Bukalemun ve Safsatalar

Selamlar! Hoşgeldiniz! Gördüğünüz üzre bir bukalemunum ben. Zehir yeşili yalanlarla dokunmuş benliğim izin vermez dürüstlüğün bir zerresine. Günün büyük bir kısmında, beklerim. Avım ayaklarıma kadar gelsin diye. Aldatma sanatında benden iyisini bulamazsınız, öyle ki bazen ben bile şaşırırım girdiğim şekillere.

Peki kimim ben?

O gösterişli kumaşları yırtıp atın. Kat kat sürdüğüm boyaları silin. Arkasında ne kaldı? Bütün o sahte gülüşler, o rol kesmeler, hepsi… Ben sizim aslında. Aynadaki aksinizim. Kaçınılmaz olanım. Bir örümceğin avını yakalamak için ağını dokuması gibi çelişkilerle örerim bende tuzaklarımı. Bazıları daha zordur, bazıları kolay; hiç fark etmez benim için, hepsi de yalanların tatlı renkleriyle baş döndürücü rayihasında kendilerini kaybederler. İşte, benim dokuduğum yalanlarla sarılı hayatlarınız, göremiyor musunuz?

Kızacaksınız bana elbet ama ne yapayım doğuştan böyleyim ben. Kendime engel olamıyorum. İnsan nasıl inkar edebilir doğasının getirdiği bütün o kötü yanlarını? İyisiyle kötüsüyle insansınız siz. Ben ise… Başından beri diyorum ya bir bukalemunum!

Bir bukalemun…

Size bir sır vereyim ey insanlar! Sıkıldım bu saçmalıktan. Sabah akşam yalanlar… Bukalemunun canı da sıkılabiliyor işte böyle; istikrarsızlıktan. İnsan doğasından sıkılır mı hiç? Hadi durmayın, doyasıya gülün bana ama rica ediyorum lütfen kafama domates falan atmayın. Sizler! Evet, evet ön sıradakiler sizler sorumlusunuz insanlığın bütün habis yönlerinden ve arkadakiler de bütün o ahlaksızlıklardan sorumlu. Hepiniz sorumlusunuz iklimlerin değişmesinden, kadına şiddetten, erkeğe şiddetten, çocuğa şiddetten… Şundan bundan. Falan filan. Fasa fiso. Aaa ne oldu? Hani nerede domatesler? Yüzünüzde geniş bir sırıtışla beni izliyor ve “Bukalemun bile biliyor günahlarımızı, evet kötüdür insanın doğası!” diyorsunuz biliyorum. Kibirlisiniz ama orası kesin. Sözünün edilmesiyle bile kızarması gereken yüzleriniz umutla parıldıyor ve bana hak veriyorsunuz! Kibir, bukalemunlarda olmayan bir özellik o yüzden şanslı sayılırız ve o yüzden sıkılıyorum doğamdan. Bedenim zamandan ve mekandan bağımsız istediği şekle girebiliyorken ruhum bağımlı zehir yeşili yalanların getirdiklerine. Demem o ki ben sizin gibi ne inkara kalkışabilirim ne de doğamın ne kadar kötü olduğundan dem vurabilirim. Tam olarak olduğum şeyim ben: Bir bukalemun. Lakin doğası kaypaklığın sıvılaşmış halinden mürekkep bukalemunun da canı sıkılır, istikrarsızlıktan.

Eğer duymak isterseniz sahtekarlıklarımı tek tek anlatabilirim sizlere. Duyamadım? İstemiyor musunuz? Demek çocuklar da izliyor bu cümbüşü. Oysa en çok çocuklar öğrenmeli sahtekarlığın ne olduğunu. Ne de olsa her insan bir gün bir bukalemuna denk gelecek. Tamam tamam kızmayın! İyi madem, eğitici bir hikaye anlatayım o zaman; doğasını reddetmek isteyen bir bukalemun hakkında.

Bu ucube sirkinde işe girmeden önce bende yüzlercesinin aynısı bir bukalemundum, diğerleriyle aynı şekilde sürdürürdüm rutinimi. Kendi kendime hayıflanıyordum ki- çünkü bukalemunların hiç arkadaşı olmaz- ahlak timsali peygamber devesiyle karşılaştım. Önce korktum. Bir tırpanı andıran kıskaçlarını önüne doğru uzatmış olduğu yerde bir ileri bir geri salınıyor, sanki dua ediyordu. Sordu bana “Neyin var?”. Dedim ona “Ne olur kıyma canıma, çok gencim daha kuracağım nice tuzaklar var!” Sakitane duruşunu koruyarak cevap verdi bana “Korkma küçük bukalemun kıymayacağım canına! Hem emekli oldum artık ben, inmiyorum artık ölüler diyarına.” O böyle söyleyince sakinleştim biraz, rengim eski yeşil haline döndü. Kaypaklık bu ya içimi açtım ona orada hemen güvenerek: “Ah peygamberdevesi, sen bilmezsin sahtekarlığın ne olduğunu. Bazen o kadar sıkıcı o kadar yorucu oluyor ki… Sıkıldım bu halden.” Peygamber devesi şaşırdı. Pek sık rastlamazsınız bu sofu yaratıkların şaşırdığına. “Dur sana bir hikaye anlatayım.” dedi.

Ve başladı anlatmaya.

“Bir bukalemun tanıdım, tıpatıp sen. Ona eşlik edecektim ölüler diyarına dek. Bilirsin… Gerçi nereden bileceksin! Uzun bir yoldur ölüm, yaşayanlar bir anda olup bitti zanneder. Her neyse… Dost oldum onunla hemen. Farklı olduğunu söylüyordu bukalemun, onun bir ismi varmış. Düşünebiliyor musun? Bir yaşıma daha girdim orada. Bana bu farklılığının hikayesini anlattı. Doğasını inkar etmeye küçük yaştan başlamış. Annesini, babasını dinlememiş. Arkadaşlarını dinlememiş. Bütün bukalemunların aynı olması gerçeğine bir türlü inanamamış. Farklı görünmek için neler neler yapmamış. Reddetmiş yalan söylemeyi, kılık değiştirmeyi de!”

Doğrusu, başkası anlatsa bu saçmalıklara inanmazdım. Ama anlıyorsunuz ya bir peygamber devesiydi o. Nasıl benim doğam yalandan ibaretse onunki saf dürüstlüktü. Ondan dolayıdır ki söyledikleri hafife alınmaz. Çünkü yalan söyleyemezsiniz ölülerin tanrısına.

Hikayeye devam edelim.

“Dostum bukalemunlar arasındaki bu aynılığa bir son vererek yeni bir çağ açmak istiyormuş. Ona göre yalanların doğası bu kadar kaypak ve öngörülemezken nasıl sıkılmazmış bukalemun? Herkes ona gülmüş, ne yaparsa yapsın doğasını değiştirdiğine inanmamışlar. “Sen de bizim gibi aynı pörtlek gözlere sahip oldukça hiçbir şeyi değiştiremezsin!” demişler. Bukalemun diğerlerinin onun farklılığını kıskandığını biliyormuş. Oysa kıskançlık yoktur ki bukalemunların doğasında. Bukalemun düşünmüş taşınmış. Bu sıradanlığa son vermek için türlü türlü hileler kurmuş kafasında. Diğer bukalemunları ikna etmek çok meşakkatli bir işmiş çünkü malum bütün bukalemunlar hilekarlık virtüözüdürler. En sonunda kafasının üstünde bir ampul yanmış. Ona lazım olan bir isimmiş. Eğer insanlar gibi bir isme sahip olursa kişiliğinin başkalaşım geçireceğini ve diğerleriyle aynı olmaktan kurtulacağını düşünmüş. Aylarca bir isim aramış kendine ancak bütün bukalemunlar gibi o da kararsızmış. Sonunda canına tak edince kendini yollara attığı gibi gördüğü ilk hayvana sormuş. Angut kuşuymuş bu. “Ne olur.” diye yalvarmış Angut’a. “Ne olur bana bir isim bul.” Angut’un acelesi varmış. Gagasıyla kiremit rengi tüylerini kabarttıkça kabartıp, “Gitmem gerek, bekliyor eşim. Angut olsun senin adın da.” diyivermiş. Sonra da uçup gitmiş. Artık ismi Angut olan dostum mutluymuş. Aşka, sadakate, dürüstlüğün her türlüsüne methiyeler düzüyormuş. Zaman geçtikçe değişmiş adının hakkını veren bir angut olmuş. Artık ince ruhlu biriymiş o. Olmayacak hayallerin peşinde koşuyor, kendi küçük dünyasını daha iyi bir yer yapmak için planlar kuruyormuş. “Nedir bukalemunun doğası?” diye sorarmış kendi kendine. Bu soruyu o kadar çok zikretmiş o kadar çok düşünmüş ki en sonunda kendi kendini aldatmaya başlamış. “Farklı olmaktır bukalemunun doğası!” deyip çıkmış işin içinden. “Yanlış.” diye söyleniyormuş içinden içinden. “Bugüne kadar hep yanlış bildik, halbuki yalanlar ve sahtekarlık değil ki bukalemunun doğası. Farklı olmaktı hep ve farklı olmak olacak sonsuza dek.” Bukalemun dostum orada karar vermiş tüm bukalemunları uyarmaya. İki gün sonra bukalemun toplantısı varmış. İki gün bu toplantı için hazırlanmış. Vakti geldiğinde, tüm bukalemunlar bir meydanda toplanmış. Birbiriyle aynı pörtlek gözlerle sahnedeki ip cambazı bukalemunu izlerken Angut çıkmış sahneye. Yanında da üstü kadife bir örtüyle örtülü büyükçe bir nesne varmış. Bukalemunlar yuhalamaya başlamışlar onu çünkü ip cambazını izlemek istiyorlarmış. “Susun bukalemunlar, size söyleyeceklerim var. Bir sırrı ifşa etmek, bir gerçeği ortaya çıkarmak için geldim.” Sizin tembellikte ve hareketsiz kalmakta da usta olduğunuz bilinir ya, işte öyle donakalmış bukalemunlar. Sahnedeki Angut bir tiyatrocu edasıyla salınarak yanındaki büyük nesneyi herkesin görebileceği bir yere çekmiş. “Ben Angut. Adı olan bir bukalemunum. Farklıyım. Hepimiz farklıyız. Durun hemen inkar etmeyin. Artık yalanları bırakın ve asıl doğanıza dönün diye buradayım. Çok konuşmanın alemi yok. Şimdi göstereceğim size bukalemunların gerçek doğasını.”demiş Angut ve bir eliyle perdenin ucunu tutarken sözlerine devam etmiş: “Bukalemunların doğasına dair korkunç sır burada işte dostlarım.” Kadife perde kalktığında gözleri alan bir parlaklık görülmüş önce. Perde rüzgara kapılıp uçmuş geride gümüşi parıltılarını bir ok gibi bukalemunlara saplayan o lanetli ayna kalmış. Az önce kıpırtısız duran onca bukalemun yıldırım hızıyla kaçmaya çalışmışlar ama meydan çok kalabalık ve herkes çok telaşlıymış. Birbirlerini ezmişler. İzdiham olmuş. Ön sıralardakiler ise kaçmayı başaramayıp aynanın lanetine tutulup paramparça olmuşlar. Angut hayatını ilk kaybedenlerdenmiş: Aynaya en yakın o olduğu için.”

Peygamber devesi susunca düşünmek için bir boşluk bulmuştum. “Öyleyse…” demiştim sevinçle haykırarak “En büyük laneti bukalemunun, bir ayna!” Peygamber devesi bana cevap vermemiş, uçup gitmişti. Hep böyledir zaten ahlak timsalleri, sadece öğüt verir gerisini boşverirler.

Şimdi anlıyorsunuzdur neden aynı bukalemunlar. Bizler birbirimizin aynasıyızdır. Yalanların renkli kumaşıyla dokunmuş dünyamızda sizin gerçeklik dediğiniz şeyden eser yok. Aksine kaçarız gerçeklikten ve aynalardan. İkisi de ölümcüldür. İşte doğasını kabul etmeyenlerin, farklı olanların sonu budur.

Yuhalamayın yahu, n’oluyorsunuz! Ana fikir mi? Şey sanırım bu hikayenin ana fikri… Farklılık ölümü getirir? Durun kızmayın! Başka bir hikaye…

Aaa domates mi o?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir