Gaflet

Ölüm, akıl ve mantığın son bulduğu yerdedir. Kapalı bir kutu içerisinde yaşayan bizler için bu inanabileceğimiz tek gerçektir.”

Avernikalı Filozof Artayan Zago, Yaşam ve Ölüm adlı eserinden, AT 8021

Avernika prensesi Jadya ilk bebeğini kaybettiğinde yirmi beş yaşındaydı. İkincisinde yirmi sekiz, üçüncüsünde ise otuz üç. Şimdi tanrılar ondan Tardas’ı da almıştı. Biricik kocasını…

Önceleri yemek yemeyi çok severdi. Şimdi ise bir tas çorbayı içemez olmuştu. Geceleri kâbus görmekten uyuyamıyor, terden sırılsıklam olmuş halde koca yatağında debelenip duruyordu. Hatta bazen rüya ile gerçeği karıştırdığı da oluyordu. Son zamanlarda böyle şeyler başına çok geldiği için kendini çimdiklemeyi adet edinmişti.

Ne saray hekimleri ne de dünyanın öbür ucundan gelen büyücüler onun bu derdine bir çözüm bulamamıştı. Bunun böyle devam edemeyeceğini o da biliyordu. Her geçen gün daha da zayıfladığını hissediyor, yaşama isteğini kaybediyordu.

Yine korkunç kâbuslarla geçen bir gecenin ardından altın işlemeli yastığından kafasını güçlükle kaldırıp doğruldu. Pencereden dışarı baktığında karanlık gecenin yavaş yavaş dünyayı terk ettiğini gördü. Her gün yaptığı gibi sarayın bahçesine çıkmak için hazırlanmaya başladı. Uykusuzluktan morarmış gözlerini makyajlarla gizledi. Dantellerle süslenmiş tozpembe elbisesini de giydikten sonra bahçenin yolunu tuttu.

Çiçeklerle uğraşmayı severdi Jadya. Her şey elinden alındığından beri sabahtan akşama kadar onlarla ilgilenmeye başlamıştı. İnsanlardan daha yakın hissediyordu kendini. Her derdini dinlerler ve karşılığında hiçbir şey istemezlerdi. Üstelik güzel gözüküp güzel kokarlardı.

Güneşin ilk ışıkları bahçedeki bin bir çeşit çiçeği aydınlatıyordu. Eflatun menekşeler, kızıl güller, bembeyaz kasımpatıların arasından arada bir yüzünü gösteren sarı papatyalar bir nebze de olsa onun kederini hafifletti. Her birine dokunup onlarla konuştu. Kokularını içine çekti.

O sırada yanına yaşlı bir adam yaklaştı. Üzerine kraldan bile gösterişli kıyafetler geçirmişti. Kaslı vücudu sanki biraz sonra kıyafetlerini parçalayacak kadar şişkindi. Yaldızlı omuzluklarından yansıyan ışık Jadya’nın gözünü kamaştırıyordu. Prensesin elini kavrayıp zarif bir hareketle öptü. “Prenses hazretleri gününüz aydın olsun.” dedi derin sesiyle.

Jadya kendini çimdikledi. Yatağından sıçrayarak uyanmadı. Kafasını dayadığı yastığını hissetmedi. Hiçbir şey değişmemişti. Derin bir nefes aldı. “Sizin de gününüz aydın olsun. Bay…”

“Ah ne kadar da kabayım. Bağışlayın prenses. Ben Azgomath. Uzak diyarlardan gelen bir büyücüyüm.” Reverans yaparak onu selamladı.

“Bu şerefi neye borçluyum Bay Azgomath?”

“Uzun süredir bir keder içinde olduğunuzu duydum. Size yardım yardım etmek için geldim.”

Jadya gözlerini devirip bir iç çekti. “Geldiğiniz için çok teşekkürler lakin artık böyle saçmalıklara ayıracak ne vaktim ne de gücüm kaldı.” dedi ve arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı.

Adam onun arkasından koştu. “Bekleyin prenses! Ne istediğinizi biliyorum. Ve onu tekrar görebilmek için neler yapabileceğinizi de.”

Jadya bir sonraki adımını atamadan durdu. Yürümek istedi ama yapamadı. Sanki bacakları onu dinlemiyordu. Kalbinin sesi mantığının sesini bastırıyordu. O an kendini bir umut zerresine dahi tutunmak zorunda hissetti. Güçlükle yutkundu. Yavaşça arkasını dönüp adama baktı. “Ne demek istiyorsunuz?”

“Kocanızı kurtarabilirsiniz.”

Kaşlarını çattı. “Saçmalık! Ölüyü diriltmeye kimsenin kudreti yetmez Bay Azgomath. Yoksa siz de diğer soytarılar gibi benimle dalga mı geçiyorsunuz?”

“Haşa prensesim. Ben ciddiyim.”

“Onlar da ciddi olduklarını söylüyorlardı. Lakin bizi dolandırıp gittiler. Ayrıca daha önce sizinki kadar saçma bir teklifle gelen olmamıştı. Genelde beni kâbuslarımdan kurtarmaya gelirler.”

“O zaman size o diğer soytarıların söylemediği bir şey söyleyeyim prenses. Kocanız ölmedi. Yani tam olarak ölmedi. Onu kurtarmak için hala bir şansınız var.”

Jadya yavaş ve boğuk bir kahkaha attı. “Nasıl olacakmış peki o?”

“Ruhlar âleminde onun ruhunu bulmanız gerek. Böylece ruhunu bedenine tekrar bağlayabilirim. Doğal sebeplerden ölmediği için bu gayet mümkün. Daha sonrasında ise çürüyen bedenini iyileştireceğim ve kocanıza kavuşacaksınız.”

Jadya kendini çimdikledi. “Bir saniye. Kocamın nasıl öldüğünü siz nereden biliyorsunuz? Bu kimseye söylenmedi.”

“Bunu diğerleri gibi öngörü büyüleriyle de anlayabilirdim lakin bunun yerine kralımızla konuştum. Bana her şeyi anlattı.”

“Benim böyle bir görüşmeden haberim yok.”

“Gizlice görüştük. Sizin duymanızı istemedi. Sizin için ne kadar endişelendiğini söyledi bana. Sizi çok seviyor lakin belli edemiyor. Bugüne kadar yaptığı her şey sizi korumak içinmiş.”

Jadya istemsizce gülümsedi. “Babam gerçekten benim için böyle şeyler söyledi mi?” Bu anlık gülümsemesi kaşlarını çatmasıyla son buldu. Onca yılın acısını tanımadığı bir adamın söyledikleri unutturacak değildi. Kollarını kavuşturup bakışlarını ciddileştirdi. “Kendinizden çok eminsiniz. Bu cesaretin kaynağı nedir?”

“Ben pek çok insan tanıdım prenses. Artık öyle bir konuma geldim ki kimin ucuz yalanlar söyleyip kimin kalbinin derinliklerinden konuştuğunu anlayabiliyorum.”

“Lakin benim babamı tanıyamamışsınız Bay Azgomath. O benim rüyalarımda bile böyle şeyler söylemez.”

Adam başını öne eğdi. “Bağışlayın, haddimi aştım.”

“Hayır, önemli değil. Peki… Kocam… Ruhlar âlemi nasıl bir yerdir?”

Adam gülümsedi. “Endişe etmenizi gerektirecek bir şey yok. Sandığınız kadar korkunç bir yer değil. Hatta bulunduğumuz dünyadan hiçbir farkı yok denilebilir.”

“Şuan bulunduğumuz dünya sizce de epey korkunç değil mi?”

“Haklısınız lakin bu dünyadaki herkes yaşıyor. Ölmüşlerin size ne zararı olabilir ki?”

“Anlıyorum ama-”

“Sizinle konuşmak için cesaretimi toplarken çiçeklerle uğraştığınızı gördüm. Onları epey seviyorsunuz değil mi? Ruhlar âleminde daha önce hiç tanıklık etmediğiniz türden çiçekler vardır. Öyle güzellerdir ki onların bir yaprağı sandıklar dolusu altına bedeldir.”

“Çiçekler mi? Oysaki ruhlar âlemi deyince aklıma çorak topraklar geliyor.”

“Üstelik konuşabiliyorlar.”

Jadya yüzünü buruşturdu. “Yok, bu hiç de mantıklı gelmedi. Konuşmayanları da var mı?”

“İsterseniz hiç konuşmazlar.”

“Âlâ. Peki ne zaman gidiyoruz Bay Azgomath? Hazırlığa ihtiyaç var mı?”

Adam sırıttı. “Hayır, hemen şimdi sizi gönderebilirim.”

“Beni mi? Siz benimle gelmeyecek misiniz?”

“Maalesef bu yolculuğa yalnız çıkmanız gerekecek.”

Kendini çimdikledi. Ensesinden aşağıya doğru inen bir soğukluk onu titretti. “Na-nasıl olur? Ben… Ben tek başıma bunu nasıl yaparım?”

“Endişeleriniz boşuna prenses. Ormanda çıktığınız bir yürüyüşten hiçbir farkı olmayacak. Kocanızı göz açıp kapayıncaya kadar bulacağınızdan hiç şüphem yok.”

Elini başını götürüp sert masaj hareketleriyle ovmaya başladı. “Peki madem. Siz öyle diyorsanız.”

“Hazırsanız başlayayım.” dedi büyücü. Jadya onu başıyla onayladı.

Adam bir yandan iki eliyle havada işaretler çizip bir yandan da bir şeyler mırıldanıyordu. Büyülü sözcükleri sanki tersten okuyormuş gibi ciğerlerine hava doldurarak söyledi. Daha sonrasında yere eğildi ve cebinden çıkardığı tebeşir parçasıyla bir daire çizmeye başladı. Dairenin etrafına keskin köşelere sahip olan harfler, içine ise yedi köşeli bir yıldız ekledi. Yıldızın son köşesini çizmeyi bitirdiğinde gökten mavi renkte parlak bir ışık inerek daireyi aydınlattı. Bu ışık madde suretine bürünerek bir kapı şeklinde yerden yükseldi. Kaldırım taşlarının üzerinde, onu destekleyecek hiçbir duvar olmadan öylece duruyordu. Koyu kahverengi rengiyle ceviz ağacından yapılmış olduğu anlaşılıyordu. Altın işlemeli kolunun üzerinde anahtar tutan çift başlı bir aslan resmedilmişti. Bu Avernika kraliyet ailesinin armasıydı. Ahşabın desenleri Jadya’ya çok tanıdık geliyordu. Yoksa… Hayır, bu çok saçma olurdu. Kendini çimdikledi. Ama ardında Tardas ile mutlu anılarını saklayan bu kapı önünde tehditkâr bir şekilde durmaya devam ediyordu. Birlikte kaldıkları o oda…

Azgomath kapıya yaklaşıp açtı. Kapının arkasından mutlu anılar yerine güneşin bile aydınlatamadığı karanlık bir boşluk çıkmıştı. Adam suratında bir gülümsemeyle elini Jadya’ya doğru uzattı. Jadya titreyerek adamın elini kavradı. Gerçekten Tardas’ı bulabilecek miydi? Hem de tek başına. Derin bir nefes aldı ve yavaşça karanlığa doğru ilerledi.

İçinden bir şeyler çekiliyordu. Sanki vücudu binlerce parçaya ayrılıyordu. Toza dönüşüp yok olmuş gibiydi. Ben kimim? Ben… Ben… Hiçbir şey görmüyordu. Görmek artık bir kavram değildi. Hiçbir şey hissetmiyordu. Hissetmek de artık bir kavram değildi. Ben… Öldüm mü?

Jadya sıçrayarak uyandı. Göğsünde bir baskı hissediyor ve zar zor nefes alıyordu. Güçlükle doğrulup etrafına baktı. İrili ufaklı tepelerin ve geniş tırtıklı yaprakları olan ağaçların oluşturduğu bir ormandaydı. Tepelerin arasından kıvrıla kıvrıla bir görünüp bir kaybolan nehir mor ışıklarla parıldıyordu. Ayaklarının altındaki çimen koyu turkuaz rengindeydi ve hafifçe esen rüzgârda hışırdıyordu. Gökyüzü karanlık olmasına rağmen bitkilerin rengârenk loş ışıkları etrafı yeterince aydınlatıyordu. Ne ay ne de yıldızları görememesi ilk başta onu garip hissettirdiyse de alışması uzun sürmedi.

Bir süre çimenlerin üzerinde oturup bu manzarayı seyretti. Yüzünde içten bir gülümseme belirmişti. Evet gülümsemişti. Onca seneden sonra bunu yapabildiğini unutmuştu. Ağrıları da hafiflemişti. Sanki tek ihtiyacı olan şey gülümsemesiydi. Diğer tüm ilaçlardan daha kuvvetli bir şifa kaynağıydı bu. Keşke sonsuza kadar burada kalabilsem, diye düşündü.

O sırada arkasından gelen sesler duydu. Bu bir şarkıydı. Büyüleyici bir tınısı vardı. Sanki meleklerin ağzından bir senfoni dinliyordu. Sesler nehrin öteki tarafındaki tepenin arkasından geliyordu. Yakından bakmak için hızla akan nehrin üzerindeki taşlardan dikkatle ilerleyerek karşıya geçti. Köşeyi döndüğü anda kaskatı kesildi.

Hemen sağ tarafındaki kayaların üzerinde bir düzine çiçek şarkılar mırıldanarak dans ediyordu. Neredeyse Jadya’nın eli büyüklüğünde olan taç yaprakları parlak turuncuydu. Ay çiçeğini andıran orta kısımları açık mavi renkte loş ışıklar yayarak parlıyordu. Jadya gördükleri karşısında kendini çimdiklediyse de bir sonuç vermedi.

“Biliyorum yalnız hissediyorsun,

Harikalar Diyarına hoş geldin,

Karanlıktan göremiyorsun,

Harikalar Diyarına hoş geldin,

Kaybol karanlıkta sonsuza kadar,

Bir iyilik yap herkese,

Dünya varlığını unutana kadar,

Bir iyilik yap herkese,

Sesini kimse duymayacak,

Yalvarsan da yakarsan da Jadya,

Acın her gün katlanacak,

Yalvarsan da yakarsan da Jadya, “

Şarkılarını bitirdiklerinde yüzlerini Jadya’ya çevirdiler. Donuk bakışları Jadya’yı yerine sabitliyordu. Kadın güçlükle yutkundu. Yavaşça geri geri yürüdü. Tepenin arkasına geçtiğinde hızlandı ve oradan uzaklaşıp uyandığı yere döndü. Şaşkınlık içerisinde etrafına baktı. Tardas’ı bulmalıyım, diye düşündü. Ama nereye gitmesi gerektiğini bilmiyordu. Belki çiçeklere sorabilirdi ama onların yanına geri dönmek de istemiyordu. O sırada mor ışıklarla parlayan nehre baktı ve aktığı yöne doğru ilerlemeye karar verdi.

Nehri takip ederek uzun bir süre ilerledikten sonra başladığı yere geri dönmüştü. Gerçekten. Daire çizmiş olması imkânsızdı. Kalp atışları hızlandı. Terlemeye başlamıştı. Telaşla arkasına baktığında ise geldiği yolu gördü. Bu çok garip, diye düşündüğü sırada karanlığın içinden bir ayı fırladı. Üzerine şık kıyafetler geçirmiş ayı iki ayağı üzerinde duruyordu. Ayı ona reverans yaptı ve nehrin içerisine girdi. Adeta bir merdiven inermişçesine santim santim gözden kayboldu.

Jadya dizlerinin üstüne çöküp nehrin içine baktığında suların altına gömülmüş bir merdiven gördü. Ayı basamakları inerken duraksayıp yukarıdaki Jadya’ya dik dik bakmaya başladı. Jadya kendini çimdikledi. “Gelmiyor musun?” dedi ayı.

“Ge-gelmeli miyim?”

“Kimi aradığını biliyorum. Bu yol seni ona götürecek.”

Gülümsedi. “Gerçekten mi? Teşekkürler.”

Doğrulup tozpembe elbisesine baktı. Dizlerine kadar olan kısmını yırtıp bir kenara attı. Dantelli manşetlerini dirseklerine kadar katladıktan sonra nefesini tuttu ve atladı. Suya girdiği anda tüm bedenini saran keskin bir acıyla irkildi. Gözleri karardı. Sanki kaynar sularda haşlanıyordu. Çığlık atmaya çalıştıkça ciğerlerine dolan su onu hem boğuyor hem de yakıyordu. Bahar güneşiyle eriyen karlar gibiydi. Ondan kopan her damla benliğinden bir parça alıp götürüyordu. Fakat bu dayanılmaz acı bir anda son buldu. Artık ıslak değildi. Yüzünde her geçen saniye daha da hızlanan soğuk rüzgârı hissediyordu şimdi. Ayakları yere değmiyordu. Uçuyor muydu yoksa? Hayır, düşüyordu. Hem de zifiri karanlıkta.

Jadya kendini çimdikledi. Nefes nefese yattığı yerden sıçradı. Gözlerini sımsıkı açmasına rağmen ne güneşi ne de bir mum alevini görebiliyordu. Altında sıcak yatağı yerine soğuk taş zemini hissediyordu. Titreyen elleriyle vücudunu yokladı. Derisi pürüzsüzdü. Diğer her şeyi de yerli yerinde gibiydi. Hatta yırttığı elbisesinin etekleri bile.

Acı ve karanlık… Bütün bunlar ne demekti? Bir yanlışlık olmalı, diye düşündü. Burası ruhlar âlemi olamaz. Karanlığın içinde yapayalnızdı. Tutunduğu umut kırıntıları bile onu terk ediyordu. Dizlerini göğsüne yaklaştırdı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. “Ebedi Masumiyet sana yalvarıyorum ki sesimi duy! Bu aciz kuluna yardım et!”

Karanlığın içinden bir kadın sesi ona cevap verdi. “Gerçekten üzgünüm Jadya ama sana yardım edemem.”

“Ama neden? Ben her vakit bulduğumda senin ismini zikrettim. İbadetlerimi eksiksiz yerine getirdim.”

“Evet, bunu yaptın ve seni takdir ediyorum. Ama mesele bu değil. Artık Kjanet’in diyarındasın. Buraya bir kere adım attığında geri dönemezsin. Burada benim sözüm geçmez.”

“Peki ya Oberon? Ona söylesen o bana yardım etse?”

“Ne babamız Oberon, ne Elnaro ne de Runero sana yardım edemez. Kjanet hepimizden daha yüce bir tanrıdır.”

“Ama ben de senin gibi masumum. Hiçbir günah işlemedim.”

“Hiç kimse tamamen masum değildir. Bu makam yalnızca bana ait. Ama sen masum olmaya en yakın kullarımdan biriydin. Üzgünüm Jadya. Buraya gelmeyi sen istedin. Bu duruma kendini sen soktun.”

“Bu doğru değil! Ben… Ben yanlış hiçbir şey yapmadım!”

“İflah olmaz insanoğlu. Hepinizi aynısınız. Bazı şeylerin yanlış olduğunu bilseniz bile yapmaktan vazgeçmezsiniz. Sizi doğurduğum güne lanet olsun.”

“Asıl sana lanet olsun aşağılık tanrı! Basit bir kuluna bile yardım etmekten acizsin!” Feryat edip yeri dövdüğü sırada bir çığlık duydu. “Tardas? Sen misin?” Çöktüğü yerden kalkıp el yordamıyla sese doğru yönelmeye çalıştı. Birkaç kere tökezleyip düştü. Sivri taşlar derisini bir pençe gibi kesmişti. Damarlarından akan sıcak kanın harap olmuş elbisesini ıslattığını hissedebiliyordu. “Tardas!” diye inledi.

“Jadya! Sevgilim!”

“Biraz daha dayan sevgilim! Geliyorum!” Kadın adımlarını hızlandırdı ve en sonunda karanlığın içerisinde bir ışık hüzmesi gördü. Koşarak ışığa doğru yöneldi. Gözleri ışığa alıştığında dışarı çıktığını fark etti. Kömür karası kumların oluşturduğu bir çöldeydi şimdi. Ayaklarının altında sıcak kumları hissediyordu. Ufukta sislerin çevrelediği devasa bir kale vardı. Uzakta olmasına rağmen kaleden yükselen kırbaç seslerini ve kulak sağır eden feryatları duyabiliyordu. Titriyordu Jadya. Terden sırılsıklam olmuştu. Derin bir nefes alıp kaleye doğru koşmaya başladı. Ama her adımında yaklaşmak yerine ondan uzaklaşıyordu. Jadya kendini çimdikleyerek koşmaya devam etti. Hiçbir şey değişmemişti.

“Merhaba prenses.”

Jadya nefes nefese arkasını döndü. “Bay Azgomath! Tardas’a yardım edin lütfen! Size yalvarıyorum!”

Azgomath başını iki yana salladı. “Maalesef bu mümkün değil prenses.”

“Ama acı çekiyor görmüyor musun?” Azgomath tepki vermeyince devam etti. “Ne istiyorsan veririm sana! Seni soylu yaparım! Altına boğarım! Lütfen!”

“Olmaz.”

“Ama neden? Bana yardım edeceğine söz vermiştin.”

“Sözler Harikalar Diyarında anlamlarını yitirir prenses. O senin yüzünden burada. Sana olan sevgisinden ağza bile alınmayacak günahlar işledi. Bu cezasının sadece başlangıcı. Harikalar Diyarının en derin köşelerinde zamanın sonuna kadar acı çekecek.”

“Yalan söylüyorsun! O bir melekti! Karıncayı dahi incitmezdi!”

Azgomath kahkaha atmaya başladı. “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir prenses. Buraya hiç gelmeyip diğer ölümlüler gibi sıranı beklemeliydin.”

Jadya kan çanağına dönmüş gözleriyle adamın üstüne doğru yürüdü. “Aşağılık herif! Beni kandırdın!” O sırada adamın kaslı vücudu daha da şişerek kıyafetlerini yırttı. Derisi kızıl renge bürünüp sertleşti. Kafasının üzerinde sivri ve uzun boynuzları çıktı. Omzunun arkasından vücudunun iki katı büyüklüğünde deri kanatlar yükseldi. Tırnakları keskin pençelere dönüştü. O simsiyah gözlerini Jadya’ya dikti ve uzun çatallı diliyle kendi dudaklarını yaladı. Kadın bir çığlık atarak kaçmaya çalıştıysa da tökezleyip yere kapaklandı.

“Cık cık cık. Şu haline bak. Kurtarılmaya değmeyecek biri için önümde yalvarıyorsun.” Korkunç gülümsemesi Jadya’nın kanını dondurdu. “Ah bak seni almaya gelmişler bile!”

Jadya ağzını açmaya kalmadan Azgomath’a benzeyen bir yaratık onu kollarından yakaladı. Kara demirden zincirleri kadının ince vücuduna dolayıp onu sımsıkı sardı. Kadın umutsuzca debelenip boğuk çığlıklar atmaya başladı. Her nefesinde daha da zayıfladığını hissediyordu. Yaratık pis pis sırıtarak kadını süzdü. “Harikalar Diyarına hoş geldin prenses Jadya. Yanmaya hazır mısın?” Ardından Azgomath’a bir kese fırlattı.

Azgomath keseyi havada yakaladı. “Üzülmeyin prenses. En azından kocanızla birlikte yanacaksınız.” dedi kahkaha atarak.

“Yanlışın var Azgomath. Onun için özel bir yer ayırdık.”

“He öyle mi? Özür dilerim prenses ben sadece sana iyilik yapmak istemiştim.” dedi laubali bir tavırla. Elindeki keseyi açtığında yüzünü buruşturdu. “Ama bu eksik. Hem de epey eksik.”

“Fiyatlar değişti. Artık bir masum ruha üç cehennem zümrüdü alacaksın.”

“Bir daha sizinle iş yapanın da, o Kjanet denilen karının da-“

Kadını zincirlerinden tutmuş sürükleyerek kaleye doğru götürürken duraksadı. “Bana zebanileri çağırttırma Azgomath! Hadi ikile!”

“Of! Peki, tamam.” Geniş kanatlarını çırparak tozu dumana kattı ve göğe doğru yükseldi. Havada süzülürken Jadya’nın çığlıklarının tatlı tınısı eşliğinde bir şarkı mırıldanmaya başladı.

“Biliyorum yalnız hissediyorsun,

Harikalar Diyarına hoş geldin,

Karanlıktan göremiyorsun,

Harikalar Diyarına hoş geldin,

Kaybol karanlıkta sonsuza kadar,

Bir iyilik yap herkese,

Dünya varlığını unutana kadar,

Bir iyilik yap herkese,

Sesini kimse duymayacak,

Yalvarsan da yakarsan da Jadya,

Acın her gün katlanacak,

Yalvarsan da yakarsan da Jadya,”

Şeytanların bile akıl edemeyeceği günahları işleyenler kendilerini Harikalar Diyarında bulurlar. Bazen de talihsiz ruhların kandırılıp buraya düştüğü olur. Burası ölümlü aklının alamayacağı gariplikte, kaos ve dehşetin tecellisi Kjanet tarafından süslenmiş bir âlemdir. Bu âlemde hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Ters akan şelalelerin, doğuda batan güneşlerin olduğu bu lanetli âleme düşecek kadar gafil olanlar tez vakitte akıllarını yitirirler. Ebedi bir ıstırap içinde zamanın sonuna kadar günahlarının cezasını çekerler. Kardeşlerim dua edin. Dua edin ki yüce Asmodeus bizi âlemlerin şerrinden korusun.”

Antik Kavjiran Tabletleri, Usul yakınlarında bulundu, yaklaşık on bin yıl önce

Print Friendly, PDF & Email

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir