Kayıpruhlarçölü

Gökyüzünün, morun tonlarından oluşan bir renk paleti halini aldığı o sessiz gecede ilk kez öptüm onu. Hava oldukça serindi, teninden yükselen sıcaklık dalgasıyla sarmalanmıştım. Öpüşüm bir veda manası ihtiva ediyordu ama ikimiz de henüz bunun farkında değildik. Önümüzde uzanan uçsuz bucaksız, taşlı ve çorak arazi cüzzamlı birinin suratını andırıyordu. Gündüz vakti güneşin kavurduğu bu topraklarda bir güzellik kırıntısı bulmak için çok çabalıyordu insan. Oysa gecenin efsunu çökünce bir kez tüm çirkinlikler gizleniyor ve gökyüzünün uçsuz bucaksızlığına hayran olmamak imkansızlaşıyordu. Bense o gece siyaha çalan gözlerinin büyüsüne tutulmuştum. Gökyüzünü süsleyen milyarlarca pırlanta tanesi sığmıştı sanki bu bir çift göz yuvarlağına. Gece ananın dokunduğu her şey morumsu bir parlaklıktaydı. Kirpileşmiş saçları, sert yüz hatlarıyla düşler lordunu anımsatmıştı bana adam. Hakikaten de bir düş dünyasıydı bu, anın rahminde bir sonsuzluk yanılsamasına kapılmıştık. Veda vakti geldiğinde ruhlarımızın yeni doğmuş bebekler gibi çığlık atması bundandı. Zaman önünde yırtıldığında o güzel gözlerini son kez görmüştüm. Yarıktan fırlayan renkler girdabının içine girip kaybolmuştu. İkimizde toyduk. Hayatın birbiri içine geçmiş ilahi fay hatlarından oluştuğunu henüz bilmiyorduk.

Renkli düşlerden uyanıp yeni bir hayata başlama zamanı gelmişti. Amanar hayatımdan çıkalı çok oluyordu. Zaman çizgimde bir kum tanesi kadar iz bırakmış ve rüzgara karışmıştı. Kabilemden ayrılma vakti geldiğinde henüz on yedi yaşına basmıştım. O günden bugüne zamanda ve mekanda pek çok sıçrayış yaptım. Yolun öğütlediği şekilde yaşayıp gidiyordum. Arayışım sürmekteydi. Nitekim pek çok evrende pek çok insanla tanıştım. Peki ya ruhumun kayıp parçası neredeydi?

Bir kuş kadar özgür bir ağaç kadar engindim. Kimseye ihtiyacım yoktu ve o büyülü gecenin esrarı çoktan çıkmıştı aklımdan. Ruhumun eksik olduğunu düşünmeyi bırakmıştım. Kabileme dönüp bir aile kurmayı ise düşünmüyordum artık. Önümde uzanan sonu olmayan evrenler vardı. Çöl rüzgarlarına kapılıp giden ruh parçalarıysa bir masaldan ibaretti. Bir başınalık kabile kadınlarının anlattığı kadar korkunç değilmiş meğerse. Her sabah gün doğarken uyanıp zaman yarığından farklı dünyalara geçiyor farklı hayatlara bürünüyordum. Hayatın bir oyundan farkı yoktu. Her gece Kayıpruhlarçölü’ndeki çadırıma dönüp gecenin büyüsüne kapılıyor ve uykuda unutuyordum Amanar’ın toza bulanmış dudaklarını. Döngü sürüp gidiyordu ve ben bariz olanın farkına bir türlü varamıyordum.

Zaman burada farklı akar herkes için. İnsandan insana saat dilimi ve takvimler değişir. Ama yine de nasıl oluyorsa biriyle buluşmak istediğimizde aynı zamanda ve aynı yerde olabiliyoruz. Bu da biz Turenklerin süper gücü sanırım. Yolumun Amanar ile kesişmesi yine böyle bir süper gücün eseri. İkimiz de aynı anda aynı yoğun arzuyla buluşmayı istemiş olmalıyız. Onu Rüzgarlı Tepe’de karşıladım. Geçen yıllar onu biraz daha esmerleştirmişti ve gittikçe çalılaşan saçları sakallarına karışmıştı. Renklerden bir cümbüş koparan yeleği üstündeydi. Sürekli dalga geçtiğim silindir şeklindeki hasır şapkasının çiçekli işlemeleri eskimeye yüz tutmuştu. Yüzünün sert ve soğuk hatlarının giyimiyle oluşturduğu tezat komikti. Bense her zamanki mavi çarşaflarımdan birine dolanmıştım. Başıma doladığım kırmızı tülbentten saçlarım fırlayıp rüzgara karışıyordu. Bana sarılması için kollarımı açıp öylece bekledim. O ise asık suratıyla karşımda dikildi. Kendimi plastik bir mankene sarılıyormuş gibi hissettim.

-Otursana.

Renkli hasırlarımızın üstünde bağdaş kurduk. O gelmeden çok önce bu anın beklentisiyle buraya gelip yerleşmiştim. Gözlerimiz tepenin eteklerinde uzanan kristal lagünün maviliğinde bir süre oyalandı. Benden çekiniyor gibiydi. Ne kadar zaman geçmişti acaba kişisel zaman çizelgesinde, şu anda kaç yaşındaydı? Zamanın sertleştirdiği yüzü yılların su gibi akıp geçtiğini gösterse de buna inanmak istemedim. Sessizlik uzuyordu ama konuşmaya onun başlaması için bekledim.

-Yolumun sonuna geldim. Yokluğundan bu yana doksan sekiz yıl geçti.

Közlerin üzerinde ağır ağır kaynamakta olan demliğe uzanan elim titredi. Benim için beş yıl geçmişti. Bir kum saatinin durmaksızın akan kumları kadar hızlı yaşadığını biliyordum lakin bunca yıl boyunca kader çizgimizin hiç buluşmamış olması beni şaşırtmıştı. Sesimi çıkarmadım. O isterse konuşurdu, benimse söyleyecek bir şeyim yoktu.

-Yerçekimsiz uzayın kalbine gittim. Uzundu yol. Bir kadın yarattım kendime ve ona ruh üfledim. Böylece evrenin tenha bir köşesinde, yaşamın yeni tomurcuklandığı bir gezegenin Adem ve Havva’sı olacaktık. Yanılmışım. Çamurdan yarattığım kadın atmosfere girer girmez terk etti beni. Bir yılan fısıldamış kulağına, yasak inciri vaadetmiş. Mecburen yoluma geri döndüm.

-Yoldan sapmak her zaman mutsuzluk getirir.

-Öyleyse ben sapkınların en bedbahtı olmalıyım.

Yüzünü inceledim iyice. Avurtları çökmüştü. Sakallarının örtmeye çalıştığı yara izi gözüme çarptı.

-Yüzüne ne oldu?

-Yaşayan ölülerin düzleminde bir kadın tarafından ısırıldım.

Sustum. Kara gözlerinde parıldayan milyonlarca pırlantadan eser kalmamıştı. Bir ahtapotun gözleri kadar kin dolu ve aynı zamanda boş bakıyordu gözleri. Kader onu yıpratmıştı.

-Ne için geldin?

Gözlerine baktım ve anladım. Ağzını açmasına gerek kalmamıştı. O yolunun sonuna gelmiş bir adamdı.

Demlikte kaynayan suya gitti elim. Kuşağımda taşıdığım çay poşetlerini çıkartıp içine döktüm. Birkaç parça da nane ekledim içine. Çay demlenirken önümdeki kumları düzelttim, birkaç taş parçasını uzağa attım. Hareketlerim yavaş ve sistematikti. Amanar bilinçli olmaktan uzak bakışlarını ellerime kilitlemiş bakıyordu. Ara sıra rüzgarın etkisiyle alevlenen közlerin çıkardığı çıtırtılar eşliğinde iki cam bardak çıkardım. Başka bir demlikteki kaynar suyla bardakların içini ve dışını yıkadım. Suyun katılaştırdığı kumun üzerine koydum bardaklarımı. Demlenen çayı alıp içine şeker döktüm. Beyaz taneler akarken göz göze geldik onunla. Ruhsuz yüzü alaycı bir tebessümle bükülmüştü. Belli ki kabilenin geleneklerini yabancılıyordu artık. Demliği turuncu kıvılcımlar saçan dalların üstüne geri koydum. Tekrar sıcak suyla yıkadım bardakları. İçlerine bir parmak su doldurdum ve ıslak kumların üstüne koydum. Demliği ateşin üstünden alıp oldukça yukarıdan bardakların içine döktüm. Sonra bardağın içindekileri tekrar demliğe boşalttım. Bu hareketi dört beş kez tekrarladım. Bardakların üstü köpüklenmişti. Nihayet şekerin iyice karıştığına kanaat getirince demliği közlerin üstüne bıraktım.

-Dünyanın en lezzetli çayı için sadece birkaç ot, dedim gülümseyerek. Biliyordum gülerken gözlerimin içi de bana eşlik ediyordu.

-Sanki başka çay içmişsin gibi!

Gülümsedim ve elimle çayı içmesi için teşvik ettim onu.

-Yolun dışında her şey tatsızdır biliyorsun.

-Öğüt vermeyi bırak Tenere. Bu çorak toprakların tekdüzeliği senin hoşuna gidiyor belki fakat ben senden çok yaşadım unutma.

Ne kadar huzursuz bir ruh! Bir zamanlar sonsuzluğa sığmayan Amanar şimdi bir damlanın içinde boğuluyor gibiydi. Perişan hali rikkatime dokunmuştu. Uzaklara kristal lagünün maviliğine kayan gözlerim orada umutsuzların kulaç attığını gördü. Çoktan unutmuştum oysa Amanar’ın kalbime dokunduğu zamanları ve şimdi sanki yeniden bir şeyler filizleniyordu orada. Kalbimi yokladım; ayrık otuydu filizlenen, söküp atmam gerekiyordu. Aslında birkaç saniyeye sığan kederim tininde yüzyılları taşıyordu.

-Bunca yıl sonra neden geldin?

Kelimelerim bunlardı ama arkalarında ciltler dolusu daha sitem vardı. Ne yazık ki artık anlamı kalmamıştı sitem etmemin. Bana bakan ruhsuz gözlerinde yokluğuna sebep olabilecek bir şeyler aradım. Ama bulutlu bir gökyüzü gibiydi ifadesi, sakladıklarını göremiyordum.

-Ay Tanrıçasını gördüm rüyamda, bana senin adını fısıldadı.

-Ancak o zaman mı hatırlayabildin ismimi, o zamana kadar bir olvidonun koynunda mı saklanıyordun.

Sustu. Bu pek çok şeyi açıklıyordu.

-Söylenecek pek çok şeyi ben doksan sekiz yılda tükettim Tenere. Yaşlı bir adamım artık. Denizler ötesine göçmeme az kaldı. Buradayım çünkü boşa harcadığım ömrümü seni görmeden sonlandırmak istemedim. Ay Tanrıçası girdi diyorum rüyama ve kulağıma ismini fısıldadı. Bir ayinden bahsetti, dolunayın mihrabında gerçekleşen. Bize verilecek ikinci bir şans. Seni bırakıp gitmemi telafi edecek bir şans belki de. Ne dersin?

Onu susturmamdan korkar gibi soluksuz kalana kadar konuştu, konuştu. Bana o ayinden bahsetti. Deliliğin şarabını nasıl içeceğimizi ve deliliğin tohumlarından nasıl yeniden doğacağımızı. Tüm detaylarıyla ne yapmamız gerektiğini anlattı. Hem iğrenmiş hem de umutlanmıştım. Amanar’la bir şans daha… Biliyordum ki ölmekte olan bir adamın boğulmadan önce umuda son tutunuşuydu bu. Yine de umutlanmaktan alıkoyamamıştım kendimi ve ah nasıl acıyordum ona. Merhametim kibrimden geliyordu, kibrim ise beni yönetendi. Bir zamanlar yine bu kibirle ona tutulmuştum aşık olduğumu sanarak. Şimdi yine o kibir beni ele geçirmişti. Bana ihtiyacı olan bir adamın tutunduğu yılan olacaktım. Ne tuhaf ki bunu kendim bile bilmiyordum. Başıma gelen şeyi ilahi bir aşk zannediyordum. Karşımda duran varlık ise kurbaniyetin vücut bulmuş hali; bir ilah. İlahım karşıma çıkmadan önce özgürlük üstüne ettiğim o beylik laflar çoktan aklımdan çıkmıştı. Suyun durağanlığında yıkanan özgür ruh gitmişti. Bir bütün olmak istiyordum şimdi, ne zamandan beri eksik olduğumu hayretle hatırlayarak. Elbette ancak o zaman özgürleşebilirdim, yani bir bütün olarak. İşte o anda anladım ki sonunun ne getirdiğinin bir önemi yoktu, istediğini yapacaktım. Çoktan sönmüş olan közlerin üstündeki kararmış çaydanlığa uzandım, bir bardak çaya ihtiyacım vardı.

Gece çöktüğünde bedenlerimiz iyice sokulmuştu birbirine, tıpkı beni bırakıp gittiği o büyülü gece gibi. Esmer tenini okşuyordum durmadan. Tarifi imkansız bir coşkunun tesirindeydim. Kalbim boğazımda atıyordu. Morun tonlarıyla renklenen gecede dolunayın kıpkırmızı parlaklığına bulanmıştık. İlk aşık olduğum adamın kollarında çırılçıplaktım. Oysa gece örtüyordu üstümüzü. Geceydi bizi renklere bulayan. Bütün bu hengamenin ortasında bu esmer adama yeniden aşık olmuştum. Aşk böyle bir şeydi işte. Birbirini tamamlayan ardışık duygular silsilesi. Kaderin gümüş ipliği bizi yeniden birbirimize bağlamıştı. Ayin, kırmızının tutsağı olan ay tepeye ulaştığında başlayacaktı. Ay tanrıçası Amanar’a böyle demişti.

Çölün serin gecesinde üşüyen bedenlerimiz iyiden iyiye birbirine sokulmuştu. Huzursuz bir bekleyiş içerisindeydik. Nihayet ay tepeye ulaştığında Amanar çevik bir şekilde ayağa fırladı.

-Zaman geldi Tenere.

Zaman gelmişti. Yerden aldığı uzunca sopayla etrafımıza büyükçe bir daire çizdi. Daha sonra dairenin dört köşesine dört farklı sembol. Birbirine bakan ters üçgenler ve diğer iki köşede çöreklenmiş yılanı sembolize eden bir şekil.

-Bana gel Tenere.

Esmer ve cılız bedeniyle dairenin ortasında buluştum. Bedeniyle bedenim temas ettiğinde çevremizde ılık bir rüzgar esmeye başladı. Dudakları dudaklarımla buluştu. Dünya yokuş aşağı giden bir eğlence trenine dönüşmüştü aniden. İç organlarım düşme hissiyle irkiliyor ve kendini frenlemeye çalışan bedenim kasılıp duruyordu. Amanar ile senkronize bir şekilde hareket ediyordum. Tanrıçayı onurlandırmak için kokulu bir yağ sürdükten sonra dans etmeye başlamıştık. Kendimi iplerinden oynatılan bir kukla gibi hissediyordum. Kendime yabancılaşmış, kabuğuma çekilmiştim.

Bir kelebeğin kanat çırpışı kadar narince dans ediyordu bedenler. Uzaktan seyredenler bu eşsiz zarafet gösterisi karşısında gözyaşlarını tutamazdı. Elindeki kadehi bana uzattı. Ne olduğunu sormadım bile, çoktan biliyordum; deliliğin şarabı. İkimiz de şaraptan bir yudum aldık. Deliliğin mantık dışı düzleminde dans etmeye devam etti bedenlerimiz. Etrafımızda bir renk cümbüşü akmaya başladı. Ters akan bir nehirde yıkandık ve yeniden doğduk. O anda kömür karası gözlerine bakıp zamanın geldiğini anladım. Çünkü yıldızları gördüm orada.

-Gece ana izin ver bir olalım, birlikte kutsal rahminden doğalım. Yardım et bize, bir damla kan karşılığında.

Sözler döküldü dudaklarından ve kaderimiz mühürlendi. Vücutlarımız birbirine kenetlendi. Kana bulanan gecede bir damla kan aktı bacaklarıma. Çığlığım dudaklarımdan dudaklarına aktı. Gecenin geri kalanı şehvetli çığlıklardan ibaretti.

Şehvetin ateşiyle yoğrulan bedenlerimiz tükenmeye yüz tutmuştu. Durmamız gerektiğini biliyordum. Gün yaklaşıyordu. Aydınlığın ilk dakikaları felaketi de getirecekti. Her nasılsa bunu hissedip paniğe kapılmaya başlamıştım. Amanar’ı durdurmaya çalıştım. Çırpındım, tırnakladım, ittim onu. Bir kaya kadar sertti, yerinden oynamıyordu. O zaman anladım ki delilik damarlarında gezmeye başlamıştı. Kendini fazlaca şehvete kaptırmış, şehvetin tutsağı olmuştu. Çaresizce güneşin doğmasını bekledim kollarında. Yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Nitekim güneş ufukta kendini göstermeye başladığında aniden her şey durdu. Ortasında durduğumuz renk ve rüzgar anaforu parçalandı. Amanar’ın yüzü şaşkınlıkla çarpılırken bedeni giderek soluyordu. Kalbim inanılmaz bir hızla çarpıyordu. Kaçınılmaz sonun idrakiyle iki büklüm oldu bedenim. Amanar denizlerin ötesine olan yolculuğuna, kaçınılmaz sonuna yakalanmıştı ve elimden hiçbir şey gelmezdi. Ayin başarısız olmuştu. Lanetlenmiştik.

Güneş ve ay aynı anda gökyüzünde hermafrodit bir yaratığa dönüştüler kısa bir an için. Her gün tekrarlanan bir döngü. Bu hermafrodit yaratık her gün aynı vakit doğuyor ve can veriyordu.

Bir yapbozun parçalarının yerine oturması gibi aniden her şey berraklaştı.

-Amanar…

Fısıltım rüzgara karıştı. Rüzgarın denizlerin ötesindeki yeni evinde olan Amanar’a kokumu taşımasını umdum. Bana bir şans vaadetmişti. Oysa elde ettiğim şey rahmimde tohumlanan lanetli bir bebek olmuştu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir