya niye bu kadar meraklılar?”

“Oğuz’un Oğuz’dan başka düşmanı yok ki,” dedi mürettebat. “Rüm’deki irili ufaklı her şehirde ajanlarımız var. Herkes yakında Afrodit’in düşeceğini biliyor ve bundan dolayı mutlular… adayı alacak olan Venedikliler olsa bile.”

“Herkes kendi ekmeğinde, oğlum. Madem batılı piçler yaklaşıyor biz de kendi ekmeğimize bakacağız. Elinizde hiç şarap var mı?”

“Yok ki, nereden olacak…”

“Doğru ya, nereden olacak… benim ise hâlâ birkaç varil şarabım var hâlâ,” dedi amir düşünceli düşünceli. “Son Orgazm Bozumundan kalan kapkara, baldan tatlı bir şarap. Yazık olacak. Venedikliler ve paralı askerleri çıkaracak tadını. Şu Rümîler tam salak. Biz de artık kendi işimize bakmalıyız. Venedikliler ne kadar uzakta?”

“Kartal uçuşuyla dört gün. Belki de artık daha yakın. Üstelik dedikodular doğru. Aziz Lusigno Şövalyeleri’nin gemileri de var filoda. Haftaya kalmaz adaya çıkmış olurlar. En az yirmi bin adam. Beş bin de atlı. Savunmaya hazırlanmaktan başka çaremiz yok.”

Gök gürüldedi. Zil sesleri rüzgarla birlikte savruldu. Açık Deniz’in karanlık suları, migren orgazmı gibi dalgalanıp köpüklendi.

“Savunmaya hazırlanmaktan başka çaremiz yok. Onların azizlerine, kutsal piçine, ışıltılı şövalyelerine karşılık bizim fil başlı bir efsanemiz var…”

Gözyüzü bir işmar gibi tekrardan gürüldedi. Limandaki adamlar yer altına kurulmuş bir tapınağa doluştu. Açık denizden dönenler ve günlerdir karada, limanı o son umutsuz savunmaya hazırlayanlar hep birlikte dua etmeye koyuldu. O esnada, Afrodit Adası’nın spiritüel gücünü yükseltecek nihai ayin için sifilisli keşişler ve Üç, Boya Tepesi’ne götürülüyordu. Peşlerinde uzunca bir kafile vardı. Görüntüsü çarpıklaşmış, tapınaklardaki ensestin ve kara büyünün mahsulü onlarca mürid, kendilerinden geçmiş gibi durmadan mantrayı tekrar ediyordu.

Vajra Vajra Vajra Ramayana. Vajra Vajra Vajra Ramayana.”

Uzaklarda, Boya Tepesi’nin ardında görülen Açık Deniz’in o ürpertici dansı istilayı haber eden bir tehdit gibi uzanıyordu ufka doğru. Bu ufuk, Moskito’nun duvarıydı. Abluka, aşağılama, yabancılık ve hakikat ötesi bir sistem. Denizde görünmez bir duvar. Moskitolular ve adanın geri kalanı için o duvarın ötesi yoktu. Zaten daha ötesini görmeyi arzulamıyorlardı. Çünkü orada onlara tamamen düşman, yabancı bir dünya vardı. Bu dünya, tanrılarına da düşmandı, hatta tanrıları orada etkisizdi…

Yine de Moskitolular tanrılarına küsmemişti. Şehrin tüm kulelerinde tütsüler yanıyordu. Ziller durmadan çalıyordu. Vajra vajra vajra ramayana. Rahibeler kanla karışmış mokshayı salgılıyor, yaklaşan yağmura karışacak o arınma sıvısını son müdafaacılar için hazırlıyordu. Yağmur bulutlarını getiren rüzgara kokular ve sesler karışıyordu. Gölgeler büyüyor, karanlık uzuyordu. Maviyi, griyi ve ışıltıyı boğuyordu. Sanki Shakti tapınaklarındaki devi dasilerin orgiastik dansı. Kafile bu dansın etkisiyle tepeye ulaştı.

Zil sesleri o an zirveye ulaştı ve tek bir perdeden, dehşet ile umudu aynı anda haykırarak çalmaya başladı. Yüzü olmayan üç devi dasi simsiyah saçlarını kuyuya sarkıttı. Bataklık saçlara tutunup kuyudan çıktı ve rüzgar şiddetini arttırdı. Zil seslerine iblislerin fısıltısı da karışmıştı. Boya Tepesi’ndeki nihai ayin başlamak üzereydi. Şehirdeki tüm insanlar kapalı alanlara çekilmişti. Evsizler, düşkünler, sarhoşlar ve cüzzamlılar bile sığınacak kapalı bir yer bulmuştu. Tütsüler söndürülmüş ve kulelerin pencereleri kapatılmıştı. Moskito limanındaki tüm gemiler güvenli pozisyonlara geçirilmişti. Derin yer altı ambarlarında ve katakomblarda nöbet tutan askerler mahabharata ezgileri mırıldanıyordu.

Moskito’da tüm bir an, uzunca bir tel gibi gerildi. Sonra zaman bu teli serbest bıraktı. Bir gong sesi bulutlarda yankılandı. Şimşek düştü kuyuya ve devi dasilerin saçları yandı. Yüzü yoktu kadınların. Alevlerde bir surat belirdi. Ağlayan, yalnız peri. Kafilenin öncülerinden olan siyah yelpazeli geyşalar, psikotik bir cehennemin kireçli kuyularından gelmiş gibi yürüyüp alev alev yanan devi dasileri kuşattılar. Organik mandala. Mokshanın akışı. Devi dasi alevinden kundaliniyi yaktılar. Kundalini yanınca bulutlar karıştı. Sanki gökyüzü bir şeyler yaratmak üzereymiş gibi gerildi. Bunun verdiği sancı ile bir şimşek daha çıktı. Bu sefer şehrin dışında, bataklıkların ortasında yükselen Alakar Tapınağı’nı vurdu.

Tapınak, Boya Tepesi’nden bakınca bile görülüyordu. Dış duvarları mandala biçiminde tasarlanmıştı ve ortadaki kubbeli mabet bir lotus çiçeği gibiydi. Shakti danslarını andıran inişli çıkışlı on kulesi vardı. Tüm bina bir ölümlünün duyacağı en kutsal şarkıyı besteleyen orgiastik bir enstrümandı. Şimşek vurunca merkezdeki dev kubbede şimşeğin yarattığı safir mavisi bir aura belirdi. Bataklık alacakaranlığında öfkeli nötrino demetleri saçan minik bir güneş gibiydi kubbe. Boya Tepesi bu güneşin ışıklarıyla yıkandı.

Pandit Keikubat, o kubbenin en üst noktasındaki, Yasaklı Oda’daydı. Guru Kurultayı da toplanmış. Odayı çepeçevre saran gözobsidiyeni camından imal edilmiş panoramik pencerelerden manzarayı, Boya Tepesi’ni, izliyorlardı. Pandit Keikubat Tarikat’ın lideriydi. Aslında Seyidi mezhebinden bir Karamanlıydı. Cantai’nin karnavalına katılınca Vahid’i bırakmış ve Kali’ye iman etmişti. Cantai, Uçmuş Samsara’ya göçünce de Tarikat’ın yönetimi ona kalmıştı. “İşte bu kadar,” dedi Pandit Keikubat. “İşte bu kadar… bu ayin başarılı olursa adaya çıkan hasımların tümünü telef ederiz… Eğer ayin başarısız olursa o zaman geleceği düşünmeye başlayacağız.”

Boya Tepesi’ne sanki yağmur yağmıyordu. Orada sanki zaman akmıyordu. Orada sesler ve hisler bambaşka bir boyutun mahsülü gibiydi. Sifilisli keşişler, üçüncü şimşek denize düşünce mantrayı yüksek sesle tekrar etti. Safir mavisi şimşek. Safir mavisi karanlık. Kollarının üzerinde taşıdıkları Üç, gevşek bir sesle kahkaha attı. Rahipler sunağa yerleştirdi bu ucubeliği, Üç’ü. Yapışık üçüzleri. Aynı rahime düşmüş şeytani bir bağ. Tek bir köke bağlı üç gövde. Üç ağız. Kali fısıltılarının yapıştığı üç dudak. Cehennemin dip katmanlarından dünyaya açılan altı göz. Yalnızca günaha uzanan dokuz kol. Sunağa yerleştirilidi. Kahkaha atarak. Düşman gemilerinin açık denizde nasıl gezindiğini görüyorlardı ve hastalığın kasıp kavurduğu adayı…

Sunak dev bir öpücüktaşı üzerinde duruyordu. Taş, çıkarıldığı cevherin o canlı damarlarını taşıyordu hâlâ yüreğinde. Moskito’nun üzerini bir küfür gibi saran bulutlara rağmen safir mavisi ışığıyla parlıyordu. Bu ışık Üç’ün tenini saydamlaştırıyor, gövdelerinin bağlı olduğu o zelil kökün ortasında atan kalbi çıplak bırakıyordu. Kalp attıkça kuyudaki yangın büyüyüp küçülüyor ve kundalini zayıf bir ışık teli hâlinde gökyüzüne doğru yol alıyordu. Rahipler ve cemaat hiç durmadan mantrayı tekrar ediyordu. Geyşalar hiç durmadan yelpazelerini sallıyordu. Yüzü olmayan devi dasiler hiç durmadan ağlıyordu.

Bir an öylece sürüp gitti ve yağmur başladı. Nefesler acı içindeki sesler halinde salındı. Üç’ün kolları berbat bir dans sergiler gibi kıpırdadı sunağın içinde. Sanki boğulmuş korsanlar ile peri ahtapotların birleşiminden oluşmuş, denizin mavi karanlık rahminde büyüyüp, orgiastik bir fırtına sonucu Afrodit’in kıyılarına vurmuştu. Deniz zelâletini dünyaya kusmuştu. Islak sahillere, güneşin tunç rengi ışığı üşürken. Ve sunak, gökyüzünün ötesindeki bir aleme açılan kapı, bu zelâletin kolları tarafından durmaksızın dövülüyordu şimdi.

Cantai Alakar, Tarikat’ı kurmadan ve Afrodit Adası’nı satın alıp Tarikat’ı buraya taşımadan önce, Rüm Diyarı’nda yaşayan bir büyücüydü. Bu sunak ondan kalan en canlı artefakttı. Çünkü sunağı Cantai Alakar bizzat kendisi yaratmıştı. Rüm’ün doğu boylarında gezinirken bir dev öldürmüştü. Bu dev cinlerin ulağıydı. Ağzı cinlerin sözlerini söyler, ağzı insanların sözlerini cinlere taşırdı. Cantai Alakar, bu devi yemleyerek cinlerle iletişim kurardı. Lakin bir gün işler çığırından çıktı. Dev, Cantai’nin sırlarını Osmanlı ajanlarına sattı. Cantai de devi öldürdü. Başını ganimet olarak aldı. Cinler onu lanetledi, Cantai çareyi Tanrıça Kali’ye sığınmakta buldu.

Rüm’ün doğu boylarında, Eğirboz Dağları’nda bir mağarada, Kali’nin suretini çizdi kömürden ve on gün boyunca o mağarada yaşadı. Yanında devin kellesi. Onuncu günün sonunda devin ağzı açıldı. Kali ona eğlenceli cehennemi gösterdi. Cantai afyonun kokusunu aldı imajinasyonda. Karaman Beyliği’ne İçel civarında bir yere sürüklendi. Eğlenceli bir afyon krizinin peşindeydi. Kıtlığın, hastalığın ve savaşın kasıp kavurduğu insan diyarındaki yozlaşmış hislerin, paramparça sinirlerin ve harap olmuş ruhların gölgesinde ilk tiyatro belirdi. Cantai’nin karnavalı. Tüm Rüm boyunca meşhur oldu Cantai ve devin kafasını hep yanında gezdirdi.

Osmanlı, Ulema’ya rağmen Cantai’nin gezgin karnavalını destekliyordu. Zira karnaval sayesinde Rüm ahalisinin isyan arzusu giderek azalmış, afyon krizi tüm diyara saçılmıştı. Cantai’nin bu düzeni Sultan Tural’ın ordusu gelinceye dek sürdü. Osmanlı Arkara Savaşı’nda yenildi. Padişah, Satinbol’a çekildi. Tural, Rüm’ün her yanına yayıldı. Yarı yarıya ateist, yarı yarıya Kök Tengriciydi bu adam. Pek çok mescidi yaktırdı ve şarkın zelil tanrılarını Rüm’e taşıdı. Afyon krizi şiddetlendi. Artık her kervansaray uyuşturucu ve zelâletin çarpık izlerinden muzdaripti.

Böylesine tükenmiş bir diyarı ihya etmek gerekti. Rüm, Tural’ın imparatorluğuna nakledilmiş kangrenli bir uzuv gibiydi. Böylesi bir yerden hükmettiği tüm topraklara zehrin yayılacağını biliyordu Ateist Sultan. Hemen bir şeyler yapmalıydı. Uzun yıllar boyunca diyardan vergi toplamadı hiç. Afyon tarlalarını yaktırdı. Bu krizi daha da azdırmıştı. Lakin Tural işini biliyordu. Kriz yerine Cantai’nin karnaval neşesini işledi. Karnaval iyice çarpıklaştı. Lakin her şey yoluna giriyordu işte.

Sultan, bir gün Cantai’yi yanına çağırdı. “Sen benim baş soytarım olacaksın,” dedi. “Tanrıları kızdıracaksın.”

Ve Cantai’yi simsiyah bir filin sırtında doğuya yolladı. “Doğu’nun büyük tanrıları seni bekliyor. En büyük fatihler bile onların karşısında aciz kaldı. Onları kızdırmanı hatta öfkelerini dünyaya çekmeni istiyorum. Öfkeleri ile denizi döllesinler istiyorum ve bir boddhisatva meydana gelsin, temizleyen yıkım, yaşamın kızgınlığı, silip süpürsün insanlığı…”

Tural peşinde karnavalı ile doğuya doğru yolculuğa başladı. Geçtiği her yerde insanları eğlendirdi. Çarpık bir azize dönüşmüştü. Devasa boyutlardaki Hindu yarım adasına ulaşınca da, terk edilmiş tapınaklardan birinde, Yedi Safir İdol ona kendini gösterdi. Cantai bu andan sonra Sultan’ın emrine karşı geldi. Kızdırmadı tanrıları, aksine onları çok eğlendirdi ve hepsinin lütfunu kazandı. Sonra tanrılardan bir emir geldi. Yedi Safir İdolü korumalıydı. Böylece Alakar Tarikatı’nı kurdu ve Sultan Tural ölünce Afrodit Adası’nı satın aldı.

Alakar Tarikatı, uzun yıllar veba ve çekirge istilası sebebiyle tarumar olmuş adayı ihya etti. Bataklıkların bir çoğu kurutuldu. Adanın doğu kıyılarında önemli bir yere sahip olan Moskito şehri ticaret merkezi haline geldi. Cantai’nin ölümünden sonra Moskito da, Afrodit de hızla yozlaşmaya başladı. Şimdilerde şehir denizlerden çıkan korkunç bir zelâleti andırıyordu. Kafatasının içindeki akıl deryasında korkunç kabuslar mayalanıyordu. Ağ örüyor, büyüyor ve buhar olup şehre savruluyorlardı.

İnsansı tenlerden, zihinlerden ve zihnin uzantılarındaki her yönden ufunet yükseliyordu. Deniz çarpıyor, simsiyah zümrütler gibi çığlık atıyordu dalgalar. Yelkenli kadırgalar suskun şeytanlar gibi limanda bekliyor, denizciler bir akıntı halinde suskunluğa dağılıyorlardı. Kargalar akşamın esrarlı dansı içerisinde son bir şarkı söyleyip gözden yitiyor ve şehir boyunca acıklı bir çığlık duyuluyordu, sonra tüm sesler susuyordu çünkü Boya Tepesi’nde mantralar yankılanıyordu.

VAJRA VAJRA VAJRA RAMAYANA.

Mantra dalga dalga şehre yayılırken Deniztaşı’nda bir kıvılcım peydahlanıyor ve dallanıp budaklanarak yepyeni renkler yaratıyordu. Renkler şarkıya dönüşüyordu. İnsansı suratlar ufunetten arınmış ayinin başarısızlığını haykırıyordu. Devi dasiler küle dönüşüyor, geyşalar yelpazeleri ile kendi bileklerini parçalıyor, devin ağzında zelil bir böcek gibi kıpırdayan Üç ise ağlıyordu. Safir mavisi karanlık geceyi doğuruyordu parça parça. Yağmur hiçlikle zamanı birbirine bağlıyordu.

Afrodit Adası büsbütün kuşatma altındaydı. Son müdafaasını oluşturan kuvvet de ancak küçük bir kıvılcım kadardı. Daha fazlası yoktu. Tanrılar, Afrodit’i kaderine terk etmişti. Rümî Oğuzlar ise Afrodit’i çoktan unutmuştu. Boya Tepesi’nde ayinin başarısızlığından arta kalan tuhaf, küllü bir yaratık doğdu. Üç, intihar şarkısını söylemeye başladı yağmura karşı. Moskito ağladı. Kulelerdeki geyşalar banshee çığlıkları attı. Saatler durdu. İstila filosu yaklaşıyordu.

Şehrin dışındaki bataklık denizinin ortasında yükselen Alakar Tapınağı’nda sessizlik hüküm sürüyordu. Yasaklı Odada, gergin bir toplantı başlamıştı. Gözobsidiyeni panoramik camdan Moskito’nun acizliği görülüyordu. Odanın zemini, kırmızı ejdertaşı ile döşenmişti. Tavanda ise Sönmeyen Alev bhavacakra etkisi ile dalgalanıp ekanı kırmızıya boyuyordu. Tarikat’ın tüm hayati kararlarını alan Guru Kurultayı suskun suskun bağdaş kurmuş Pandit’in konuşmasını bekliyordu. Ayin başarısız olursa geleceği düşüneceğiz demişti. Kimse bir şey düşünemiyordu.

Guruların önünde geyşaların salgıladığı moksha ile karıştırılmış Afrodit şarabı vardı. Gözleri uzaklara, panoramik camlardan görünen Moskito manzarasına dalmıştı. Pandit, panoramik camların önünde, sessiz bir hayalet gibi öylece duruyordu kıpırdamadan. Düşünüyordu. Kafasının etrafında beliren yoğun düşünce heyulası gözle görülür haldeydi.

Odanın merkezinde Cantai Alakar’ın mumyalanmış bedeni bu sessizliğe eşlik ediyordu ölümsüzlüğü ile. Camdan bir tabutun içindeydi. Gözleri yuvalarından çıkarılmış, yerine yılantaşları konmuştu.

“Herkes onu Uçmuş Samsara’ya göçtü sanıyor,” diye konuştu Pandit.

“Çünkü insanlara böyle söyledik,” dedi gurular. “Oysa onun ruhunu Durağanlık’a hapsetmiştik.”

“Günah mı işledik diyorsunuz?”

“Evet, görülen o ki durum bu.”

Sustular tekrardan. Kızıl ejdertaşı duvarlardaki kutsal freskler kendi aralarında konuştu.

“Bu gün son umudumuzu da yitirdik,” dedi Pandit. “Aslında bir beklentim vardı benim. Vajrayı çalıştırabileceğimize inanıyordum. Baksanıza, bulutlar her yanı kaplamış, sanki geyşalar yelpazelerini sallayıp da çağırmış onları, tüm denizde bir fırtına yaratmış, tütsüler yandıkça, fırtına kabarmış, zil sesleri şeytanları kudurtmuş… Ayin başarılı olacaktı, bir şeyler ters gitti, lakin artık önemi yok… Şimdi geleceği düşünme zamanı.”

“Venedikliler çok yakında adaya çıkartma yapacak,” dedi gurular. “Safir İdolleri arayacaklar her yanda.”

“Bu düşük bir ihtimal,” dedi Pandit. Arkası Kurultay’a dönük konuşuyordu. Panoramik pencerelerin önünde bir kabus gibiydi. Pencereler Moskito manzarasının üzerine nakşedilmiş bir dehşet triptiçiydi. “Tüm dünya Cantai Alakar’ın Uçmuş Samsara’ya gittiğini zannediyor. Yani esaslıca konuşacak olursak, onu öldü zannediyorlar. Safir İdolleri de yanında götürdüğünü sanıyor herkes. Yani onları yok ettiğimizi. Oysa idoller de Cantai de bu odada.”

“Tapınak ise her türlü şüpheci gözün dikkatini çekecek kadar yakında…”

“Venediklileri az çok tanırım,” dedi Pandit. Sesinde karanlık hatırlara dair izler vardı. “Onlar simyagerdir. Yalnızca ticarete ve dükata dönüşebilecek maddiyata bakarlar. Havayı bile sicimler haline getirip satabilirler. O kadar beceriklidirler. Lakin yanlarında Aziz Lusigno Şövalyeleri var… bu şerefsizler azılı dindarlardır. Adaya çıktıkları zaman zelil damgası vurdukları her şeyi yakacaklar. Sıra Tapınak’a da gelecek.”

“Gelsin,” dedi Kurultay. “Sonuna kadar savaşırız, Vajra olmasa bile. Sonuna kadar savaşırız.”

“Savaşırız ama kaç kişi? Bu odayı koruyan brahminler, Moskito top atışlarıyla yıkıldığı zaman ne kadar direnebilir ki?”

Kurultay üyeleri düşünceli düşünceli mırıldandı.

“Hiçbir esrar ya da hiçbir şarap onları çözülmekten koruyamaz herhalde.”

“Elbette,” dedi Pandit. “Aziz Lusigno Şövalyeleri Moskito’ya çıktığı an, şehir büyük bir karmaşaya teslim olacak. Halkın arasında hâlâ azizlere inanlar var. Onlar da bizi tam o an sırtımızdan bıçaklayacak.”

“Ne yapmalıyız? Savaşmaktan kaçınmalı mıyız?”

“Görüyorsunuz ki Cantai bizleri tanrılarla birlikte terk etti…”

Kurultay üyeleri şaraplarından bir yudum alıp, Cantai’nin camdan tabuttaki mumyasına baktı. Gözlerindeki yılantaşlarında hiç ışık kalmamıştı. Bhavacakra azabı ile bakıyordu artık. Durağanlık’a hapsedilmişti. Alakar Tapınağı’nın bu kutsal çemberinde Yedi Safir İdol ile etkileşime geçip, saf spiritüel güç üretecekti. Vajrayı çalıştırmak için. Lakin hiçbir şey planlandığı gibi gitmemişti. Cantai’nin Durağanlık’ta hapsolan ruhu, Yedi Safir İdol’ün de enerjisini aşındırarak tükenmişti.

“Kabul etmeliyiz,” dedi Pandit Keikubat. “Başarısız olduk.”

Bataklıklara yağan yağmur ve bu gümüşi perdenin ardında yatan safir mavi aurası ile Moskito, daha hakiki kuşatmaya maruz kalmadan, yaralanmış gibi dumanlar kusuyordu. Boya Tepesi’nde başlayıp biten ayin, tüm umutları önce kutsamış, sonra hepsini yakarak küle çevirmişti. “Ne yapacağız?” diye mırıldandı Kurultay üyeleri. “Din mi değiştirmeliyiz? Azizlere inan mı etmeliyiz? Karamanlılar’a mı sığınmalıyız? Yoksa Memlüklülere mi? Yedi Safir İdol’e ne olacak? Peki ya Cantai Alakar’a?”

“Artık din değiştiremeyiz,” dedi Pandit karanlık bir sesle. “Azizlere iman ettiğimizi duyursak bile Venedikliler bu adayı istila edecektir. Rüm’deki ulemaların hepsi bizleri zelil ilan etti. Alçaklar yüzlerce yıl sonra ilk kez bir konuda anlaşabildi nihayet. Malum Seyidilik de, Şeybanilik de Vahid’e şirk koşmayı en acı günah olarak kabul eder. Artık dünyanın bu kesiminde bizden daha zelil kimse yok. Kimseye sığınamayız. Ne Rüm’deki Oğuzlar ne de Lotus Yiyenler Ülkesi’nde hüküm süren Memlüklüler bizi kabul eder.”

“Osmanlılar’a gidemez miyiz? Onlara Yedi Safir İdolü sunar, karşılığında da rahatça yaşayabileceğimiz bir arazi isteriz.”

Pandit, gözobsidiyeni panoramik camların önünde alaycı bir gölge gibi dikildi ve acı bir kahkaha attı.

“Osmanlılar’ın Yedi Safir İdol’e ihtiyacı yok. Onlara idolleri verirsek, hepsini eritip yüksek imha gücüne sahip toplara dönüştürürler… bizi de Satinbol’daki söğütlere asarlar.”

“Basmacılar’a kaçamaz mıyız? Ya da Kesgişer’e? Belki de Kederliler Cumhuriyeti’ne?”

“Kaçamayız,” dedi Pandit kesin bir sesle. “İstesek de yapamayız. Moskito’nun katakomb sisteminden Anakara’ya açılan tünele çok güvenmeyin. Karamanlılar onu bir keşfederse elimizdeki ufacık şanstan da oluruz.”

“Peki ne yapacağız? Aziz Lusigno Şövalyeleri’nin Tapınak’a girip, Yedi Safil İdolü gasp etmesini, Cantai Alakar’ın bedenini yakmasını mı bekleyeceğiz?”

“Hayır, hayır… hiçbir şey için geç değil. Venedikliler ve şu dangalak şövalyeler uzun kuşatmalardan korkar. Onları kızdırmayacak kadar az lakin saygılarını kazanacak kadar da çok direnmeliyiz. Her an uzlaşmaya hazır ve elinde büyük bir sır barındırmayan, zavallı zelil bir mezhebin iptidai ruhbanları gibi gözükmeliyiz. Şansımız varsa bundan böyle Afrodit Adası, Venedikli tüccarlara ve Aziz Lusigno Şövalyeleri’ne çalışan bir genelev olacak. Tarikat da bunların gönül işlerini yürüten bir eğlence kurumu…”

“Peki ya sonrası?”

“İşte, sonrası en keyifli kısmı,” dedi Pandit ve nihayet yüzünü gurulara döndü. Hiçbir şey yoktu. Yalnızca Enokyan harfleri ile “insan” yazan bir dövme vardı. Suratı bundan ibaretti.

“Artık hükmedecek tek bir toprak parçamız kalmayacak, bir ordu beslemek zorunda olmayacağız, Venedikliler’in gücüne sığınarak rahatça ticaret yapabilecek, Afrodit Orgazmı’nı Yuropa’ya kadar taşıyacağız. Yuropa krallarının bastırdığı sıcacık dükatlar elimize geçecek.”

“Sıcacık dükatlar,” diye mırıldandı gurular.

“Ak Kalpaklı Cihangir Han, dev süvari ordusunu besleyebilsin diye Rüm ekonomisini mahvetti. Artık dirhemler hiçbir şey. Bir çuval dirhem ile ancak bir saman çöpü alırsın, diyorlar. Kıyı bölgelerindeki tüccarlar Yuropa dükatlarına üstünlük veriyor. Elimizde iyi bir dükat rezervi olursa, beş on yıla kalmaz Anakara’daki faaliyetlerimizi iyice arttırırız. Şimdi bile Anakara’da ajanlarımız mevcut. Geniş bir ajan ağına sahibiz. Karaman’ın tüm şehirlerinde hücrelerimiz var. Satinbol’da, Ak Kalpaklı obalarında, Kesgişer’de… Rüm Diyarı’nın her yerinde. Hatta Basmacı Kurultayı’nda bile lehimize karar aldıracak kadar etkimiz var.”

“Peki ya İdoller?” diye sordu gurular hep bir ağızdan. “Onlara ne olacak? Nasıl saklayacağız onları? Peki ya Sen? Sen’i nasıl saklayacağız onlardan?”

“Ben az sonra intihar edeceğim,” diye açıkladı Pandit. Suratını meydana getiren Enokyan harfleri ürpertici bir fısıltı gibi titreşti. “Beni Durağanlık’a hapsedin. Sizlere oradan mesajlar yollayacağım. Ben intihar ettikten sonra Üç’ü bir an önce imha edin. Onu yaratmak çok masraflı olsa da, hiçbir faydasını görmedik. Bir an önce imha edilsin. Kali’ye hizmet eden devi dasileri boğdurup bataklıklara atın. Yüzü olmayan herkesi katakomblara toplayın. Gizli katakomblarda yaşayıp üresinler. İdolleri ise tünel aracılığıyla Karaman toprağına kaçırın. Orada, lanetli olduğuna inanılan terk edilmiş bir köy var. Ajanları oraya çağırın. İdolleri oradan teslim alsınlar. Sonrasında ne olacağına idoller karar verir… Cantai Alakar’ı ise serbest bırakın. Artık Cantai’nin kurtuluş zamanı geldi. Bırakın da Uçmuş Samsara’ya gitsin.”

Pandit sözlerini bildirdikten sonra, camların önünden ayrılıp Kurultay çemberinin ortasına, mumyanın yanına geçti. Mantrayı tekrarladı. Bir gong sesi bhavacakra alevini yuttu. Moskito’dan dumanlar çıkıyordu. Gurular, Pandit’i öldürecek mokshayı salgılamak için ayini başlattı. Mastürbasyon yaptılar, önlerindeki şaraba salgıladıkları sıvıyı aktardılar. Sonra Pandit’e sundular karışımları.

Pandit moksha karışımını içtikten sonra, çok geçmeden tavanda yanıp sönen alevdeydi. Alevin rengi değişti. Safir mavisi ürpertici bir şey oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir