Bu bir kötülüktür!

“Ben yazar olmak istiyorum, başka bir meslek istemiyorum!” diyen adam gelmişti aklıma. Artık kahve makinesine bakarken ne gördüysem birden aklıma düşmüştü adamın derdi. Nedense pek komikti bu vecize benim için, yazarlık herhangi bir mesleğin muadili olabilir miydi? Yazarlığın kendi tanımına aykırıydı bu zaten, dünyadan kendisini soyutlayıp yalnızca yazı yazmaya adamış bir insanın yazacak ne yaşantısı olabilirdi ki? Ancak masanın başına geçip makine gibi bilindik şeyleri tekrar edebilirdi ancak.

Birden başımı salladım; bunu düşünmesem daha iyi olurdu. Sanki hep aynı şeyleri düşünüyordum ve bundan kurtulmalıydım. Belli bir tekrarın içine düşmek kadar feci bir şey var mıydı şu hayatta?

Kahvem hazır olunca balkona geçtim. Bin şükür, körfezin nefis manzarasına bakan güzel bir evim vardı. Bu eve taşındığım zamanlar epey sevindiğimi hatırlıyorum, şehrin ucuz yerlerinde kalmak bir zamanlar bana utanılacak bir şeymiş gibi gelirdi. Buraya taşınınca hem o eziklikten kurtulmuştum hem de gözüm gönlüm açılmıştı. Ha, evimi elden alsalar oralara geri döner miydim? Evet, hiç çekinmeden. Zaten silip atmıştım artık kafamdan o düşünceleri, ne kadar aptalca olduğu belli değil miydi? Zaten… Öyle saçma sapan bir şehirdi ki burası, en güzel yeriyle en kötü yerinin birbirinden hiç farkı yoktu. Yine aynı apartmanlar, yollar ve çarşılar vardı. İşte manzaradan olurduk, onu da arada bir görmeye gelir ve belki daha çok keyif alırdım.

Hayatımdaki bütün güzellikler öylesine sıradanlaşmıştı ki, kıymet verilmesi gerekene kıymet veremediğime üzülüyordum. Hiçbir şeyden doymamak, tatmin olabilmek için her şeye oburlukla sarılmak ne kadar yorucuydu aslında… Evet dünyadaki çoğu insandan daha iyi bir yaşantım vardı ve benden daha iyi hâlde olanların da canı cehenneme doğrusu. Tamam; belki İETT’ye talim ediyordum, sükseli bir telefonum ve pahalı kıyafetlerim yoktu ama olsaydı hemen sıkılacaktım. Çünkü aradığım şeyin bunlarda olmadığını biliyordum.

Sorun, isteksizliğimdi. Bana yön verecek hiçbir isteğim yoktu hayattan. Mesela şu dünyadan kendisini soyutlayarak yazar olmak isteyen adama bakın; manasız bir istek olsa da en azından onu hayal edip diri kalacak, benim düştüğüm bu atalete düşmeyecekti.

Aaa… Kapı çaldı… Demek ki misafirim nihayet gelebilmişti. Hemen kapıya koştum ve onu içeri aldım, bir şeyler ikram etmek istediysem de hemen gideceğini söyleyerek beni durdurdu.

-Eee, görüşmeyeli nasılsınız Şeytan bey?

Vişneçürüğü tenli Şeytan, o esnada kendi boynuzlarını elindeki aletle sivrilterek cevap verdi:

-Nasıl olsun? Geçen her bir anım insanın ne kadar da kötü bir yaratık olduğunu anlatmaya çalışarak geçiyor. Bir yerden sonra sıkılıyorsun tabii. İşte beni eğlendirsin diye bir kedi aldım kendime, valla çok şirin kerata.

-Kedileri sever misiniz?

-Sadece kediler mi? İnsanları günahım kadar sevmem belki ama, gerçi bunu bütün âlem biliyor, hayvanların hepsini severim. Bak, çantamda mama taşıyorum. Sokakta aç hayvan görünce hiç dayanamıyorum.

-Pek merhametliymişsiniz Şeytan bey, hiç öyle düşünmezdim sizi.

-E adımız çıkmış dokuza inmez sekize. İşte geçen bir Satanist ayinine çağırdılar beni… Göreceksin ortamı. “Ey yüce efendimiz” ortalığı inletiyorlar. Bir indim tepelerine “Ne istiyorsunuz?” diye, salaklar bana kan uzatıyor. Bilmem hangi zavallı kedinin kanıymış. Ulan vampir miyim ben? Ne alakam var kanla? Yolladım bir iki cin, çarpma tablosuna döndü zavallılar.

Şeytan gülmeye başlayınca ben de onunla beraber ister istemez güldüm.

-Velhasılıkelam… İnsanın içindeki kötülüğü ortaya çıkarıyoruz diye biz de kötülük yapacak değiliz. Aksine iyi olduğumuzu gösterelim ki kötülüğün insana ait bir şey olduğunu ispatlamış olalım.

-Ama insanları kötülüğe teşvik etmek de bizzat kötülük değil midir, Şeytan bey?

Dilini çıkartıp tükürdü. Dili de pek uzunmuş maşallah, olduğu yerden bana kadar varmıştı.

-Aman… İyi olana kötülüğü seslendiğimiz zaman yine iyi olur, kötü olmaz. Benden daha mı iyi bileceksin, Müslüman Hristiyan!? Senin bilmediğini bilirim ben!

-Tamam yahu, varsay ki biraz da bilgeliğini öğrenmek istedik.

-Sana ne benim bilgeliğimden? Şeytanım oğlum ben.

Durup dururken kişnemeye başladı, ona karşı olan bakışlarımın garipleştiğini görünce neden kişnediğini açıkladı:

-Böyle gülüyorum da ben.

-Niye ki?

-Bizi de böyle garip yaratmışlar işte moruk.

-Ne diyelim, belki biz âdemoğlu da gülerken bilmediğimiz bir hayvanı taklit ediyoruzdur. Neyse, boş ver onu. Benim bu hâlim ne olacak?

-Şu isteksizlik mevzusu değil mi? Valla çok doğru yere geldin; her türlü isteği libidoyu coştururum ben. Yalnızca… Şu sözleşmeyi imzala yeter.

-Ne için bu sözleşme?

-İşte ruh al götür meseleleri için. İstiyorsan oku.

Elime kağıdı aldım, büyük harflerle şu uyarılar en başta yazıyordu.

“Kiramen Katibin’e karşın mesuliyet kabul edilmez.

Ölüm sonrası sorgulama meseleleri konusunda ruhu teslim alınan (Sözleşmenin en altında ismi geçmektedir.) sorgusunu kendisi verecektir.

Eğer ki kişi sözleşmeden vazgeçmek isterse tövbe etmesi yeterlidir. Not: Tövbelerin kabul edilip edilmemesi Şeytan A.Ş’i bağlamaz.”

Kağıdı okuduktan sonra bu sefer ben gülmeye başladım.

-Anonim şirket mi?

-Tabii. Her ülkede bir şirketim var. Malum devir değişince ona göre tavır almak gerekiyor. Eskiden sınır yoktu gümrük yoktu, rahat rahat işimizi görüyorduk. Şimdi işte öbür dünyaya giderken devlet günah vergisi alıyor. Artık şu hâlimizle kaçakçılığa başlatacaklar bizi, olacak o.

-Neyse… Sözleşmeden çıkmak sanırım çok kolay, pek de bir bağlayıcılığı yok.

-Aynen. Ama bak bakalım çıkmak istiyor musun? Fena ortamlar var burada…

-Yahu Şeytan bey söyleceğim söyleceğim ama kafama takıldı. O kadar yıllık kariyeriniz var, işte o kadar insanla yatıp kalktınız, ne bileyim türlü türlü insanların aklına girdiniz de… Neden üslubunuz Kadıköy gencinden hallice?

-Orası seni karıştırmaz. Adamına göre muamele çekiyorum, bilirsin ya.

-Öyle olsun. Kaleminizi kullanabilir miyim?

-Tabii, al bakalım.

Sözleşmeyi pek de incelemeden altına fiyakalı imzamı attım. El yazımın biçimsizliğine karşın imzam o kadar şekilliydi ki iyi kötü herkesin dikkatini çekiyordu. Şeytan’ın da dikkatini çekmişti elbette.

-Atatürk de gibi imzan varmış kanki.

-Teşekkür ederim.

-Akşam saat dokuzda Kaleiçi’ne gel, deli akacağız senle ortamlara deli! Neyse muhterem kardeşim şimdi izin verirsen güzel bir sohbete gitmek için senden izin alacağım. Acaba bilgini arz edersen otogar ne taraftaydı acaba? Konya’ya derhâl gitmem gerekmekte, malum Püsküllü Hayrettin Hoca’nın sohbetine gitmeliyim.

-Ne çabuk değiştin yahu sende.

-Bizim işler öyledir güzel kardeşim.

Hızlıca çantasından bir sarık, bir cüppe çıkardı ve evden aynen o şekilde ayrıldı. Arkama yaslanıp artık buz gibi olan kahvemden bir yudum aldım. Ne garip, şu an Türkiye Cumhuriyeti devletinin huzurunda ruhumu şeytana satmıştım.

Şimdi bundan sonra öykünün devamında ne olduğunu merak ediyor olabilirsiniz. Akşam ne yapacağımızı ve Şeytan’ın Püsküllü Hayrettin Hoca’nın sohbetinde ne günah işleteceğini de merak ediyorsunuzdur belki. Ama ne yazık ki bunların hiçbirisini size anlatmayacağım çünkü bir şeyi merak ettirip anlatmamak kadar büyük bir kötülük yok. Nihayetinde ruhumuzu şeytana satmamış mıydık? Hadi hep birlikte çirkin kahkahalar eşliğinde “Yaşasın kötülük” naraları atalım o zaman!

29 Ocak 2020

14:03 Eski Mezbaha

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir