Gar

Gecenin ayazı öyle bastırmıştı ki sokak kedileri bile ortalıkta görünmüyordu. Zaten bu küçük Anadolu şehrinde hayat erken biterdi, şimdi ise ağaçların rüzgarda savrulan dalları dışında hareketli hiçbir şey yoktu görünürde. Ayrıca onun hemen arkasında cılız bir ışık kıpırtısı vardı ki şehri ortadan ikiye bölen garın bekleme salonundan dağılıyordu. Hoş, bu gar da kentin geri kalanı gibi karanlığın örtüsüne sarılmamıştı belki ama orası da ıssız, sessiz ve boğuktu.

Gar, sarı renkli kesme taşlardan inşa edildiğinden güneş alınca ışıl ışıl parıldardı dev ağaçların arasında. Metruk görünürdü, önündeki antika lokomotif de iyice eskimiş havası katardı. Belki de bu nedenlerden dolayı yöre halkınca pek sevilirdi. Kimisi önüne geçen poz verir, kimisi fotoğrafını çekmeye bile kıyamaz uzaktan bakmakla yetinirdi. Fakat ne yazık ki gördüğü bütün ilgiye rağmen Anadolu’da inşa edilmiş pek çok gardan da farklı değildi. Bursa’dan Çemişgezek’e her yerde bu mimariye denk gelmek mümkündü.

Bekleme salonu ise Türkiye’nin bütün garlarını esir almış tek tipleşmeye karşı insana daha renkli hisler aşılıyordu. Aslında bu bekleme salonu da tek tipleşmeden nasibini almıştı ama gerek yıllanmışlığı gerekse geçip giden insanlardan kalan parçalar buraya canlı bir hava katmıştı. Bu salon bir insan olsa, gördüğünü buyur eder sonra da uzun uzun anılarını anlatmaya başlardı. Sonra da saatler sonra tren gelince, garın misafiri zamanın nasıl sudan hızlı aktığını anlayamazdı.

Oranın yerlisi olmadığını giyim kuşamından belli eden bir yolcu, ceketini yastık yaparak uzanmıştı tahta sıranın üzerinde. Yarınki yolculuğunun hayalini kuruyordu. Gökyüzünün tablosunu çizen göllere doğru halı gibi serilmiş lavanta ve gül tarlaları görecek, onları izleyerek huzura varacaktı. Ama önce uyumalıydı, uyumalıydı ki o yolcuğun bir zerresini bile kaçırmasın. Ama uyuyamıyordu. Ne zaman uykuya dalsa bir anda eşyaları çalınıp gidecekmiş gibi yersiz telaşa kapılıyordu. Bir yandan, en azından içini rahatlatmak için emanetçiye teslim etmek istiyordu ancak üç kuruşluk öğrenci maaşını bir de emanetçilere kaptırmak pek de hoşuna gitmiyordu.

Tabii, onu uyutmayan tek şey bu endişesi miydi? Tam önünde hiç durmadan konuşan bir adam vardı ki içinden onu falakaya yatırmak geliyordu. Almıştı karşısına bir zavallı, başının etini yemiyor adeta sömürüyordu. Ama ne diyebilirdi ki? “Uyuma o zaman!” diyebilecek kadar ters birisine de benziyordu. Bütün sohbeti o da dinliyordu. Bu Yeşilçam filmlerinden fırlamış gibi duran köylünün İstanbul’da bir kızı varmış da, uzun zamandır gelmemiş de yanına falan filanca. Karşısındaki şehirli de dediklerine kaçamak karşılıklar veriyor, sonra da mecbur dinlemeye devam ediyordu. Ama en sonunda, kızmış olacak ki şehirli adam lafını kabaca böldü:

-Yahu Sadık dayı, senin kız Gaziosmanpaşa’da öyle mi?

-Hee..?

-İyisin hoşsun da… Anlatmıyorsun ki Gaziosmanpaşa’nın neresinde?

-Yeğen ne olacak… Gaziosmanpaşa dedik ya.

-Dayı Gaziosmanpaşa dediğin yerin ne kadar büyük olduğunu biliyor musun?

-Bizim Yarışlı’dan büyüktür herhâlde.

-Nah Yarışlı, bütün Burdur’u toplasan bir Gaziosmanpaşa etmez.

-Hee… Ne edeceğiz o zaman?

-Dayı bence geri dön evine. Bak bilmiyorsun etmiyorsun, İstanbul sandığın gibi bir yer değil.

-Yeğen… İnsan kızını görmez mi? Gidip görmezsek kız kötü yola da düşer…

Köylü tam makine gibi art arda laflarını sıralamaya başlamıştı ki bu sefer onu lafını arkada uzanan genç böldü:

-Amca, yolculuk İstanbul’a mı?

-Ney?

-Yolculuk nere?

-Haydarpaşa.

-Amca Haydarpaşa mı kaldı? İstanbul’a gidiyorsun yani.

-Hee hee…

-Varsa telefonu arayalım istersen.

-Kimin telefonu?

-Kızının ya. Gideceksin ya yanına…

-Gitmesin kontörün?

-Yok faturalı hat benim. Ver numarayı.

Adam tuşları terden erimiş telefonundan numarasını açıp gence uzattı. Az önce başını şişirdiği şehirli de içinden esaslı bir “Oho” çekti. Yarışlı’dan kalkıp İstanbul’a gitmeyi göze almış da, bir kontör parasını mı çok görmüştü? Genç numarayı çevirdi. Kulağına yanaştırdı. Açılmayacağına dair yersiz bir endişeye kapıldı bir süre, sonra telefon açıldı, boğuk bir alo geldi hattın öbür tarafında.

-Alo… Babanıza veriyorum.

Bir an içinden “Hiç öyle lafa girilir mi?” diye gülmek geldi.

-Babam mı?

Hiçbir şey demeden telefonu uzattı köylüye. Köylü de telefonu alınca sanki sesini hakikatten de Burdur’dan Gaziosmanpaşa’ya kadar duyurmak istiyormuş gibi bağıra bağıra konuşmaya başladı. Uyuyanlar uyandı, uyanık olanlar da artık kafasının içindeki sesi duyamaz oldu. En sonunda köylü “Ula domalıp kalasıca” diye öfkeyle telefonu kapattı. Aslında kapatamadı, gence verdi o kapattı.

-Ne oldu amca?

-Ne olacak? Gelme dedi. Gideyim de öykünmek neymiş ataya görsün.

-Eee? Adresini aldın mı?

-Almadım. Artık sora sora buluruz.

-Amca olur mu öyle ya? Valla Osmanpaşa diye gidersin Bayrampaşa diye çıkarsın. Hem, tekin yerler değil oralar.

Şehirli de genci tasdik etmek istercesine girdi lafa:

-Dedim işte! Böyle hazırlıksız plansız iş mi olur? Olmaz işte!

Ama genç bu tasdikten pek hoşnut olmamıştı. Adam zaten ezilip büzülmüştü önlerinde, daha da üstüne gitmenin bir anlamı da yoktu. Köylünün gönlünü almak istercesine rüzgarı ona doğru çevirdi:

-Usta, yolculuk nere?

Şehirli garipsedi.

-Ne yapacaksın?

-Söyle sen söyle, nereye gidiyorum?

-Denizli’ye!

-Niye gidersin?

-Bir dostum var, onu göreceğim.

-Eee? Var mı adresi?

-Yok! Ne yapacaksın?

-E ne farkın kaldı şu amcadan o zaman?

-Aslında Çamlık tarafındaydı…

-Aldım ben alacağımı…

Adamın ters bakışları altında genç tekrar ceketini yastık yapıp başının altına koydu. O da hırslanıp gence laf attı:

-Sen nereye gidiyorsun?

Yattığı yerden:

-Ney?

-Bilmiyorsun değil mi sen de gideceğin yeri?

-İzmir’e gidiyorum!

-İzmir’de nereye?

-Gezmeye gidiyorum ben.

-Nasıl yani?

Genç doğruldu.

-Geziyorum usta işte. Antalya’dan İzmir’e gidecektim, dedim hazır gidiyorken Göller Ekspresi ile gideyim. İşte İzmir’i görüp geri dönmüş olurum.

-Kimsen yok mu İzmir’de?

-Yok.

-Daha önce gittin mi?

-Gitmedim.

-E birisiyle gitseydin ya? Kaybolmayasın…

İçinden “Aslında kaybolmaya gidiyorum” demek geçti de, rustik havaya abes kalacağını düşündü.

-Var aslında İzmirli bir arkadaşım da… Anca içip sıçmayı bilir o. Ne gereği var? Antalya’da da yaparım ben onu. Varsın kaybolayım, ne olur ki en fazla?

-Arka sokaklara girme aman diyeyim…

-Yenikapılıyım usta ben, bir şey olmaz bana.

-Yenikapı neresi? İstanbul mu?

-Ne İstanbul’u usta? Bizim Işıklar’ın arkası. Aman… İşte kaybolmaya gidiyorum ben esas. Bir şey yok aklımda. Hoş olmasın, sizin gibi kendimi bir şey yapıyorum diye kandırmıyorum ya. Sizin de amacınız kaybolmak aslında, yalansa yalan deyin.

O esnada taşralı sanki susmayı kendisine yedirmemiş gibi lafa pat girdi:

-Yav söylesenize… Şu Haydarpaşa’dan Gaziosmanpaşa’ya nasıl gideceğim?

Şehirli hazırdı tabii ki oltaya:

-Dayı Haydarpaşa’yı kapattılar. Pendik’te ineceksin.

-Ne bağırıyon? Anladık Pandik işte.

Huyu değildir ama genç kıkırdamaya başladı. Şehirli de bu kıkırdamayı öfkeyle bastırdı.

-Pendik! Peeendik!

-Ne bağırıp duruyorsun pandik diye? Pandik mi atalım yani?

Genç köylünün cahile yattığının farkına varınca gülmeye başladı. Kentli de şeref sözü verdiğinden midir nedir, “Pendik” diye üstelemeye devam etti. Sonra ayrıldılar birbirinden, ama kendi köşesinde söylenmeye devam etti:

“Ulan cahillere bak ya… Pendik’i bilmeyen adamlarla nasıl muasır medeniyetler seviyesine varırız..? Bir de şu salak genç, nasıl da gülüyor. Milenyum gençliği bu işte! Cehalete pirim veriyor adeta!”

Söylendi de söylendi, bir an bile duraksamadı. Köyü alışıktı galiba gürültüye, hemen uyuyuvermişti. Ama gencin iyice uykusu dağıldı. Kendi kendisine oyalanmaya çalıştı ancak hemen sıkıldı. Belki oyalar diye bekçinin yanına gitti ve muhabbet kurmaya çalıştı.

-Şey… Basmane kaçta kalkar?

Bekçi bir göz ucuyla genci süzdü. Sanki ayıp bir laf etmiş gibi başını çevirdi. Kızdı. Sefer sormak da mı ayıptı şimdi? Ama bekçi parmağını dışarıya doğru uzatınca anladı meseleyi…

Tren orada duruyordu! Ama nasıl!? Güneş ne zaman doğmuştu!? Daha demin yalancı fecrin bile görünmediğinden şüphesi yoktu. Hemen hızlıca taş gardan dışarı çıktı, peronda bu zamanda karşılaşılamayacak kadar eski tarz bir lokomotif vardı. Az önce içeride olan Bekçi’yi de bilet kontrol ederken gördü. Bütün gece ayakta dikilmemiş gibi bir canlılıkla insanları perondaki vagonlara elinde tırpanla davet ediyordu. Yanaştı kapıya, biletini çıkarıp tırpanlı bekçiye gösterdi. O da çiğ kemikten elleriyle aldı bileti ve boğuk bir sesle bağırdı.

“Sadık Müptemezel… Hadi geç! Hadi öbür dünya yolcuları! Daha beklemez tren!”

Trenin düdüğü o an öttü işte. Bu düdüğün sesi öyle sinir bozucuydu ki, bir kadın çığlığından farksızdı. Hatta gözünü kapatsa bir kadın çığlık attığından emin olurdu. O sırada Bekçi soğuk sesiyle “Hadi! Vakit geldi! Hadi yürüyün!” diye bağırdı, ancak hareket edemiyordu. Arkadan bir el ittirdi…

İşte o an her şey bir sarmal girdaba dönüştü. Kötü hazırlanmış bir tiyatroyu izliyormuş gibi bütün yaşadıkları yavan bir sahtelikten ibaretti artık. Sesler kulak tırmalayıcı, görüntüler ise karmakarışıktı. Ama bütün bunlar yalnızca bir andan ibaretti, sonra ise uyanmıştı.

Gözlerini açınca sayısız kağıtla karşısında oturan beyaz önlüklü bir adam gördü. Başını çevirmeye çalıştı ama kemerler her tarafını öyle sıkı sıkıya sarmıştı ki, nefes almak bile güçtü. Ona göre uzunca gelen bir süre bu sıska herifin kendisini fark etmesini bekledi. Ayakları bağlı olmasa tekmeler savuracak, ağzı bağlı olmasa küfredecekti. Ne sinir bozucuydu bu iğrenç şey…

Adam onu fark edince hızla kemerlerini gevşetti fakat hepsini değil; yalnızca başındakileri. Adam derince nefes aldı ve öfkesi de dağıldı. Doktor olduğunu sandığı adam sordu:

-Ne gördün?

-Bir garın bekleme salonundaydım. İşte bir şehirliyle sohbet ettim, Denizli’ye gidiyordu…

-Denizli, senin yakalandığın yerdi değil mi?

-Evet öyle… Bir de köylü vardı işte, o da İstanbul Gaziosmanpaşa’ya gidiyordu. Yeşilçam’dan bir karaktere epey bir benzetiyorum onu.

-Hangisine?

-Şeye işte… Film de adam da aklıma gelmedi. Kızını Taşlıtarla’daki pavyonlardan kurtarmaya çalışan bir köylüydü.

-Anladım… Çok güzel…

-Sonra da bekçi vardı, kadın çığlıkları atan bir tren vardı…

-Tren nereye gidiyordu?

-Öbür dünyaya… Yani ben Göller Ekspresi niyetiyle oraya gitmiştim ama öbür dünyaya gidemeden bindim.

-Göller Ekspresi’nin senin için bir anlamı var mı peki?

-Bilmiyorum. Bir kere gençliğimde binmiştim. Şu an gar bile yok ortalıkta. İşte trenle İzmir’e giderken yakalanmıştım en son…

-Çok güzel. Bütün bunları rapor ediyorum.

-Şey…

-Söyle?

-Ben ne zaman çıkacağım?

-Böyle son bir sahne daha var eğer o da başarılı bir şekilde tamamlanırsa koğuşuna geri dönebilirsin. Şimdi uyu bakalım, son sahne gerçekten zorlayıcı olacak.

Dedi ve çıktı yaşlı doktor. Derin bir nefes aldı. Uyumak… Bu vaziyette uyumak kolay mıydı? Kafa tası yarılmış, beyninin çeşitli yerlerine kablolar bağlanmıştı ve saatlerdir bir şey yememişti. Böyle uyunur muydu? Hayal kurmaya başladı… Bir gün buradan kurtulacak, bu belayı başına bela eden insanlara hesap soracaktı. Ama biliyordu ki, öyle bir zaman asla gelmeyecekti.

23 Aralık 2019 12.55

Bakırköy

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir