Kişisel Manifesto

Bu sıralar yazı yazmak epey zor oldu, öyle bir döneme düştüm ki ne yaptıklarımı size anlatabilirim ne de gelip neyin nasıl geliştiğini tarif edebilirim. Şu canına yandığımın koronası misali, her şey bir anda oldu bitti. Ha, kötü bir vaziyette olduğumu düşünmeyin. Ancak “yazmak” fiili benim için yazı yazmaktan kod yazmaya evrilmiş durum. Şu cümle son dönemlerimdeki değişimi anlatmak için kâfi gelir umuyorum.

Neyi anlatacaktım? Kişisel manifesto! Evet… Şimdi dünyaları yerinden oynatacak, Türkiye’yi birbirine katacak, edebiyat derslerinde çocuklara okutulacak cinsten bir şey yazacağım. Niye? Çünkü abartmayı çok severim.

Fazla uzatmadan lafa girelim madem.

Heft Ahter, pekala sizin için ahım şahım bir site olarak görünmüyor olabilir. Hatta, doğrusunu isterseniz günde yirmi kişi siteye girse “Oley be!” diye sevindiğimiz oluyor. Ancak; yine de kendi adımızla yaptığımız işlerin karşılık bulması, yazdıklarımıza bir kimlik kazandırabilmiş olmak beni çok mutlu ediyor. Hatta inanır mısınız bilmem, şu sitede yazmak isteyen insanlar bile çıkıyor.

Heft Ahter, temelinde bir ideoloji ve felsefe barındırır. Bir şekilde var olması gereken her yapı gibi. Korkmayın, burada ideoloji diye kastettiğimiz şey aklınıza gelen şeyle ilgili değil. İdeolojiden kastım, edebiyat ve sanat içerisinde bize yol gösteren bir örüntüdür. Örüntü diyorum zira içerisinde bulunduğumuz esinlenme yalnızca fikir, düşünce işi değildir. Bu esinlenmenin bir parçası olarak bizi etkileyen koşullar da söz konusudur.

Bu esinlenmelerinden birazını belki öykülerimde gördünüz, kimi zaman da direkt doğrudan fikir yazılarımda size ifade etmeye çalıştım. Ancak daha da anlaşılır olmak için, artık aklımdakileri doğrudan anlatmak istiyorum.

Beni bir çeşit otorite tanımaz olarak görebilirsiniz. Bu otorite tanımazlık hadi yıkalım yağmalayalım davranışı değil zaten. Zaten bende öyle bir yürek de bende yok, gerektiğinde laf yememek için pek duyarlıymışım gibi davranan sıradan bir insanım sadece. Ancak, otorite tanımazlığım kesindir. Üst makamların ebediyen var olmayacaklarını da aflarına sığınarak ifade etmek istiyorum.

Benin fikrime göre, evrenin gidişatı bir fraktaldır. Bu fraktal kendi içerisinde kimi zaman felaketlere varır, kimi zaman da insanoğlunun faydasına çalışır. Bu örüntü kendi başına kuvvet değildir, daha ziyadesiyle bir irade tarafından yönlendirilmez. Yalnızca kendi kodlarına uygun çalışan bir program misali, kendi içeriğindeki durumu evren daha ufak yapılara kopyalar.

Mesela gezegenlerin ciddi çoğunluğunun yuvarlak olması, güneş sistemlerinin ve galaksilerin oluşumu bile bir örüntü sayılabilir. Elbette, bunun neden böyle olduğuna dair pek çok nedeni konuşabiliriz. Ancak demek istediğim, bu nedenlerin oluşturduğu bir örüntü vardır. Ve bu örüntü, her şeye tesir eder.

Eğer bütün galaksi içerisindeki tek akıllı varlık insanoğlu ise, insanoğlunun ortaya çıkışı kendi kendisini tekrar eden bu örüntünün içerisindeki ufak bir ihtimale bağlıdır. Bu ihtimalin ortaya çıkması enteresan değildir çünkü bütün ihtimalleri içinde kapsayabilecek kadar büyük bir evren söz konusudur. Eğer insanoğlu gibi başka bir tür daha varsa, bu bahsini ettiğimiz ihtimalin tekrar ortaya çıkmasından başka bir şey değildir.

Hâliyle, bir parçanın kendisini de içine alan büyük bir parçadan esintiler taşıdığını ve bu esintilerin dışındaki tamamlayıcı parçalar ile farklılaştığını; fakat neticede bütün bunların kendisini tekrarlayan bir yapıya dönüştüğünün sözünü ediyorum.

Biraz daha pratikten konuşalım. Bir millete mensup bütün insanların ortak yönleri bulunduğunu apaçık konuşabiliriz. Mesela dilleri benzerdir, yaşadıkları şehirlerden evlerindeki eşyalara kadar çok şey ortaktır. Aynı şekilde bir Hollandalı ile ile bir Türk’ün yaşamındaki farklılıklar da barizdir. Bu iki toplumunu oluşturan fakir ve zengin tabakaları oluşturan koşulları, bu koşulların yarattığı olasılığa göre iki toplumun da içindeki fraktalleri görebiliriz. Hatta bir Türkiye vatandaşı olduğunuzu var sayarak, yalnızca bu veriyle sizin bütün yaşantınızı ortaya çıkaran minik de olsa bir olasılık belirleyebiliriz. Tamam pratikte böyle bir şey mümkün değil, ancak durmaksızın gelişen bilgisayar teknolojisini düşünürsek belki on yıllar sonra böyle bir hesap gayet muhtemel. Neticede siz, seksen küsür milyonda bir olasılığa tekabül etmektesiniz. (Emin değilim, ama neticede bilmem kaçta bir ihtimale denk düşüyorsunuz. Ondan eminim.)

Keşke bir istatistikçi olsaydım, daha havalı kavramlarla kafa şişirmeye devam edebilirdim. Ama neticede ne demek istediğimi bir şekilde anlamışsınızdır.

Otorite tanımamazlığım da bu düşünceden geliyor. Otorite, belli koşulların ortaya çıkarttığı ve örüntünün kendisinin sürdürmesi için var ettiği bir parçadır. Otoritenin gücü kendisinden değil, süregelen akışa uygunluğundan öte gelir ve yeri gelince o akışa hiçbir şekilde uyum sağlayamaz. Bu akış da mekanik hareketlerin bütününü temsil eden zamanla temsil edilir. Uzun lafın kısası, zaman değiştikçe otoritenin var olamayacağını da ifade etmiş oluruz.

Otorite bir bütünü temsil ettiği için, varlık olarak sürekli aynı kalamaz. Onu var eden koşulların düzenine sadık kalırsa, yok olur. Değişirse, en sonunda yalnızca adı aynı kalır. Bu yüzden aslında otorite olarak tanımladığımız şey, insanların zihninde sürüp giden bir fetiştir. İnsanların dürtülerinin tatminini sürdürebilmek için var ettiği psişik bir varlıktır. Her gün yeniden yok olup yeniden var olmasına rağmen, insan zihni bu denli hızlı bir değişime ayak uyduramadığı için değiştiğinin kimse farkında değildir.

Şimdi arkalardan bazılarının “Amma kafa ütüledin, Heft Ahter ile bunların ne alakası var?” dediğini duyuyorum. Şöyle azizler, Heft Ahter’e 150 küsür lira para bayılıp kendi yazılarımızı yayınlamaya başladığımız zaman üst edebiyat otoritelerinin varlığına güvenimizin kalmadığını kendimizce ilan etmiş olduk. Artık edebiyat tek elden idare edilen merkezî bir yapı değil, sürüp giden akışa müsait olarak daha da parçalanmaya müsait atomik bir yapı olmalıydı. Heft-Ahter önemsenmeyecek derecede küçük bir yapı. Ama bütün edebiyatın da aynen bu şekilde, baştan aşağı böyle küçük yapılarla örgütlenmesi gerektiğine inanıyorum. Büyük edebiyat yapılarının var olmak için gerektirdikleri maliyet, en sonunda onları popüler yapılara dönüşmeye zorlayacaktır. Bir bakmışız, özenerek yazdığımız yazıları minnetle yayınlattığımız mecralar yarın adını bile anmaya değmeyeceğimiz ucuz edebiyat yuvalarına dönmüş.

Ve bir şey daha… İşte bu, yazının kişisel manifesto olarak anılabilecek kısmıdır:

Kültür, bir kalemin tasarlayabileceği veyahut dönüştürebileceği bir yapı değildir. Kültür, koşulların kendiliğinden ortaya çıkarttığı bir üst yapıdır. Kültürü değiştirmek için yapılacak her bir hamle doğal akışa dair bir engeldir. Bu engeller de ardında bir baraj oluşturur, baraj patlayınca da büyük bir felakete doğru yol açar. Büyük edebiyat yapıları istediği gibi doğru edebiyatın kalesi olduğuna kendini inandırabilir; kendilerini kandırdıkları gibi okuyucularını da kandırabilirler. Ancak neticede bu bir yanılsamadır.. Kültür, sanat ve bunların bir parçası olarak edebiyat; korunabilecek ya da bir iradenin keyfine göre değiştirilebilecek yapılar değildir. Değişim doğru da olsa yanlış da, ona engel olamazsınız.

23 Temmuz 2020

17:19 Beyoğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir