Çölde Bir Serap

-Bir zamanlar donmuş nehrin ötesine geçmekten korkan bir adam tanımıştım. Zamanı yakalamaya çalışıyordu adam ve kuşağında gül dikenlerinden yapılmış bir taç taşıyordu. Nehri geçmeye çalışırken öldü. Kendi elleriyle yaptığı tacı sevgilisine hiçbir zaman ulaştıramadı.

-Neden gül dikenlerinden bir taç yapmış ki?

-Sanırım onun için her türlü acıya katlanabileceğini göstermek için.

-Böyle bir şey mümkün değil.

-Doğru. Zaten o yüzden ispat etmeye ihtiyaç duyuyordu ya.

-Anlıyorum.

-Şimdi sen de buradasın genç adam ve niçin? Bir kadın mı bekliyor seni de karşıda?

-Ah hayır,beni bekleyen bir kadın değil. Oğlum bekliyor belki asırlardan beridir gelişimi. Ben de tahtadan yaptığım atı ona götürüyorum. Hep bir at istemişti.

-Donmuş nehirden geçmek kolay değildir evlat, ben yıllardır burada bekliyorum uygun bir nokta bulabilmek için.

-Anlaşılan hayatının son baharını burada geçireceksin babalık. Sen de o adam gibi karşıya geçmekten korkuyorsun. Kim bekliyor seni karşıda?

-Kimse. Beni hiç kimse beklemiyor. Hayatta iken ne idiysem, hayat ve ölüm arasında da oyum ben: yapayalnız bir serseri.

-Bir serseri olmak için fazla yaşlısın.

– Sen de burada olmak için fazla genç. Ne dersin nehri geçip canlılığa geri dönebilecek misin? Toza bulanmış saçların, yıpranmış elbiselerine bakılırsa uzun bir yoldan geliyor olmalısın. Hatta belki de ta Ölüm’ün kıyısından.

-Doğru bildin babalık. Oğlum daha üç yaşında, onun için döndüm Ölüm’ün kıyısından ve bu nehri geçeceğim.

Sustu yaşlı adam. Zira söylenmesi gereken söylenmişti. Bir savaşçının mağrur duruşuna sahip gencin arkasından baktı. Buz kırıldığında gözlerini kırpmadı. Böyle olacağını biliyordu. Tahta at sulara gömülmüştü.

Çok geçmeden işine döndü. Bu donmuş nehrin kıyısındaki çölde bir vaha yaratmıştı kendine. Diktiği ağaçlar için bir su kanalı kazıyordu. Yıllardır suyu nehirden taşımaktan yorulmuştu. Buruşmuş elleri ağrıyana kadar kazma vurdu toprağa. Kum ona geçit vermiyordu. Sanırsınız bir kayaydı vurduğu. Sonunda yoruldu. Limon ağacının dibine yattı ve uyudu.

Uyandığında yanına bir çocuk gelmişti. Henüz ergenliğe girmemiş bir kız çocuğuydu bu.

-Nasıl geçebilirim nehirden? dedi yaşlı adama.

-Canlılığa mı?

-Evet. Annem bekliyordur beni. Çok geç oldu. Lütfen bana yolu gösterin.

-Bunu yapamam küçük. Kendin bulman gerek, uygun noktayı. Eğer ben bulabilseydim yıllar önce geçerdim karşıya.

Kızın yüzü düştü. Bal rengi gözlerinde ağıt vardı.

-O elindeki yeşim taşı mı? diye sordu küçük kıza.

– Bu mu? Annem için. Böyle renkli taşları çok sever o.

Adamın ağzından tek kelime daha çıkmadı. Biliyordu ki küçük kız da başaramayacaktı karşıya geçmeyi. Çünkü Ölüm’ün kıyısından alınan hiçbir şey canlılığa geçemezdi. Küçük kız giderken arkasından baktı. Buz kırıldı ve kızın bedeni soğuğa karıştı. Adam işine geri dönmüştü çoktan.

Ölüm ve yaşam arasındaki bu kıraç topraklarda bir vahada yaşıyordu; kendi yarattığı.

O, kanal kazmak için boşuna uğraşıp didinirken nicesi yanından gelip geçti. Kimiyle sohbet ediyordu. Kiminin yüzüne bakmıyordu. Bir öğüt vermekten acizdi. Verilen öğütler de işlemiyordu ona.

Kazdığı kanalın sonu asla gelmeyecekti. Emeğinin karşılığı yoktu. Kum inatçıydı. Adamın yaratma gücünün de bir sınırı vardı.

Bir gün eski bir dostunu gördü uzaktan. Dostu da onu görmüştü. Attığı her adımda değişimi hissediyordu yaşlı adam. Bu, onu korkutmuştu. Gelen orta yaşlarının sonunda bir kadındı. Dudaklarındaki mütebessim kıvrım çok tanıdık ve çok yabancı gelmişti ona. Saçlarının çöl güneşinde yakaladığı o kızıl ışıltı da çok tanıdıktı, aralardaki beyaz teller ise bir o kadar yabancı. Kadın, ona sanki bir serap görmüş gibi bakıyordu. Belki de bir seraptı adam, donmuş nehrin kıyısına kadar gelebilmiş ruhların gördüğü. Ama tanıdıktı işte. Bu işleri değiştiriyordu. Buraya gelip giden onca insan arasında bu kadının çehresinin yanıltıcı bir üstünlüğü vardı üzerinde.

-Burada ne işin var? diye sordu kadın.

-Bir kanal kazıyorum, meyve ağaçlarım için.

-Ömrün boyunca hep böyle olmayacak işler peşinde koştun zaten.

-Biliyorum.

-Seni karşıda beklediklerini de biliyor musun?

-Kim bekliyormuş beni? Kim bekler ki beni? Önemsiz biriyim ben.

-Hiç kimse yeterince önemli değildir. Ne kadar inkar edersen et, senin bir ailen var. Arkadaşların var. Ben varım. Ya da ben vardım.

-Hakkını yiyemem, iyi bir dosttun sen. Ama beni uzun zaman önce bırakıp gittin. Diğerleri de aynısını yaptı. Eş, dost, aile… En sonunda, her gece yatağa başımı koyduğumdaki tek başımalığıma kaldım.

-İnsanlar beklemekten yorulurlar. Son sürat akan bir nehirde aynı yerde sabit durmak zordur. Onlar her şeye rağmen oradalar, canlılığın içinde.

Kelimeler hızla tükeniyordu her zamanki gibi.

-Ama bu nehir donmuş, dedi adam nehre bakarak.

-Çünkü yeniden canlılığa geçebilmek için fedakarlıkta bulunman gerek.

Adam ne diyeceğini bilemedi.

-Gitme zamanı, dedi kadın.

Söylenecek tek kelime kalmamıştı, yine.

Eski dostu arkasına dönüp bakmadı. Ama yaşlı adamın gözü üstündeydi. Kadının silüeti gözden kaybolana kadar yerinden kıpırdamadı. Sonra… Kazmayı bir kez daha vurdu kuma. Son kez.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir