GECE YARISI ZİYARETİ

Kimse bilmez boğazın rüzgarının taşıdıklarını ve dalgaların ritmine dolanmış fısıltıları.

Karanlıkta bir çocuk vardı. Ayazdan korunmak için sırtını mermer banka dayamıştı. Gecenin içinde ateş yakmış, kıvılcımların ateş böcekleri gibi uçuşmasını izliyordu. Hemen yanında birer ikişer ateşe attığı kağıt parçaları duruyordu. Ateş cılızdı ama bir şekilde ısınıyordu. Çocuk hayatında ateş böceği görmemişti çünkü kendini bileli beri sokaklardaydı. Yolda rastladığımız isimsizlerden biriydi o da. Başka gecelerde Karaköy’ün izbe binalarında veyahut umumi tuvaletlerin olduğu pis kokulu köprü altında olurdu. Şanslı gecelerinde. Ama bu gece her yerden kovulmuştu.

Galata Köprüsünün altındaki mekanlardan gelen müzik duyuluyordu. Şehrin uğultusu ninni gibi gelmeye başlamıştı çocuğa. Hiçbir zaman karanlığa bürünmeyecek olan şehir göz kırpıyordu. Belki şurada biraz kestirseydi…

Bir ses duydu.

Dalgalar fokurduyordu. Oysa son vapur kalkalı çok olmuştu. Meraklandı çocuk. Kafasını kaldırıp baktı. Yüzüne boğazdan gelen iyot kokusunun çarpmasıyla donakaldı. Sonra merakına yenik düştü ve dizlerinin üzerinde emekleyerek bir sığınak bellediği mermer banktan uzaklaştı.

Galata köprüsündeki lokantaların göz alan tabelalarının aydınlatamadığı karanlık sular, canlı bir varlıkmışçasına kaynıyordu. Bir el görür gibi olmuştu. Hayal mi görüyordu? Yoo, hayır. Sahiden de… Bir insandı bu. Boğazın çiğneyip attığı bir beden olabilir miydi acaba? İyice eğildi. Beden hareket ediyordu!

Korkup bankın arkasına sığındı telaşla. Ürkek gözlerle sudan çıkmakta olan canavarı izliyordu. Ne de komik giyinmişti bu canavar! Canavar bir erkeğe benziyordu ve elbiseye benzer bir şey giymişti. Sonra canavar konuştu: “Seni görüyorum çocuk.”

Sanki canavardan korunabilecekmiş gibi gözlerini yummuştu. Zemine vuran takunyaların sesini duydu. Bir el başını okşadı. “Adın ne senin? Konuş çocuk!” Adamın buyurgan sesi kadife gibi yumuşaktı. Çocuk, canavarların böyle konuşmayacağına karar verip gözlerini yavaşça araladı. Gözlerini kocaman açmış hayretle adama bakıyordu. Kekeledi. “A-a-asıl s-s-sen kimsin!” Kısa kıvırcık saçları, muntazam hatları vardı adamın. Yüzünde kibirli bir gülümseme belirmişti. “Ben kim miyim? Bilmez misin ben bu şehrin kendisiyim! İmparator Sezar Flavius Valerius Aurelius Constantinus Augustus’um.” Çocuk başını hızla iki yana salladı. “Tanımıyorum.” Konstantin sesini çıkarmadı. Başını çevirip uzakta bütün heybetiyle göz dolduran Galata’ya dikti bakışlarını. Gece kusurları örtüyordu. İstanbul her zamankinden kudretli görünüyordu şimdi. Oysa şehrin ruhu, yüzünü buruşturmuştu bu hayran olunacak manzaraya!

-Bu köprü neyin nesi?

-Galata köprüsü o.

-Çirkin. Ya şu ilerideki boynuzlar?

-Metro köprüsünü diyosun?

-Metro nedir?

-Hani şu yeraltından geçiyo ya işte o.

Konstantin’in kusursuz yüzü bulanmıştı. Yüzyıllardır uykuda olan ruhu gördüklerini anlamlandırmaya çalışıyordu. İstanbul’un kaosla dokunmuş yapısı, Kostantiniye’nin sadeliği ve Konstantinapolis’in zarifliğine tersti.

-Peki ya şuradaki garabet yapı ne?

-Vapur iskelesi.

-Vapur?

-Sen de amma cahil çıktın be.

Büyük Konstantin hışımla döndü. Yıldırımlar çıkan gözleri yusyuvarlak bir yüzle karşılaşınca biraz yumuşadı. Belli ki kötü bir niyeti yoktu. Neden sonra dudakları kıpırdadı: “Beni şehrin liderine götür küçük.” Oysa çocuk şiddetle başını sallıyordu. “Burayı bırakmam.” “Nedenmiş o?” “Bırakırsam başkaları kapar! Evim bura.”

Konstantin onu biraz yanlış anlamıştı: “Benim de evim burası…”

Çocuğun gözleri daha mümkünmüş gibi kocaman açılmıştı. Sırtında battaniyesi ayağa kalktı. “Çok seveceksin onu, merak etme sana da yardım eder.”

Uzanıp teklifsizce adamın elini tuttu. Beraber Kadıköy iskelesini geçtiler. Alt geçide vardıklarında I. Konstantin durdu. “Niçin bu pis kokulu dehlize sokmaktasın beni?” Çocuk geçidin pis koktuğunu daha önce hiç düşünmemişti. Hakikaten de daha merdivenin başında durmalarına rağmen boğucu bir hava üzerlerine hücum ediyordu. Geçidi es geçip biraz ilerideki yaya geçidine yürüdüler. Kırmızı yanıyordu. Büyük Konstantin etraftaki modern zımbırtılara hayretle bakıyordu. “Neyi bekliyoruz?”, “Arabalar var görmüyor musun?”, “Sahi onlar ne? Neden imparatorlarına öncelik vermiyorlar!”. Çocuk onun espri yaptığını sanıp güldü. Neyse ki yeşil yanmıştı. Karşıya kadar sağ salim geçtiler.

Eminönü’nün labirenti andıran sokakları onları bekliyordu. Geniş yollardan geçtiler. Sonra da bazı dar yollardan. Kepenkler kapanmış, insanlar bu alışveriş noktasını terk etmişti. Sokaklardan geçen az sayıda insan, bu tuhaf ikiliye önce bir bakıyor sonra yoluna devam ediyordu.

-Bu kadar çok bina… İnanılmaz! Nedir bu binalar?

-Çoğu dükkan, iş yeri falan…

-Mesela şu?

Gecenin içinde bir kale gibi yükselen Büyük Postane binasını gösteriyordu.

-Hee o mu, postane o.

-Hmm… Peki ya şu?

-Bilmiyom.

-Ya şu, üzerinde gül motifleri olan?

-Onu da bilmiyom.

-Şuradaki?

-Onu hiç bilmiyom! Nerden biliyim ben!

Gece yarısından sonra terk edilmiş ve izbe bir görünüm almış Eminönü’nü sokak sokak geçtiler. Birbirine bağlanan yollar hiç olmayacak yerlere çıkıyordu. Kimi zaman bir hanın avlusuna, kimi zaman yılankavi dar sokaklara… Sonra bir an geldi ki, imparator bunca karmaşanın getirdiği kafa karışıklığını kaldıramadı. Hayıflandı: “Tanrım, benim Nova Roma’m ne hale gelmiş! Bu küçük biçare ruh ile dolaşıyorum ıssız sokaklarda. Ne tanıyan var, ne ismimi bilen. Bunca yıldır gaflet uykusuymuş uyuduğum. Ne yapmalı… Ne! Şehri yeniden mi fethetmeli, yoksa yakıp yıkmalı mı? Hah, şu işe bak. Ben Büyük Konstantin şehrin hamisi, şehrin ruhu oturmuş harabe bir binanın merdivenlerine kendi kendime konuşuyorum. Benim şanlı ordum nerede şimdi? Ah! Bir yolu olsaydı… Tanrım. Tanrım… Bir yolu olsaydı zamanı geri döndürürdüm!”

Çocuk güldü. Bir oyun gibiydi ona göre bütün bu olanlar. Yanındaki adam da şehrin meczuplarından biri. “Üzülme.” dedi. “Geldik şehrin liderine.” İmparator başını kaldırıp sokak çocuğuna baktı. “Nasıl biri şehrin efendisi?”, “Merhametlidir.”

Cağaloğlu yokuşundaydılar. Kat kat giyinmiş evsiz kadın, bir köşede başını duvara yaslamış uyukluyordu. Çocuk zıplayarak onun yanına gitti. Sonra nazikçe uyandırdı kadını. Bir şeyler fısıldaştılar. İmparator onları duyamıyordu. Seslendi. “Hadi çocuk gitmiyor muyuz şehrin efendisine?” Çocuk dönüp adama baktı. “Şehrin efendisi burada.”, “Anlamadım, göremiyorum?”

-Konstantin!

Evsiz kadındı bağıran. Konstantin şaşırdı.

-Sen kimsin kadın?

-Beni tanımıyorsun ama ben seni çok iyi tanıyorum. Nasıl buldun İstanbul’u?

-Şehrin efendisi sen misin?

-Sayılır. Şehrin kendisiyim ben.

-Ama nasıl? Ben anlamıyorum… Benimle dalga mı geçiyorsun kadın! Bunların hepsi düzmece olmalı. Bu şehir… Nasıl bu hale geldi?

Evsiz kadın, ayağa kalktı Konstantin’in gözlerinin içine bakarak. Yüzünde munis bir ifade vardı. Yanındaki çocuğa bir şeyler fısıldadı. Sonra çocuk yine zıplayarak mutlu bir şekilde uzaklaştı. Issız sokakta şimdi yalnızca imparator ve evsiz kadın kalmıştı.

-Beni iyice dinle yaşlı adam. Günahlarıyla, sevaplarıyla insanoğlunun etmediği kalmadı. İstanbul’un koruyucu tanrıçasıyım ben, bu şehrin özüyüm. Ya da Byzantion’un, Konstantinapolis’in her ne dersen de… Gerçek adım çoktan unutuldu… Senin gibi tarih kitaplarında da adım geçmez. Çok şairler geldi geçti bana övgüler yazan. Artık sadece küfrediyorlar. Kimine cennet oldum kimine zindan. Nice imparatorlar, padişahlar gördüm ben. Şimdi yapayalnızım. Ne methiyeler düzen var, ne yüzüme bakan. Bu şehirde herkes göçebe oldu. İstanbul gece ve gündüz olarak ikiye bölündü. Ben de gündüzü terk edip gecenin içine yerleştim. Tek yapabildiğim şehrin sahipsizlerine yardım etmek.

Büyük Konstantin iyice sersemlemişti. Şehir bir kadında vücut bulmuş karşısında konuşuyordu. Yüzündeki kederi silip atmak isterdi adam. Ama ölü biriydi o. Son bir kez bu sokaklarda yürümek ve torunlarının ne yaptığını görmek istemişti. Oysa ortada korunmuş bir miras falan yoktu. Yalnızca kaos ve karmaşa miras kalmıştı. Terk edilmiş bir şehirdi İstanbul, yavaş yavaş yok olan.

-Şimdi git büyük imparator, git ve uyu. Görmen gerekeni gördün. Bıraktığın gibi değilim ve hiçbir zaman da olmayacağım.

Print Friendly, PDF & Email

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir