Bize Vadedilen Yaşam

Yeni evine taşınalı beş sene olmuştu. İlk taşındığı zamanlar bu yeni evinin özellikleri ona öyle yenilikçi gelmişti ki… Mesela bir odaya girdiğinde odanın ışıkları kendiliğinden açılıyor; eğer odada beş dakikadan fazla kalacağını evin yapay zekası anlarsa odanın ısısınıhemen doğru sıcaklığa ayarlıyordu. Sifonlar kendiliğinden çekiliyor, duş almaya karar verdiğinde sıcak su akıyor ve giyinmek istediğinde gardırobundaki kıyafetler hemen önünde ütülü ve temiz olarak konuyordu. Her şey baştan aşağı otomatikleştirilmişti; sadece karnı açıksın, hemen masasında bir yemek beliriyordu.

Hâliyle, hangi ev işini yapmasına gerek vardı ki? Onun her hâlini inceleyen bir yapay zeka bu evi güzelce çekip çeviriyordu. Bu yapay zekâ da… Eve ilk geldiği günden beri etkilendiği, enteresan bulduğu şeydi. Eve giriş çıkıp saatlerinden aldığı her bir nefese kadar kaydeden bir akıl vardı etrafında dolaşıp duran. Günlük rutinleri onun sayesinde düzenlenmiş ve kusursuzlaştırılmıştı.

Aslında bu eve taşınmaya çok hevesli değildi. Yani, evine gelen misafirler onun akılsız eviyle dalga geçmese pek de taşınmazdı. Haksız da sayılmazlardı, kim bu devirde kim on yıllık bir apartmanda yaşardı ki? Bir de Kaleiçi gibi yerlerde yüz yıllık evler varmış… Düşündükçe tüyleri diken diken oluyordu. Neyse ki Antalya’nın diğer modern bölgelerinde evler yıkılıyor ve o güzel inşaat sesleri bir an olsun eksik olmuyordu.

Sadece o mu seviyordu evini? Herkes biricik evini anlatıyor, konuşuyor ve diğer evlerle yarıştırıyorlardı. Kafeler, kıraathaneler, televizyondaki sohbet programları… Evler, daha çok evler ve evler… Tabii sadece ev de konuşulmazdı, insanların evlerinde kullandığı markalar ve malzemeler de önemli bir konuydu. Bir kişinin kullandığı marka onun kişiliğinin de bir parçasıydı. Yani tavsiye olsun; asla ama asla hiçbir marka hakkında konuşmayın. Ertesi sabah tehdit mektupları alabilirsiniz.

Medya da bu çağa uyum sağlamaz mı? Sağlar elbette. Televizyon olsun gazete olsun, tek anlattıkları şey evdi. Haber programları şehrin bilmem ne tarafına inşa edilen yeni evlerden ve kredilerden bahseder, magazin programlarında da müteahhin yaşantısı anlatılırdı. Çizgi filmlerde bile birbiriyle konuşan evler vardı.

Neyse… Evine aşık baş kahramanımıza geri dönelim. Onun için için yine eviyle dolu bir gün başlıyordu. Alarmı çalar çalmaz tertemiz terlikleri ayağının dilindeydi. Sonra terlikleri, zemindeki rayların üzerinde harekete giderek onu tuvalete götürdü. İhtiyacını giderdikten sonra da yapay zekâ onun dişlerini nazikçe fırçaladı, ağzını da bol suyla çalkaladı. Sonra göz açıp kapayana kadar mutfaktaydı. Zifirî kahvesi ve hapları masada onu bekliyordu.

Şimdi… Sohbet faslı başlıyordu.

-Kahvenize soya sütü ister misin Lütfü?

-Hayır.

-Şeker ister misin?

-Hayır.

-Aferin Lütfü! Yaklaşık bir haftadır şekerli kahve içmedin, sağlıklı hayat başarımını kazandın. Haberi okumamı ister misin?

-Evet.

-Spordan mı başlamalıyım?

-Evet.

O sırada tavandan bir kıskaç inmiş; lezzetsiz haplar ağzına o kıskaçlarla tıkılıyordu. Sonrasındaysa hapları yumuşatması için kahve yudumu ağzına akıtıldı.

-Görünüşe göre Fenerbahçe ile ilgileniyorsunuz. Galatasaray ve Fenerbahçe arasındaki kadim mücadeledeki son derbi Gebze’de oynandı. Fenerbahçe, Galatasaray’a karşı sahasındaki yüz maçlık yenilmezlik serisini sürdürmüş oldu. Aynı şekilde Galatasaray da iki yüz maçtır Gebze Kanaryatepe’de gol yemiyor. Bu haberi beğendiniz mi?

-Evet.

-Hava durumunu öğrenmek ister misiniz?

-Evet.

-Antalya’da hava 35 derece ve her zamanki gibi güneşli. Şimdi siyaset haberi okumak ister misiniz?

-Evet.

-Hükümet başkanı yoldaş Selami Tayyar, yapay zeka “Beton”un şu sorusuna evet cevabı verdi: “Antalya dünyanın en ileri şehri olmalıdır. Bu yüzden tüketim daha da arttırılmalıdır. Buna katılıyor musunuz?”. Şimdi reklamlar…

Hoparlörlerden en sevdiği müzik yayıldı. Sonra bir hoşlantı hissettiği ancak gerçek olup olmadığını bilmediği bir modelin sesi bütün mutfakta yankılandı.

-Merhaba Lütfü. Benim gibi bir kadını mutlu etmek ister miydin? O zaman evine derhal Otomatik Lamba Sisteminin onuncu jenerasyonunu satın almalısın. Artık yarım milisaniye daha hızlı tepki ve yüzde tam on daha gür ışık veriyor. Satın almak istiyorsan, evet demen yeter sevgilim.

-Evet.

-Evetbank hesabınızdan iki bin lira düşürülmesini onaylıyor musunuz?

-Evet.

-Alışveriş yaptığınız için teşekkür ederiz. Siz evde yokken ürününüz eve monte edilecektir.

Kadın çıktı, yapay zekâ geri geldi.

-Bu akşam dostun Ertuğrul misafirin olacak. Bunu hatırlıyor musunuz?

-Evet.

-İş vaktiniz yaklaşıyor. Evden ayrılacak mısınız?

-Evet.

-Size özel tahsis edilen treniniz Altınova’ya hareket etmek üzere kapınızda duruyor. İyi çalışmalar dilerim.

Sandalyesi dikleşti ve onu asansöre kadar taşıdı. Asansör de onu özel taşıma aracına kadar taşıdı. İçine oturdu ve tek kişilik kabin raylar üzerinde hareket etmeye başladı. Radyosu otomatik olarak açıldı:

-Merhaba Lütfü. Bugün elektronik müzik dinlemek ister misiniz?

-Evet.

-Sizin için Elektro Antalya kanalının en popüler şarkısını indiriyorum. Bekleyin.

Bir beş saniye sonra deforme edilmiş tiz bir kadın sesi arkadaki tencere tava gürültüsü eşliğinde çığırıyordu:

“Aaaan-tal-tal-tal-yah-yah-yah, yah-yah-yah-yah-yah, Antal-yah-yah-yah dün-dün-dün-dünya-ya-yanın en-en-en-en güzel şehri! Antal-yah-yah-yah…”

Bu güzel şarkının yanında Antalya’yı izliyordu. Ne kadar düzenliydi. Tepeden süzülse, bütün yolların birbirine paralel olduğu görülürdü. Sanki insanların yaşadığı bir şehir değil de, oradan oraya koşuşturan otomatların bulunduğu bir açık hava fabrikasıydı. Bir güzellik vardı evet ama bu güzellik doğanın kendi güzelliği değil, bir kişinin eline kağıt kalem alıp tasarladığı bir düzenin güzelliğiydi. Kusursuzdu bu yüzden, ama aynı zamanda bu kusursuzluktan dolayı da sıradandı. Türkiye’nin bütün şehirleri bu şehrin birebir aynısıydı. Sadece isimler aynıydı sadece. İnsanlar Lara’da ve Konyaaltı’nda ikamet eder, otellerde çalışır, Kaleiçi’nde veya Eski Lara yolunda sarhoş olurdu. Turistler de bunların hiçbirisini görmez, kendilerini ayrılan alanlarda her şeyden soyutlanırdı. Zira turistler gezmek için değil, kendisini kaybetmek için seyahat eder. Her şey bir görüntüydü, hele ki Antalya için.

En nihayetinde iş yerine vardı. Masasına geçip iş başlayacaktı ki motivasyonunun yükseltilmesi için düzenlenen toplantıya çağrıldı. Toplantı salonuna geçti ve şefin insanlara olan nutkunu dinledi:

-İnsanlar kötüdür, birbirine yapılan kötülüklerden keyif alır. Bu yüzden birbirinizin kuyusunu kazmanız gerekiyor. İnsan insanın kurdudur! Birbirinizi bulduğunuz her fırsatta aşağılamalı ve bir başkasının yaşadığı kötü tecrübelerle dalga geçmelisiniz. Siz iyi olursanız, herkes sizi ezer. Kötülükten korkun. Kendinizi korumak için daha fazlası için çalışmalı, diğer insanlara bir an bile muhtaç kalmamalısınız. Bu yüzden Antalya dünyanın en şahane şehri, bizim vizyonumuz en doğru vizyondur. Bu yüzden gelişkin ve ileriyiz. Unutmayın, vizyon her şeydir!

Arkadan cılız bir ses yükseldi:

-Vizyon ne demek?

Zor bir soruydu. Gerçekten de vizyon ne demek bilmiyordu aslında. Bunu nasıl tarif edebilirdi ki? Bilse bile, ona atfedilen anlamları bir anda nasıl derleyip toplayabilirdi ki? İyi olan her şeye vizyon deyip geçiyorlardı son zamanlarda. Sahi, neydi ki? Ama çok da önemli değildi bilip bilmemek, nasıl olsa yapay zekâ araya girmişti.

-Vizyon… Fransızca’dan dilimize geçmiştir. Görünüm, ülkü ve sağgörü demektir. Aynı zamanda mecazen ileri görüş anlamında kullanılır.

Herkes şaşkındı. Vizyon’un tanımı bu kadar mıydı? Hani şu hakkında akademik kitaplar yazılan o yüce kavram? Belki bu kadar sade bir sözlük anlamı olduğu için anlamamışlardır, açıklama gerekiyordu.

Vakit gelmişti, şef herkesi mesailerine dağıttı. Zavallı çalışanlar sonu gelmeyen bir dünya tatsız soruya “Evet” veyahut “Hayır” diye cevaplar verdi. Öğlen yemeğinde de insanlar birbirlerine bu yalnızca “Evet” veya “Hayır demenin kendilerini “otistik” gibi hissettirdiklerinden şikayet ettiler. Ama yapabilecekleri hiçbir şey yoktu, zira ödenmesi gereken borçları ve evlerine almaları gereken pek çok şey vardı. Sonra da masalarına döndüler, tekdüze sorulara cevap vermeye devam ettiler.

Akşam olunca Lütfü o pek inovatif evinde dostunu ağırladı. Yapay zekanın hazırladığı yemekleri tattılar ve sonra da camın kenarına oturup beraber yapay zekanın kurguladığı fıkraları dinlediler. Pek sohbet etmediler, yapay zekanın “Beğendiniz mi?” sorularına “Evet” veya “Hayır” şeklinde bir cevap vermekle yetindiler. Vedalaşırken de zamanın nasıl da hızla aktığından bahsettiler.

Bir sabah, alarmla değil de kendiliğinden uyanmıştı. Yapay zekaya seslendi ama karşılık alamadı. Yere ayaklarını uzattı, ancak terliklerini bulamadı. Kendisini taşıyan o aracı bekledi, ancak gelmedi. İlk kez evin içinde yürümek ve hareket etmek zorunda kalmıştı, ne acı. Endişe etti, telefonla hemen teknik servisi getirdi. Evin her yerini deldiler, ana bilgisayara bağlandılar ve nihayetinde sorunu keşfettiler.

-Görünüşe göre dün gece onuncu nesil bir eşya taktırmışsın.

-Evet.

-Ancak yapay zeka ve üzerinde çalıştığı bilgisayar dokuzuncu nesil bir anakartla çalışıyor.

-Evet.

-Görünüşe göre bu nesil farkından dolayı donanımlarda büyük bir sıkıntı çıkmış. Bunu garanti halledebilir çünkü onuncu nesile geçiş yapmanız gerektiğiniz tarafınıza uyarılmalıydı.

-Evet.

-Ancak… Görünüşe göre haftalık düzenli bakımınızı yapmayalı bir gün geçmiş. Kullanma kılavuzunun otuz sekizinci bölümünün on sekizinci sayfasının yirmi ikinci paragrafında gördüğünüz üzere bu ağır bir kusurdur. Bütün eviniz garanti dışı kalmış oluyor böylece.

-Hayır…

-Nasıl hayır? Basbayağı haftalık kontrollerinizi aksatmışsınız. Bu bakımların ne denli önemli ve kıymetli olduğunu bilmeyecek kadar aptal ve cahil misiniz? Yaptığınız şey gayet riskli ve tehlikeliydi. Bunun cezasını çekiyorsunuz Buyurun… İşte faturanız.

Eline kağıdı aldı ve incelemeye çalıştı. Tam iki yüz bin lira fatura çıkıvermişti kendisine ufak bir hata yüzünden. Ağzını açtı, “Evet” veya “Hayır” demek istedi ancak hislerini bu şekilde ifade edemeyecekti. Uzun bir zaman sonra, ilk kez duygularını bu kadar net hissediyordu.

-Ama… Ben… Yani… Şimdiye kadar… Haftalık bakımımı düzenli olarak yaptırmıştım. Bu adil değil, bir günden dolayı mı sırf bunu reva görüyorsunuz?

-Bu işin ne derece hassas olduğunun farkında değilsiniz sanırım. Selami Tayyar size akıl fikir versin.

Sonra da evi terk terk ettiler. Artık yapayalnızdı.

İlk gün, bu sıfır teknolojik hayatı ona iki kat daha zor geldi. Kendi terliklerini kendi araması gerektiği bilmek dahi içine fenalık veriyordu. Nerede olduğunu hatırlaması, bir de onu bulması, eğilip giyilebilir hale getirmesi… Aman aman! Ne yorucu işlerdi bunlar böyle. Hiçbir odanın ışığı kendiliğinden yanmıyordu bir de. Akşamları evine geldiğinde ışıkların kendiliğinden yanmasını bekliyor ancak o anahtar denen ilkel mekanizmayı bulması gerektiğini fark edince sinirden kuduruyordu. Yemekleri hazır değildi, kahvesi hazır değildi, hiçbir şey hazır değildi.

Devam eden günlerde bu hayata biraz biraz uyum sağlayabilmişti. En azından eskisi kadar sinirlenmemeyi ve iyi kötü kendi işlerini hızlıca yapmayı becerebilmişti. Artık evden çıkarken daha dikkatli davranıyordu. Odaların ışığını açması gerektiğine her seferinde şaşırmıyor ve evini temiz tutabiliyordu. Hatta biraz da bunun iyi olduğunu düşünüp kendisini avutuyordu. Yemek yapmayı özlemişti mesela. Hatta öyle ki kendisi o ucuz haplardan çok daha güzel yemek yapıyordu. Ayrıca şimdiye kadar yapay zekanın kahveleri mahvettiğini anladı. Kahveyi kaynar su yerine dinlenmiş suyla demleyince, o zehir acılığı kayboluyordu.

Ancak iş yerine geç kalmaktan en sonunda kınama cezası almıştı. Eskiden, sabah yedide uyanır ve on dakika sonra yola çıkardı. Şimdi kahvaltı yapmadan yarım saatte ancak çıkabiliyordu çünkü hiçbir şey önceden hazırlanmış olmuyordu. Hoş, bu ağır yaşantısından daha çok keyif aldığını fark etti. Eskiden bir robot gibi, sağa sola bakmadan öyle geçip giderdi çünkü uyanır uyanmaz kendisini bir koşturma hâlinde bulurdu. Şimdi görmediği güzellikleri fark ediyor, Antalya’nın o planlanmış havasının dışında kendiliğinden olan güzelliklerini de fark ediyordu. Kim bilir şu şehirde kaç kişi o güzel körfez manzarasını görmeden yaşayıp gidiyordu.

Zaman içinde her şey ona yavan gelmeye başladı. İnsanların zihninin bir köşeye sıkışıp kaldığını görmek zor olmadı yaşantısı yavaşlayınca. Güzel sanılan her şey çirkindi aslında ama insanlara güzel olduğu bir şekilde kabul ettirilmişti. Üstelik on yıl öncesine kadar hiçbir şeyin değişmediğine inanmaya başlamıştı.

Böylesine bir hız neye yarardı ki? Sonsuz tüketime. Sonsuz tüketim gerekliydi çünkü fabrikalar bir anlık üretim için kurulmamıştı, durdukları an zarar ediyorlardı. Üretim sonsuza dek sürmeliydi, bu yüzden tüketici hiç durmadan tüketmeliydi. Bunca üretilen şeyi kim nasıl tüketecekti ki? Sağ olsun yapay zekâlar bu işi layığı ile hallediyordu.

Ama bir kaçış yoktu bu düzenden. Yapay zekayı hayatından çıkardığından beri işine geç kalıyor, sürekli azar işitiyordu. Nasıl yedi buçukta iş başı yapabilir, aç karna saatlerce mesai yapabilirdi ki? Kınamaların ardı arkası kesilmiyordu. Son kınamada kınamada disiplin kuruluna çağrıldı. Atıldığı anlamına geliyordu bu, ancak atılmadan önce son bir nutuk dinleyecekti; neye faydası varsa.

-Sabahları kahvaltı yapar mısın Lütfü?

-Hayır.

-Kahvaltı yapmıyor olmanın sebebi kendine özen göstermiyor olman mıdır?

-Hayır.

-Vakit bulamıyor musun?

-Evet.

-Bu vakitsizliğinin nedeni kişisel dağınıklığın mıdır?

-Hayır… Evet… Bilmiyorum.

-Ne demek, “Bilmiyorum.”?

Derin bir nefes aldı, ciğerlerini havayla doldurdu.

-Bilmiyorum çünkü daha önce hiç kendi işlerimi kendim yapmam gerekmemişti. Her şeyimden kendim sorumluyum, hızlanmak için elimden geleni yapıyorum ama bir yere kadar hızlanıyorum. Her şeyi koştur koştur yapmam gerekiyor.

-Daha önce kim yapardı ki işinizi? Anneniz mi?

Şef, vahşi ve pis bir kahkaha attı. Lütfü, konuya olan dikkatini korudu yine de.

-Hayır… Ev sistemim bozuldu da… Daha önce bütün işimi yapay zeka hallediyordu, şimdi kendim hallediyorum. Uyandığımda her şey müsait olurdu yapay zeka varken.

-Aaa… Öyle mi? Üzüldüm. Neden ev sisteminizi tamir ettirmiyorsunuz?

-Ettiremem. Çok pahalı.

-Ne kadara ihtiyacınız var?

-İki yüz lira.

-Peki işinizden ne kadar maaş alıyorsunuz?

-Beş bin lira.

-Peki ya Evetbank’taki hesabınızda ne kadar paranız var?

-Yaklaşık… Eee… Kırk bin lira.

-Bu parayı önden ödeyip kendinize yüzde yirmi faizli bir kredi çekebilirsiniz, değil mi?

-Evet ama… Ev sistemine vereceğim parayı daha güzel şeylere harcamak istiyorum. Örneğin ben, kendi ev sistemime vereceğim parayla kendime bir karavan alıp gezmek veyahut sevdiğim kadına şık hediyeler almak istiyorum.

-Kovuldun.

Bir anlık sessizlik oldu, Lütfü ne diyeceğini bilemedi. Şaşkınca şefin donuk gözlerine bakakaldı, sonra tane tane konuşmaya başladı.

-Nasıl yani? Yanlış bir şey demedim ki?

-Dostum… Bu parayı sen kendin için kazanmıyorsun.

-Nasıl?

-Bizim için, yüce fabrikan ve işin için kazanıyorsun. Yani, işin olmadığı zaman ne olacağını düşünür müydün? Söyleyim, derin bir boşluk hissi… Amaçsızlığını düşünüp çıldırırdın.

-Ne? Çıldırmazdım.

-Aptal olma yoldaş. Daha iyi bir işçi olup kendini geliştirmen için kazanıyorsun. Şu etrafına baksana, insanın hoşuna dokunan herhangi bir şey görüyor musun? Biçimsiz ve ucuza mal edilmiş binalarda yaşıyorsun, dandik kumaşlardan kıyafetler giyiyorsun ve tatsız tuzsuz yemekler yiyorsun. Hiç dikkatini çekmedi mi bütün bunlar?

-Ama… Bunlar çok muhalif düşünceler değil mi şefim? Maazallah Korkuteli soğuktur.

Şef, bir kahkaha savurdu.

-Esas şey ne eşitlik, ne de refahtır. Esas olan şey, bütün insanların ilericilik adıyla karınca gibi hizmet etmesi. Bir karınca ne kadar insansa, ilericilik söz konusu olduğunda sen de o kadar insansın.

Şefin kara gözleri çakmak çakmaktı, belliydi ki bunu itiraf etmek için nice vakit beklemişti. Lütfü, işten de kovulmuş olmanın rahatlığıyla o an tepkisini gizleyemedi:

-Yapma ya.

-Hayır, yalan değil. İlericiliğin işaret ettiği hedefe varınca, eşitlik de olur refah da. Senin de anlaman gereken şey bu. Saadet zamanları bugün değil, yarın. Yarın da öbür gün olacak, öbür gün de başka bir gün olacak. Ama hiçbir zaman gelmeyecek aslında o güzel eşitlik ve refah zamanları.

-Anlamıyorum. Çok saçma değil mi? Bütün bunlar, insan için değil mi zaten? Neden insanoğlu kendi hedeflerine varamayan bir karınca gibi dönüyor çarkın içinde?

-Çünkü ilericilik diye bir şey yok. Teknoloji gelişiyor sadece, geliştikçe de insanın verimliliği artıyor. Verimlilik arttıkça üretim, üretim arttıkça tüketim artıyor. Tüketim arttıkça da teknolojiye ihtiyaç da artıyor. Bu asla sona ermeyecek bir kısır döngü. İnsan bu dönemde asla önemli değil, önemli olan insanın kendisine yarattığı illüzyon sadece. İnsanlar bununla mutlu oluyor, olmalıdır da. Sen? Karavanmış hediyeymiş… Bu çağ için fazla romantiksin.

Daha sonra, iş yerinin kapısında kendi özel taşıma kabinini bekliyordu. Ne ağır şeyler öğrenmişti bu konuşmada. Şimdi de hiçbir şey olmamış gibi evine geri dönüyordu. Ne değişmişti peki hayatında? Artık bir sefalet tehlikesi vardı. Biriktirdiği para ona ancak belli bir müddet yeterdi. Parası bitince de kirasını ödeyemez hale gelecekti.

Ani bir ilham belirdi kafasında o an. Mesele, insanın olduğu halden rahatsızlık duymasıydı. O an insana öyle tatsız ve fena görünüyordu ki onu değiştirmek hayali insana hoş geliyordu. Sistematik bir şekilde insanlara doğallığın, sürmekte olanın sıkıntılı olduğu öğretiliyordu ve böylece insanoğlu bir ilericilik illüzyonunda kendisini kaybediyordu. Aslında insanın hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Bütün aradığı lezzetler, bütün aradığı tatlar aslında yaşadığı o anın içerisindeydi. Hiçbir şeyin değişimine ihtiyaç yoktu, karnı tok ve sağlığı yerinde olduktan sonra bir minder yeter de artardı bile.

Birkaç gün sonra Antalya medeniyetinin yanında çok ilkel kalan Burdur’a bir yol bulup kaçtı, falanca gölün kenarında kalan ücra ve fakir bir köyde yaşamaya başladı. Burada otomatik evler, büyük apartmanlar ve biçimli vücutlar yoktu belki ancak rahat olduğunu hissediyordu. Üzerinde olan tek şey gökyüzü, ezdiği tek şey ise yalnızca topraktı. Artık her şeyin mükemmel olacağı bir yarınla kendisini kandırmıyor, bütün kontrolünü kendi elinde tutuyordu.

İlk bitirme: 29 Eylül 2019 11.55 Bakırköy

Düzenleme: 24 Kasım 2020 19.27 Bakırköy

Print Friendly, PDF & Email

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir