İyilik Vakti

Sıradan bir iş sabahı daha… İncelenmesi gereken nice evrak, dikkatle verilmesi gereken nice karar ve elbette pek de anlaşamadığı iş arkadaşları onu bekliyordu. İşini sevmiyordu, zaten kimsenin seveceği bir iş de değildi. Camı ve penceresi olmayan sevimsiz bir odada saatlerce evrak bekliyor, gelirse de sallapati onaylayıp geçiyordu. Sallapati… Ne demekti bu kelime? Bir gün bile sözlükten anlamını açıp okumamıştı. Ancak kendisi oturup bir sözlük hazırlasa şu tanımı yapardı: üst üste binen evrakları zamanında verebilmek yaptığı bir iş biçimi.

Ve saat tam 7:55 idi… Her gün vardığı dakikada varmıştı, şu dümdüz çorak toprakların ortasına devasa bir kütük gibi oturtulmuş sevimsiz binaya. Her sabah gerçekleştirdiği rutinler maratonu bu sabah da başlamıştı. Arabayı park edip binaya girmesi 7:57, çay ocağına varıp içini ısıtacak bir şeyler alması 7:59, çaycıyla Antalyaspor hakkındaki kısa sohbetlerinin bitmesi 8:10, koridorda müdiresi Semra hanımla karşılaşması 8:13 ve tam 8:15’de odasındaydı. Ne bir dakika geri, ne de ileri; tam zamanında olması gerektiği gibi…

Bütün yaşantısı işte bunun gibi rutin maratonlarından mürekkepti. Yıllardan beri dakikası dakikasına değişmeyen değişmeyen rutin maratonları… Kişiliğine öyle işlemişti ki bütün bunlar… Gülmesi, çalışması, ne zaman nefes alıp ne zaman verdiği gibi şeyler bile günü gününe. Seviyor muydu bunu? Sorsanız, elbette ki sevmediğini ve bulduğu ilk fırsatta Ege’de bir sahil kasabasına yerleşmek istediğini söylerdi. Ama aslında sevip sevmediğini esaslıca hiç düşünmemişti. Hatta sonu bu tekrarlar silsilesinin bir zerresi değişsin, asabı öyle kadar bozulurdu ki çok sevdiği birisinin ölümünü görmek bile bu kadar bozmazdı onu. Severdi yani bunu. Çünkü sürekli tekrarlayan sıkıcı yaşantısının düzenliliğin bir gerekliliği olduğuna istese de istemese de inandırılmıştı. İnsan, ilkokuldan itibaren medeni olmak için ikna edilmiyor muydu? İşte o, tamamen ikna edilmiş bir insandı. Gerçek bir medeniyette hiçbir sürpriz olmamalıdır, insan da tıpkı bir saat kadar mekanize olmalıdır. Bu sürprizler iç açıcı, güzel şeyler olsa bile reddedilmelidir ki robotlar sistemi sürüp gitsin.

İşte bu robotça yaşantı ona bazı refleksler ve öngörüler kazandırmıştı. Saatin kaç olduğunu hiç bilmese bile saatin kaç olduğunu tahmin edebilir, öğlen yemeğinde ne çıkacağını anlayabilir, hatta yan odasındaki diğer memurun o gün hangi marka sigara içeceğini bile kestirebilirdi. Artık Homo Sapiens Sapiens olmanın ötesinde, “Homo Sapiens Çalışan İnsan” olmuştu. Bu türün özelliği de bütün hislerinin, duygularının ve bilincinin dışında kalan bütün psişik ve dürtüsel tepkilerinin çalıştığı işle bütünleşmesiydi.

Ancak bugün, rutinlerini ölçen hislerine aykırı bir gündü. Saat 8:22’de gelmesini beklediği ilk evrak gelmemiş, saat 8:25’de ona bildirilmesi gereken yoklama da ona ulaşmamıştı. Bu… Ona endişe veren garip bir şeydi. Binada bir felaket mi çıkmıştı? Yoksa deprem olmuştu ve onun dışındaki insanlar ölmüş müydü? Güneşin doğuşu ve batışı kadar kanıksadığı bu rutini ne bozmuş olabilirdi ki? Güneş tersine gitse bu kadar şaşırmazdı belki de.

Odanın kapısı aralandı ki işte o an kalbi bir davul gibi güm güm atmaya başladı. Sıska ve kemikli yüzlü müdiresi göründü. Yanlış bir şey mi yapmıştı? Yanlış bir şey yaptıysa kovulması gerekirdi. Zira bunu hak etmişti… Ama yok.. Öyle bir şey de değil, epey farklıydı Semra hanım.

-Tebrikler Memur bey, terfi aldınız.

-Ben… Terfi mi aldım?

-Evet, artık bölük müdürüsünüz.

-O nedir?

-Anlatacağım. Ama dilerseniz bu basık ve sıkıcı odadan çıkalım, ne dersiniz?

On yıldır bu basık ve sıkıcı odadaydı, ama bir gün bile böyle olduğunu fark etmemişti. Bu lafı duyar duymaz hemen içinden dışarı çıkmak istedi. Evet, sahiden de bunaltıcı bir yerdi burası. Bir saniye daha duramazdı artık.

-Evet, çıkalım.

Alt sınıf memurların “tıkıldığı”, bütün eşyaların griye boyandığı o sevimsiz bölümden çıktılar. Binanın diğer katların nasıl olduğunu hiç görmemişti. Mesela bu katlarda duvarlar griye değil de, sarıya mı boyanmıştı? Süs bitkileri var mıydı mesela koridorlarda? Masalar rahat mıydı? Kumaş koltuklara mı oturuyorlardı?

Merdivenler tırmanıldı, asansöre binildi. Asansörün kapısı açıldığında öyle farklı bir yere vardı ki… Binlerce yıl düşünse bile aklına böyle bir yer gelmezdi. Çok mu iyiydi? Hayır. Çok mu kötüydü? Hayır, sorun kötü olması da değildi. Burası bir “Memuriyet” yeri değildi, burası eşi benzerini göremeyeceği türden bir işkencehane idi.

Saçılmış organlar, ulu orta duran cesetler, işkence aletleri, bir nehir misali akan kan… Üstüne de baharat niyetine mahkûmların feryatları… Şurada on dakika durmak bile insanın nice kabuslarına malzeme çıkarırdı. Semra hanıma döndü baktı. Öyle umursamazdı ki… En sonunda isyan etti.

-Ne oluyor burada?

-Efendim, Memur bey?

-Ne yapıyorsunuz burada?

-Buranın bir hapishane olduğunu biliyordunuz, değil mi Memur bey?

-Biliyordum da… Ben dümdüz koğuş zannediyordum. Mezbahadan farkı yok buranın…

-Lütfen… Mezbaha yakıştırması size yakışmıyor. Zira biz burada kutsal bir iş yapıyoruz.

-Ulan şurada kesik baş var, mezbaha demeyeyim de ne diyeyim? Kerhâne mi?

Sınırını aşmıştı… Hem de çok… Ama Semra hanım, umursamamıştı sözlerini. Daha çok, onu nasıl ikna edebileceğini düşünüyordu.

-Biz burada zararlı olanı faydalı olana dönüştürüyoruz.

-Ne?

-Şu koğuşa bakın.

Kadının parmağıyla işaret ettiği yere baktı. Bir gözü oyulmuş iri yarı bir adam çaresizlik içinde önüne bakıyordu. Orada tanıdık bir sima vardı, pek hazzetmediği bir sima, fakat kim olduğunu çıkaramadı.

-Kim bu?

-İpek Gelincikli’nin cinayetini hatırlıyor musunuz?

Hatırlamaz olur muydu? Bütün Türkiye’nin gündemine oturmuş, günlerce konuşulmuş bir cinayetti bu. İpek Gelincikli, o koğuştaki adam tarafından hunharca katledilmişti. Hem de ne katledilme… Kızın cesedini bulduklarında kolları ve bacakları kopmuş, aç köpeklerce parçalanmıştı. Üstelik kolsuz ve bacaksız hâli günlerce tecavüze uğramıştı. Hatırlayınca tüyleri diken diken oldu. Halbuki, o kadar sevimli, tatlı bir kızdı ki İpek…

-Hay… Bu o adam mı? İt herif! Onu niye yaşatıyoruz?

-Belki pisliğin teki, ama aynı zamanda sağlıklı da bir adam. Neden organlarından faydalanmadan onu öldürelim? Üstelik yapabileceğimiz deneylere dayanabilecek birisi. Mesela onun sapasağlam gözleri gözleri, Sıkıcısan’da milli çıkarlarımız için çalışan bir mühendisin gözleri oldu. Yarın bir gün böbreğe, kalbe, akciğere ihtiyacımız olursa, onun bütün parçalarını bir başkasına verebiliriz.

-Ve onun gibi nice insan…

-Efendim?

-Onun gibi nice insan bu yüzden yaşıyor, değil mi? Onları öldürmek yerine, parçalarını faydalı parçalara dönüştürüyoruz. Öyle mi Semra hanım?

-Evet öyle. En sonunda da onlardan daha fazla faydanamaz duruma düşünce de herkesin gözü önünde kurşuna diziyoruz.

-Herkesin gözü önünde mi?

-Aynen öyle. Bu insanlara hiçbir şekilde merhamet etmiyoruz. İmha ettiğimiz zaman herkesin gözü önünde ediyoruz, pahalı olduğu için anestezi kesinlikle kullanmıyoruz ve onları ölene kadar bir “Vicdan” eğitimine sokuyoruz.

-Vicdan eğitimi mi?

-Evet. Bu insanlar birer ölü, yaşayan ölüler. Vicdanı olmayan hiçbir insan yaşıyor sayılmaz. Biz onları toplayıp, ölümünden önce vicdanlarını hatırlıyoruz. Vicdanlarının sesini dinlemeyi öğretiyoruz. Bir çoğu yaptıkları büyük kötülüklerin telafisi için organlarının alınmasına ve üzerinde deneyler yapılmasına gönüllü oluyor. Hatta ne yaparsanız yapın, bunu kötülüklerinin cezası olarak gördükleri için bundan mutluluk duyuyorlar.

Adama acıdığından değil de tüyleri ürperdi. İstemsizce, bir anlığına. İçinden çıkıp kaçmak istedi. “Ne yaparsanız yapın, bana göstermeyin!” diye bağırmak vardı içinde. Ama Semra hanımın o soğuk tavrı, ilgisizliği ve kayıtsızlığı içindeki bu isyanı bastırıyordu. Sanki “Ne var yani bunda?” diyordu ona karşı.

-Şey… Semra hanım…

-Efendim…

-Burası beni kötü etti, biraz mola versek?

-Sizin gibi yeniler başlangıçta hep böyle tepki verir. Ama sonra öyle hoşlanırlar ki burada olmaktan… .

-Gerçekten Semra hanım…

-Size yeni ofisinizi göstereyim. Buyurun.

Ofisi eskisiyle kıyaslanmayacak kadar gösterişli, ferah ve güzel bir ofisti. Üzerinde rahat rahat yayılabileceği deri bir koltuk, minik biblolar ve nice okuma kitabı… Üstelik, aydınlatması da pek hoştu. Bir de içinden istediğini alabileceği minik bir buzdolabı da vardı ki… Burası, memuriyetin cennetiydi.

-Bu ofiste dilediğinizce vakit geçirebilirsiniz. Burası sizin toplantılarınızı düzenleyeceğiniz, insanları çağıracağınız ve dilediğiniz mahkûmla konuşabileceğiniz yegane yer. Kendinizi evinizde gibi hissedin.

Kapıyı kapattı, o iğrenç yerle bütün bağlantısını koparmak istiyordu çünkü. Masasına gitti ve masanın üzerindeki eşyaları dikkatlice inceleyerek koltuğa oturdu. Ardından göğsü kabardı, bir öz güven geldi kendisine. Emreder bir tonla Semra hanıma seslendi.

-Oturabilirsiniz siz de.

Kadın gülümsedi, masasına oturdu.

-Şimdi… Semra hanım… Benim tam olarak görevim ne?

-İşin özü… Burada kesin bir göreviniz yok. Yapacağınız sizin altınızdaki memurların işlerini takip etmek ki çoğu zaman görevlerini aksatmazlar, buradaki mahkûmları teftiş etmek ve burayı ziyarete gelecek kişileri idare etmek.

-Kimler geliyor buraya?

-Akademisyenler, Kızılay’dan organ toplamak gelenler… Kimi zaman da hükumetten teftişe geliyorlar. mahkûmlar tamamen sizin kontrolünüz altında. Onları ister asın ister kesin, bir eşya kadar bile kıymetleri yok devletin gözünde. Ancak gelenler olduğu zaman isteklerini karşılamazsanız sizi şikayet edebilirler. Neyse… İşinizi öğrendiniz. Bu bölüğün müdürü artık sizsiniz, eğer soracağınız bir şey olursa ofisime danışabilirsiniz. Benimki bir üst katta.

-Tamam, teşekkür ederim.

Semra hanım dışarı çıktığında kendisini garip hissetti. Eskisi kadar çok çalışmayacaktı, o kasavetli odada oturmayacaktı ve artık hürmet görecekti. Pek çok şey edinmişti, ama ne karşılığında? Gözü, tam kapının üzerine asılmış levhaya takıldı:

“Biz burada zararlı olanı faydalı olana dönüştürüyoruz. Bizim yaptığımız bu işler sayesinde nice iyi insanı sevindiriyor, onların çaresizliğine çare oluyoruz. Nice iyi insan bizim sayemizde körlükten, sakatlıktan ve nice hastalıktan kurtuldu. Yaptığımız, kutsal bir iştir.”

Derin bir nefes çekti, sevse de sevmese de ona verilen bu kutsal işi layığıyla yerine getirmek istiyordu. İkna olmuştu yani.

Ertesi gün iş yerine geldiğinde kendisini daha canlı hissediyordu. Maaşı üç katına çıkmış ve hürmet gösterilen bir adam olmuştu. Artık çaycısı onunla Antalyaspor hakkında konuşmak yerine el pençe divan duruyor, ardından da bin bir türlü hayır duası ediyordu. İş yerinde kavga ettiği, görüşmediği ya da en azından limoni olduğu nice insan neredeyse önünde secde edecekti. .

Terfisini duyanlar onun odasını tebrik kartpostalları ve hediyelerle doldurmuştu. Telefonu da aynı şekilde, bir saniye bile durmadı. Ama hiçbirisine karşılık vermedi. Çok da umurundaydı. Artık bir bölük lideriydi, iyiliğin ve ışığın kutsal memurlarından birisi olarak kimseye hesap vermesine gerek yoktu.

Koltuğuna oturdu, arkasına yaslandı. Daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yaptı bu sefer. Ayaklarını masanın üzerine uzatıp gömleğinin yakasını gevşetti. Ayakkabısının topuğuyla kirlettiği kağıdı fark etti. Bir hamleyle onu kaptı ve okudu.

“Memur bey,

Bugün “İyiliğin sesi” isimli program için TarbetuTV’den sizinle röportaj yapmaya gelecekler. Bölüğünüz gayet düzenli ve halka eksiksiz gösterilebilir. Bol şanslar dilerim.

Çakırkale Hapishane Müdürlüğü

Semra Boynuzkulak”

Bu kağıdı aldı ve güzelce katlayarak gömleğinin cebine koydu. Nereyi gezdirmesi gerektiğini tam bilmiyordu. Hangi bloka, hücreye götürecekti ki gelenleri? En iyisi biraz çıkıp dolaşmaktı. Zira, televizyoncularla beraber kendi bölüğünü keşfetmeyi göze alamadı.

Gezdi, kolu koparılmış insanlar, çürümeye yüz tutmuş cesetler, aklını kaçırmış zihinlerle karşılaştı. Geri döndüğünde asabı öyle bozulmuştu ki, röportaja gelen kişilerin on dakika içinde geleceklerinin haberini alınca kendisini nasıl toplayacağını bilmiyordu. İlk kez ulusal televizyona çıkacaktı ve buna hazır mıydı… Bilemiyordu…

Yine de televizyoncular geldiğinde onları karşılayacak, beraber çay içecek kuvveti kendisinde buldu. Bir görev oldu mu hemen o görevi yerine getiriyordu, ruh hâli ne olursa olsun. Yıllar süren memuriyetinin verdiği bir alışkanlıktı neticede bu. Sönük, gösterişsiz olsa da görevini yerine getiriyordu.

-Peki ya… Memur bey… Bu sorum kayda geçmeyecek, dilediğiniz gibi cevap vermekte özgürsünüz. Sır olarak kalacağına da emin olabilirsiniz…

-Hangi soru o?

-Burası hakkındaki fikriniz ne?

Memurun istemeden gözü seyirdi, ellerine bir çeşit titreme geldi. Fikri… İlk kez fikri sorulmuştu ona, pek başına gelen bir şey değildi. Kravatını gevşetti, ayağındaki minik buzdolabından kendisine soğuk bir su çıkartıp arkasına yaslandı.

-Burası… Şey… Eee… Burası çok kutsal… Kutsal çünkü… Biz kötülüğü… Iıı… Yok ediyoruz… Ettiğimiz için de… Sürdürülebilir iyilik… Kutsal iyilik… Kötülüğü… Kaldırıyoruz… Kuruyoruz… Biz…

-İyi misiniz?

-Yanlış bir şey mi dedim?

-Yok. Demediniz de…

-İşte… Fikrimi bu şekilde ifade ettim.

Röportörün yüzü asıldı.

-Peki, buraya ne yazayım? Dilerseniz biz doldurabiliriz.

-O kolay. Şöyle yazın: Burada gördüğünüz her bir şey sürdürülebilir iyilik uğrunadır. İnsanlık ve toplum uğruna yüz karası bu insanları temizliyor ve onları faydalı kılıyoruz. Bu hem adalet için, hem de sağlık için faydalı bir şey. Her şey iyilik ve iyi insanlar uğruna…

Röportör, memurun bir anda bu kadar akıcı cümleler kurmasına şaşırmıştı. Öyle hızlı konuşuyordu ki artık eli yetişemez olmuştu. Yaz yaz yaz… Üç paragraflık konuşma yapmıştı adam bir çırpıda. Şimdi gazetelere yollanacak yazı da hazır olduğuna göre programa başlayabilirlerdi. Kameraman kamerasını kurdu, röportör de mikrofonunu hazırladı. İşte “İyilik Saati”!

-Merhaba İyilik Saati dostları, size bugün sürdürülebilir iyiliğin en önemli kalelerinden birisi olan Yeni Hapishaneleri göstereceğim. Bu hapishanelerde affedilemeyecek kadar ağır suçları olan insanlar var ve toplum ve halk refahı için çeşitli deneylere tabii tutuluyorlar. Gerektiği zaman organları sökülüp atılıyor ve işleri bitince de ulu orta kurşuna diziliyorlar. Cesetleri hemen kaldırılmıyor. Buradaki diğer mahkûmların gözü önünde çürüyene kadar bırakılıyorlar. Yanımızda Çakırkale hapishanesi 1. bölük müdürü var.

-Merhaba.

-Burada işler nasıl geliyor?

-Öncelikle buradaki insanlar trenlerle geliyorlar, genellikle ağzına kadar dolu trenler. Adım atacak yer bile yok. Benzer görüntüleri Auschwitz’den hatırlayabilirsiniz.

-Yani… Mahkûmlara Nazi Almanyasındaki Yahudilere yaptığınız muameleyi mi yapıyorsunuz?

-Çok daha kötüsü! Mahkûmlar sert bir şiddet görüyorlardı belki, kimisi sakat kalıyordu kimisi de ölüyordu. Ancak en azından bir iş yapma ya da işte yatağının çevresinde dolaşma gibi kendilerini insan gibi hissettirecek bazı özgürlüklere sahiptiler. Biz buna izin vermiyoruz, elektrik şoklarıyla onları koşullandırıyoruz, kendi zihinleri içinde bile özgür değiller. Yatmaları isteniyorsa yatıyorlar, kalkmaları istenirse kalkıyorlar, yürümeleri istenirse yürüyorlar ve intihar etmeleri isteniyorsa intihar ediyorlar. Her davranışları, işte şurada gösterdiğim düğmelere bağlı.

Kamera, parmağı ile gösterdiği düğmeye odaklandı. Memur da bir o düğmelerden birisine bastı. Büyük bir feryat yankılandı, ardından bütün mahkûmların tek bir ağızdan sesi duyuldu:

“Bizi insanlaştırdığınız için teşekkür ederiz.”

Konuşmasına devam etti:

-Gördüğünüz üzere, ne konuşmaları isteniyorsa onu konuşuyorlar.

-Anladım… Peki buradaki bir mahkûmlar ne yapıyor tam olarak?

-Öncelikle iyi besleniyorlar, ondan emin olabilirsiniz. Yok, iyi beslediğimiz için hemen sinirlenmeyin. Onlara iyi bakmamız, gerektiği zaman onlardan sağlıklı organlar temin etmemiz için. Ama onun dışında hiçbir konfor sağlamıyor, gerektiği zaman da hırpalamaktan hiç çekinmiyoruz. Her şey iyilik için.

-Bravo. Bize de sizin gibi kötüye merhametsiz, iyiye dost insanlar gerekiyor. Bu vatanın ve milletin iyiliği için.

-Evet, iyilik önemli bir şey. Dilerseniz size hapishanemizi gezdirebiliriz. Burası, benim için bir sanat harikası diyorum, bilmem siz ne dersiniz.

-Elbette olur… KESTİK!

Hemen kamerayı ve mikrofonu alıp odadan çıkarak hücrelere indiler. “Vicdan eğitimi” her hücreden duyuluyordu.

“Siz suçlusunuz. Siz öldürülmeyi bile hak etmiyorsunuz. Siz aşağılık mahluklarsınız. Sizin için en şerefli ölüm, birisini yaşamak için öldürülmektir. Hamam böcekleri kadar değersizsiniz. Siz hizmet etmek zorundasınız. Siz yok edilmek zorundasınız… Siz insanlığın atıklarısınız. Siz suçlusunuz. Siz öldürülmeyi bile hak etmiyorsunuz…”

Bu aşağılama, hakaret içerikli cümleler tekrar tekrar bir döngü hâlinde sürüp gidiyordu. Onlara kalan tek şey bunları dinlemekti.

İnsanlar kendilerinden olmayan birilerini görünce hemen yalvarmaya başladılar.

-Bizi öldürün!

-Yaşamak istemiyoruz!

-Bizim yaşamaya bile hakkımız yok!

-Bizi kullanın, faydalı olmak istiyoruz!

-Biz değersiziz! Biz mikrobuz!

Tam bu yakarışların ortasında tekrar kayda geçtiler.

-Kaldığımız yerden Memur bey ile devam ediyoruz! Memur bey, burayı izleyicilerimize tanıtır mısınız?

-İşte gördüğünüz üzere bütün mahkûmlar vicdan eğitimi sayesinde yaşamaktan nefret ediyorlar. Kimileri vicdan eğitimi yüzünden günlerce uyuyamıyor.

-Suçluluktan mı?

-Yani… Tam olarak değil. Ses onları rahatsız ettiği için.

-Anlıyorum…

-Mesela şu hücredeki kadın, sizin dokuz aylık bebeğini öldürmesiyle hatırladığınız Özge Kaya. Öğrendiğimiz üzere kendisinin bazı psikolojik sorunları vardı. Burada iyice artmış gördüğünüz üzere. Şimdi kafasını duvara vurarak kendisini parçalamaya çalışıyor. Elbette ki tedavi etmedik, duvarlarını yastıkla kapladık. Zavallı intihar bile edemiyor gördüğünüz üzere.

-Şahane! Peki şu hücredeki adam? Neden çığlık atıyor?

-Evet… Onun tıpkı Özge Kaya gibi psikolojik sorunları vardı. Onu özellikle öldürmüyoruz, çünkü çığlıklarıyla diğer mahkûmların sinirlerini bozuyor.

-Peki hangi suçtan burada?

-Zavallı bir köpeği…

“Zavallı bir köpek” denir denmez taş misali orada duran herkes bir anda duygulanmıştı.

-…evet, zavallı bir çomarı gecenin bir vakti döverek öldürdü. Videosunu telefonla çekmişler. O kadar üzüldük ki… Hemen buraya, vicdan eğitimine aldık. Daha sonra zekâ geriliği olduğunu öğrendik tabii.

-Peki ya… zeka geriliği olan bir adamı durdurmak yerine videosunu çekenlere ne yaptık?

-Ödüllendirdik. Eğer o adamı durdurmuş olsaydılar içindeki kötülüğü göremezdik.

-Peki… İyilik Saati izleyicileri için bir iyilik yapabilir misiniz?

-Nasıl bir iyilik bu?

-Onun gırtlağını kesin. Seyircilerimiz buna bayılacaktır.

-Elbette. Ama gırtlağını kesmek kolay bir ölüm, onun için daha eğlenceli şeyler yapabiliriz. Mesela vücudunu delmeye ne dersiniz?

-Bayılırım. Kötülere acı çektirmeyi çok seviyorum.

Memur, el işaretiyle orada çalışan hizmetliye işkence aletlerini ve ikişer tane önlük getirmesini istedi. Bir dakikaya kalmadan geldi. O hücredeki caniyi ayaklarından tavana astılar ve gırtlağında yara açtılar. Sonra da mahkûmu kum torbası gibi yumrukladılar. Yumrukladıkça ikisi de keyiflenmişlerdi. Arada bir tamamen bayılmaması için elektrik şoku veriyorlar ve soğuk su döküyorlardı üzerine.

Sonra da diğer televizyonda yayınlanması için diğer mahkûmlara da farklı işkenceler yaptılar. Kimi kadınlara tecavüz edip sperm dolu rahimlerini yardılar, kimilerinin de karnını deşip bağırsaklarına kezzap döktüler. Bu kötü insanlara yapılan her sahne kayda geçmişti ve televizyonlarda yayınlanmıştı. Kadın, çocuk ve hayvan katillerine yapılan bu işkenceleri millet ilgiyle izlemişti, hatta kimileri hapishaneye eziyet etmek için başvurmuştu. Hepsinin dileği reddedildi, çünkü bu değersiz varlıkların yaşatılma amaçları daha faydalı işler içindi. Tabii, hapishaneye bağış niyetine yüklü miktarda rüşvet veren bazı zenginlere dilediğince işkence etmeleri için birer mahkûm tahsis edilmişti.

——-

Bu şovdan sonra memur, adeta bir popstar gibi karşılanmaya başlanmıştı. Televizyon programlarına çıkarılmış, nice hayır duası almış ve gelecek yılın ilkokul kitaplarına bile girmişti. Onun yaptığı işkenceleri taklit eden çocuklar sokakları doldurmuştu bile artık. İşkence videoları sosyal medyada “Oh olsun. Hak ettiklerini buldular” yayınlanıyordu ve röportör de böyle bir iyiliğin parçası olduğu için kendiyle övünmeye başlamıştı bile.

Ancak memurun şöhreti fazla uzun sürmedi. Rahmini yardıkları kadının masum olduğu sonradan ispatlanınca, masum bir insana akıl almaz işkenceler yapmakla sorgulandılar. Röportör, kendisinin yanlış bilgiyle zorlandığını söyleyip kendisini kurtarmıştı. Ama memur… Ceza da “İyilik Vakti” programında işkenceyle öldürülmek oldu. Masum insanlara kalkan her bir elin sonu, “İyilik Vakti”dir.

15 Eylül 2020

13:02 Kumburgaz

Print Friendly, PDF & Email

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir