Kültürel Arınmacılık

Kültür kavramının Türk fikir alanı içerisinde anlaşılma şekli biraz sıkıntılıdır. Zira kültür anlayışı Türk insanı için “durumun ne olduğunu” anlamaktan ziyade “nasıl olması gerektiğini” belirtir. Bundan dolayı ideal bir kültür hesaplanabilir ve doğru bir plan olursa “gerçekleştirilebilirmiş” gibi anlaşılır. Ancak, kültür “kontrolsüzdür”; zannedildiğinin aksine bir irade tarafından belirlenmez.

Türkiye’deki entelektüel gelişim, sahiden de zayıftır. Yani Cumhuriyet’in kuruluşunda büyük bir entelektüel patlama gerçekleşti diyemem, zira entelektüel meseleler anlık bir mucizesiyle veyahut “patlamayla” ilerlemez. Bundan daha ötesini gerektirir. Ancak, iyi bir potansiyel ortaya çıktı. Osmanlı’nın son dönemiyle güçlenen entelektüel bakış açısı Cumhuriyet ile beraber bir kimliğe büründü ve felsefî açıdan eleştirilebilir bir vaziyet aldı. Artık eleştirilemez bir rejim ve saltanat yoktu. Ancak yeni rejimin “eleştirilebilir” niteliği hiç göz önüne alınmadığı, aksine bir hakaretmiş gibi algılandığı için bu potansiyel sıkıştı ve bir dogmaya dönüştü.

Bu yüzden, Türk fikir dünyası dünya tarihinde bir döneme saplanıp kaldı ve daha da gelişim göstermedi. Çünkü tezler akıllı irdelenmesi gerekirken duygusal bir şekilde sahiplenildi ve bir “anti-tez” getirilmedi. Elbette bu durum, her şeyin somut bir şekilde sürdürülmek zorunda olduğu bilim camiasında devam etmedi. (Fakat bu durumu kimse ilk Türk bilim adamlarına hakaret babında almıyor.) Ancak, Cumhuriyet’in kurucu fikirleri bir çeşit “kurtarıcı formül” olarak anlaşıldığından ötürü kimse ne sorgulamak, ne de analiz etmek istedi.

İşte bu sebepten dolayı, “Kültür” kavramı da Cumhuriyet’in ortaya atıldığı zamandan beri öyle sabit durmuştur. O dönemler sosyal bilimler açısından “Nasıl olmalı?” dönemleri olduğu için kültür tanımı da “Kültür böyle olmalı, yok şöyle olmalıdır.” çizgisinde saplanıp kaldı. Bütün dünyada “Kültür” kavramının kendisi değişiklik gösterirken Türk düşünüşünde kültür her zaman ideal bir durumu ve vaziyeti temsil etmekten öteye gitmedi.

Bu kültür anlayışı, toplumun her bir kesimi tarafından kabul edilmiştir. Her insanın zihninde “Türk kültürü nedir?” sorusunun cevabı kendisiyle alakasız bir gerçeğe karşılık gelir. Fikri, inancı veyahut doktrini ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yetişmiş bireylerin çok azı “şu anın içindeki” kültürü tanımlar.

Bunun bir uzantısı olarak, çoğunlukla muhafazakâr cenah insanlarının fikri dünyasında bir facia gerçekleşir; “Kültürel arınmacılık”. Daha önceden yaşandığı kabul edilen kültürden bahsederek güncel kültürü yok saymak, daha önce yaşanan kültüre ters düşen durumları da reddetmektir. Bu sürecin sonucunda “var olduğu kabul edilen kültür” ile gerçek kültür arasında uçurumlar belirir.

Bu kadar teorik konuştuktan sonra vitesi indirip kulağınıza daha sık çalınan bir şeyden bahsedeceğim. Ziyadesiyle, sık sık bir argümanmış gibi tekrarlanabilir bir sözden. Kültüre gelen müdahaleleri geri savuşturmayı hedefleyen bir şey bu. Şuna benzer bir argümanı en son ne zaman duydunuz?

-Bizim öz kültürümüzde buna benzer bir şey yoktur.

Bu kimi sözün farklı varyasyonları da vardır, ağızdan ağza değişir. “Bizim kadim (?) kültürümüz bunu gerektirir” diyeni de duyarsınız, “Bizim kendi kültürümüz” şeklinde söyleyeni de. Bunun belli bir tabanı mı var? “Bizim kültürümüz” tanımının açıklandığı bir yer var mı? Varsa okumak isterim. Çünkü bu kadar yaygın bir sözün nereden çıktığını bilmek isterim. Ama işin özü, “bizim öz/kadim/kendi kültürümüz” sözü aslında o kadar havada kalıyor ki olur da bir gün somut bi biçimde tanımlanırsa çok çok az bir insanı bu tanımla tatmin edeceklerine eminim.

Bunu bir ispatı olarak öz/kadim/kendi kültürümüz tanımı yapmaya çalışacağım; elbette ki itiraz edeceğiniz noktalar olacaktır ancak dediğim gibi ayakları yere basan bir söz değil bu.

-Sözü edilen kültür, yaşanmış ve tamamlanmış bir kültürdür. Hâliyle artık değişmezdir. (Ancak, dünyada kabul edilen kültür anlayışı aksine dinamiktir.)

-Bu kültür, muhtemelen kendi alacağı şeklin en muhteşem formundadır. Bu yüzden korunmalıdır. (Lakin bu kültür tamamen değil, parçalı olarak yaşanmaktadır. Bu, “kendi” kültürümüz dışında kalan diğer kültürlerin ortadan kaldırılması gerektiğine atıfta bulunur.)

-Bu kültür yerel bir kültürdür. Hâliyle şu anın içindeki kültüre sızan diğer unsurlar yabancı veyahut batı kökenlidir. (Yani, yabancı etkileşimler kültürü bozan eden ana unsurdur.)

Kültürel Arınmacılık tam olarak böyle bir şeydir ve kültürün yanlış anlaşılarak bir puta dönüştürülmesinden doğar. Bu tehlikeli bir yaklaşımdır zira insanların ne yiyip içmesi gerektiğinden ne düşünmesi gerektiğine kadar bütün toplumu şekillendirmeyi amaçlar. Bir Türk kızı şu şekilde davranmalıdır, bir Türk evi bu şekilde olmalıdır, bir Türk şehri böyle olmalıdır… “Kültür”, insanların yaşantısını tanımlamaktan ziyade insanların nasıl olması gerektiğini belirleyen bir şablona dönüşür.

Aynı şekilde “Bu bizim kendi öz kültürümüzde yok” demek, aslında üstü örtük bir “Bu bizim kültürümüzde olmamalı” demektir. Düşünün ki, önünüze bir Tavuk Göğsü (Halis muhlis Türk tatlısı) bir de Supangle koydular. Birisi bizim kendi kültürümüzden, öyle değil mi? Yani ismi bile Türkçe. Diğeri ise tam bir Batı Avrupalı. İsmi Fransızca ama anlamı “İngiliz Çorbası”, üstelik Türk mutfağında kullanılmadığını bildiğimiz çikolatadan kullanılmaktadır. O zaman, supangle bizim öz kültürümüzde yoktur. Eee, yani? Supangle yiyenler Fransız hayranı İngiliz muhipleri mi olmuş oluyor?

Bir insanın canı çektiği zaman gidip supangle yemesi kadar doğal bir şey olamaz. Ki, kültür de işte aynen bu şekilde yapılanır. İnsanların istemsiz ve doğal eğilimleri o kültürü şekilendirir. Yani, “öz kültürümüz” olarak tarif edilen şey güncel duruma değil çoktan yaşanmış ve kapanmış bir defterdir. Artık onun yeri tarihtir, bugünün kültürünü anlamak için kullanılmaktan başka bir şeye yaramaz.

Kaldı ki, Tavuk Göğsünün aslında Roma mutfağından çıkmış olduğunu düşünürsek “öz kültürümüz” olarak tarif edilen şeyin zannettiğimiz kadar “saf” olmadığını anlarız. Tıpkı bugünün Türkiyesinin kültürü gibi geçmişteki kültürün de diğer kültürlerle etkileşim hâlinde olduğunu, o zaman bile yabancı kültürlerden etkilenmeler olduğunu görürüz. Mesela, Türkiye’de batılılaşma başlamadan önce bile Türkçe’ye girmiş İtalyanca, Macarca kelimeler vardır. Hiçbir şey tek taraflı değildi, bugün de değil. Yani kültürü oluşturan şey değişmedi, sadece kültürün son aşamada ortaya çıkardığı şey. Eğer bu şekilden hoşlanmıyorsanız, son aşamada ortaya çıkan şeyle uğraşmak yerine koşulları değiştirmeniz gerekmektedir.

Elbette ki bu anlayışı tespit edip “İşte! Bütün düşmanınız budur!” diye saldırıp sonra da evlere dağılmak kolay. Ancak, hiçbir şey kendiliğinden ortaya çıkmadığı gibi bunu ortaya çıkaran etmeni de incelemek gerekir. Bu anlayış kasa taslak, Türk kültürün yabancı öğelerden ayıklanması gerektiğini düşünen insanların anlayışıdır. O zaman, ortada insanların dikkatini çekecek kadar ileri gitmiş bir batılılaşmadan söz edebiliriz. Daha da ötesi, batılılaşmadan da öte insanların çekindiği bir “kültürel dominasyon” söz konusudur. Elbette ki birileri ortaya çıkıp bu dominasyona karşı çözümler üretecekti ancak “Kültür” tanımı yanlış bir şekilde kabul gördüğü için çözüm de ancak bir illüzyon yaratmaktan bir şeye yaramamaktadır.

Peki ya ben batılılaşma hakkında ne düşünüyorum? Bana kalırsa, Türkiye 2. Mahmut’tan önce de batılılaşmaktaydı. Anadolu’ya ayak bastığı zaman da sonrasında da batılılaşmayı yaşıyordu. Viyana kapılarına kadar vardığı ilk zamanda da aslında gayet batılıydı. Yalnızca, batı kültürü içerisinde kendisine farklı bir rol üstlenmişti. Bu yüzden, Anadolu’da konum alan bir milletin Batı kültürünün bir parçası olduğunu düşünmek abes kaçmaz. Sorun, Türk insanının kendisini Batı’ya karşı nasıl konumlandırdığı ile alakalı. 20. yüzyılın karanlık dönemlerinden kalma üstünlük – aşağılıklıktan ibaret bir bakış açısı ile sağlıklı bir ilişki kurulamaz. Dediğim gibi, Türk insanı sosyal bilimler ve felsefeler açısından bakış açısını hâlâ tazelemedi. Bütün dünya değişirken, Türk insanı Faşizm’i yaratan fikriyete dört elle sarılmakta. Ne yapılması gerektiğini söylemek de bana düşmez.

25 Kasım 2020 22:09

Bakırköy

Print Friendly, PDF & Email

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir