Değişim

Ne zamandan beri kendi hâlime terk edilmiştim unutmuştum bile. Tek duyduğum acı feryatlar ve onların ardından duyulan boğuk konuşma sesleriydi. Önceleri tüylerim diken diken oluyordu her çığlıkta. Ama alışıyor insan bir yerden sonra. Birisi mi ölmüş? Ölmekten beter mi olmuş? Umursamıyordum artık. Hepsini umursasam nasıl olurdum, düşünmek bile istemiyorum. Onların başına ne geliyorsa benim de başıma geleceğini biliyordum. O zamana dek vaktimi dehşet içerisinde geçirmektense en azından bana sunulanlarla mutlu olmaya çalışabilirdim.

Bana sunulanlar? Böyle şirin bir yerde beni havyarlarla beslediklerini düşünmediniz herhâlde? Çelik duvarların arasında bir yatak, bir masa ve demir kapının aralığından uzatılan tabldot yemekler… Hepsi buydu. Bir de hakkını verelim, arada yemeğe gelen hizmetlinin muhabbeti vardı. Soğuk görünse de tatlı adamdı aslında, şu ortamda iki güler yüzden daha kıymetli bir şey yoktu. Çok aman aman bir konuşma olmuyordu aramızda. Bir dakikadan fazla sürmeyen, en azından şu evrende tek başıma olmadığımı hissettiren basit sohbetlerdi bunlar. Ama şunu anlıyordum, artık ne görüyorsa zamanla gerginleşmişti adamcağız. Gerçi… Şöyle düşününce… Okyanusun ortasında akıl almaz deneylerin yapıldığı bir laboratuvardaydık ve en yakın kara parçası da bilmem kaç bin kilometre uzaklıktaydı. Nasıl ürpermesin ki?

Kendimi deneye değin oyalamak için neler yapmamıştım ki? Anlatmaya sayfalar yetmez. Ancak bir yerden öyle bunaldım ki artık sabırsızlanmaya başlamıştı. Öldürecekler miydi yoksa süründürecekler miydi bilmesem de beklemekten kötü olmadığı belliydi. Acı verici olduğu aşikardı, ama temassızlık beni öyle yormuştu ki çekeceğim acı epey tatlı görünüyordu artık.

Beni öne almalarını rica ettim ve talebimi hemen kabul ettiler. Ertesi günü, ertesi gün olduğunu zannediyordum, odam çeşit çeşit bilim adamlarıyla dolup taşmıştı. Bu zindanda zavallı hizmetliden başka kimseyi aylardır görmediğimden onları ilk gördüğümde yabani bir hisle çekinmiştim. İçimden onlara saldırmak geçmiş ama onların benden üstün olduğu hissi bana engel olmuştu. Onlar beyaz önlük giyiyordu… Bizim gibi denekler malakit yeşili, hizmetliler siyah giyinirken beyaz giyen birisini görmek… Bir an gözüme ilahi varlıklarmış görünmüşlerdi.

Profesörlerden yaşlıca olanı benim hâlimi hatrımı, kim olduğumu ve nereden geldiğimi tatlı tatlı sordu. Ses tonu o kadar güzeldi ki, ya da bana öyle geliyordu, profesöre hayran kalmıştım. Ama bir yandan da içimde büyük bir nefret ve öfke vardı. Benim evden çok uzaklarda buraya tıkılmamın nedeni de bizzat bu matruş adamlar değil miydi? Gerçi… Belki onlar da benim gibi esirdir, belki onlar da benle aynı hislere eşlik ediyordur. Bilmek istiyordum…

-Bugün çok güzel görünüyorsun Nilüferciğim.

-Teşekkür ederim profesör bey.

-Rahat mıydın peki?

Başımı salladım.

-Şimdi ne yapacağımızı biliyor musun?

-Hayır?

-Sana bir madde enjekte edeceğiz ve vücudunun o maddeye vereceği tepkiyi ölçeceğiz. Hazır mısın?

Tekrar başımı salladım.

-O zaman… Başlıyoruz. Etkisi yaklaşık otuz üç dakika içinde kendisini gösterecek. Bu sırada olabildiğince çok nefes alıp vermeye dikkat et, tamam mı?

-Tamam.

Gülümsedim… Nedenini bilmiyordum. Aralarındaki hemşire yanıma geldi ve şırınganın içinde cıva gibi parıldayan maddeyi enjekte etti. Hemşirenin tavrı bana bir garip görünmüştü. Hani günde kim bilir kaç deneğe bu maddeyi verdiğini hesap bile edemiyorum. Onun yerinde olsam epey bıkkın görünürdüm. Ama neşeliydi, öyle bir neşeliydi ki… Ortamın ucubeliğini bile unutturmuştu bana.

Maddeyi vücuduma alınca bir süre sonra gözlerim kapandı. Rüya görüyordum. Karmakarışık, daha önce hiç görmediğim kadar canlı imgeler vardı gözümün önünde. Ama uyanıktım ve bundan gayet emindim. Etrafımda bir sinek uçsa ondan bile haberim olurdu. Profesörlerin konuşması, hemşirenin hâlâ daha aptalca gülümsemesi, bakıcının üzgün bakışları… Hepsi zihnimin içinde yankılanıyordu. Ama dikkatimi vermem gereken şeyi bölen bir vızıltı gibiydi her bir şey. Öyle büyük, öyle görkemli bir şey vardı ki karşımda, içimde ya da her neredeyse… Kendimi ona teslim etmek ve onun içinde erimek istiyordum. O, yüce efendi… Kim olduğunu da ne olduğunu da bilmiyordum. Ben vardım… Ve benden daha görkemli, daha güçlü, daha kudretli bir biz vardık… Hepsi bu!

Ona yaklaştıkça kafamın içine dolan vızıltılar daha da arttı. Sadece bu laboratuvardan ibaret değildi duyduklarım artık… Arjantin’den Nepal’e, kim ne yapıyor ne düşünüyor biliyordum. Hatta ki yıldızların sesleri, boşluğun görkemi… Bambaşka lezzetlerin harmonisini vardı içimde. Siyah beyaz, acı tatlı, iyi kötü… Hepsi kalbimde atıyordu. Ama onlardan uzaklaşmak istiyordum, arınmak ve o gördüğüm efendi gibi yüceleşmek istiyordum. Sinesine çağırıyordu. Ama gidemiyordum, bütün bir kâinat ben ona varmayayım diye dört elle sarılmıştı bana.

Arınmak… Kaosu kontrol etmek için arınmak, sadeleşmek, bütün zihnimi onunla doldurmak… Ne büyük bir çaba veriyordum kendimle! Bir yandan patlayıp gidecekmiş gibi çarpan yüreğim, bir yandan da insanlar…

Bir anda her şey durdu. Ölmüştüm. Bundan kesinlikle emindim. Ona varmak için çabaladığım yaratık beni o kalabalıktan ayırmış, ruhumu kutsallaştırmıştı. Hiçbir şey duymuyordum, sadece efendime sürükleniyordum. Efendimle bütünleşecektim… Bir anda fark ettim ki ondan duyduğum huzura çekildiğim efendi de aslında bir esirdi. Benim gibi nicesini zincirlerle kendisine çekerken kendisi de zincirlerin içerisine karışmış bir köleydi. Onunla bütünleşecek ve ben de onun esaretinin bir parçası olacaktım.

Hayır… Kabul etmedim bunu. Her şeyin ne kadar geç olduğunu bilsem de kabul etmedim. Ona ne kadar kuvvetle çekiliyor olsam da ondan uzaklaşmaya çabaladım. Başardım da. Tekrar o kaosun içerisine geri döndüm. Kaostan korkmuyordum, ondan arınmak istemiyordum, onu kontrol etmek istemiyordum artık; sayısız varlığın içinde bir ses olmaya razıydım ben. Adım adım kendi bedenime çekildim. O pis kokulu hücreme geri dönüyordum.

Gözlerimi açtığımda etrafımdaki duvarların yıkıldığını ve okyanusun derinliklerindeki suyun içinde süzüldüğümü gördüm. İçimde biriken güç her neyse o her şeyi yok etmişti. Ve boğulmuyordum, sanki bir balık kadar gibi pek bir canlıydım hem de. Yukarı doğru yüzdüm ve suyun üstüne bir mermi gibi çıktım. Kelebek kanatlarım vardı! Gümüş gibi parıldayan, ipek gibi hissettiren tüyden hafif kanatlarım vardı!

Kanat çırparak yükseldim, semada asılı duran ada bekliyordu beni. Harmoni oradaydı işte! Kâinattaki bütün lezzetler ve azaplar orada beni bekliyordu. Çok güzel şeyler hissediyordum… Kontrol eden olmaktansa… Kontrol edilen olmayı seçmenin ödülüydü bu işte. Ve kanat çırptım, karmaşa ve huzurun ahengine…

3 Nisan 2020 00:23

Eski Mezbaha

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir