Bir Avuç Seramik İçin- Bölüm 5 Çarşamba

Siber-ifritler, yarı makine-yarı cin formunda olan doğaüstü yaratıklardır. Neo-teokratik yönetimle beraber iyice kalburüstü noktaya gelen ilmiye sınıfıyla beraber casusluk ve espiyonaj hizmetleri için elverişli hale gelen bu varlıklar, aktif halde sınır içi ve sınır dışı birçok önemli konumda görev almaktadır. İstihbaratın yönetim kadrolarında böcek ve böcekbaşı denen insan hafiyeler yer alırken, sahada kabilelere göre ayrılan bu ifritler ter dökerler. Otuz beş kabile, güçlü tekno-tılsımlar sayesinde, bu işleri kabul etmek zorunda kalmış ve istemedikleri halde insan tahakkümü altına girmişlerdir. İdare altında olan bu kabilelerin çoğu kafir cin taifelerindendir. Havasçılar, maharetiyleriyle azgın kafirleri teker teker zapt edip, şanlı davamıza kazandırmıştır.

Nureddin Cavit

Mantis Arkana’da Casusluk Faaliyetleri, Sayfa 42

Öğlen saat 13:30, Sekiz saat önce

Ağustos’un kavurucu sıcaklarında Gebze kükreyen bir alev topu halini almış, yanıyordu. Sıcakta duramayan esnaf, dükkanları akşam üzeri olana kadar kapamış, yıkık dökük prefabrik yapıların ışık alan yerlerini de bulabildikleri kirli bez yahut çaputlarla örtmüştü. Sokaklar sessiz ve ölgündü, taze katledilmiş bir ceset gibi kıpırtısız. Normalde, prefabrik dükkanların önündeki tezgâhları bir bir arşınlayan kadınlarsa muhtemelen akşamın yünden bir battaniye olup geceyi örtmesini, katı halde kaynayan eski asfaltın ılıyıp basılacak kıvama gelmesini bekliyordu. Bu küçük belde, en canlı olması gereken vakitte ölüm uykusuna yatmıştı. Kendisine yakın diğer yerler gibi ayın güneşi kovması Gebze’yi mezarından diriltmeye yeterdi. En nihayetinde, şu günlerde harap olan bu diyarın şehirleri birer hortlaktan farksızdı.

Resul Hoca, yıkık dökük caminin kubbesi altında yüzü mihraba dönük halde oturmuş, önündeki rahleden Kur’an okuyordu. Kirli camlardan yansıyan ışık, ak sakalını mavi, eflatun ve sarıya boyamış, buğday tenini kısmen pancara döndürmüştü. Sesi, bir zamanlar duvarları çini desenli olan cami duvarlarında sekerek yamalı kubbenin boşluklarından taşmaktaydı. “Ve-îza kîle lehum lâ tufsidû fi-l ardi kâlû innema nahnu muslihûn. (Onlara yeryüzünde fesat çıkarmayın dendiğinde, ’Biz yalnızca ıslah edicileriz’ derler.)” Okuduğu bu ayetten sonra, sesi esen yakıcı rüzgârın tiz notaları arasında kayboldu. Düşüncelere dalmıştı. Ne ara bu fitne bu kadar büyümüştü de büyük bir ihtilafa sebep olmuştu?

Daha aylar evvel Konya’daki Kahinkışlağı’nda Ledünni ve Havas dersleri veriyordu. Ariflerin en sevilen müderrislerinden ve civar ulemanın en sayılan hatiplerinden biriydi. Şeyh’ül-Havadisîn, yani Kehanetmatik ona yüce hizmetlerinden ötürü rütbesini yükseltip, Yediler makamına çıkartmak niyetindeydi. Ancak devlet kademesindeki herkes bilirdi ki, Kırklar Kabinesi’ndeki nice cinci, havasçı, kıyafetçi ve yıldızcı birbirinin ayağını kaydırıp Yediler’e yükselmek için elinden geleni ardına koymazdı.

Kurtlar sofrasında dönen Ali Cengiz oyunları bu ulema sınıfının kendi ustalıkları dışındaki en mühim ihtisas alanıydı. Kendisi de böyle bir lütufa erişmek üzereyken, çırağı ve talebesi olan Sinaneddin tarafından ihanete uğramıştı. Masasındaki çekmecenin içine bir düzine kadar hayal bantlarından konulmuştu. İdarecilerin ve alimlerin kullanması yasak olan bu melûn maddelerle yakalanması itibar ve mevki kaybına sebep olmuştu. Şimdilerde ise, civarın imamı kılığında siber-ifritlerle çalışıp bir nevi hayalbazlık yapıyor, başına bela olan maddeyi başkalarına da musallat ediyordu.

“Dübürzade Sinan! O billur kaseni yetmiş iki milletten insana tokmaklatmazsam…”

Arkasından cami halısına sürtünen bir şeylerin sesi geldi, kafasını çevirdiğinde sırtı dönük bir adamın ayakları ile karşılaştı. Yukarı doğru baktığındaysa tüyleri diken dikendi. Karşısında kafası öküz, elleri ve ayakları ters, gövdesi zürafa misali benekli bir yaratık vardı. Vücudun yarısı makina yarısı etten, kemiktendi. Sol tarafı boydan boya disko topu gibi ışıklar saçan fiber kablolar, yeşil ana kartlarla doluydu. Parmak uçlarının her biri USB bellek girişi şeklindeydi. Sol boynuzu, birbirine istiflenmiş uzun antenlerden ve onları bir arada tutan jak kablolarından oluşuyordu. Burun deliklerinden yarış edercesine soluk alıyor, dehşetli bakışlarıyla karşısındaki ihtiyarı süzüyordu. Nedense suratına grotesk bir ifade hâkim oldu saniyeler sonra. Kırçıllaşan ve bir erkek çocuğu ile kırklarında bir adam arasında gidip gelen sesiyle gergin ortamın donukluğunu kılıç gibi kesti:

“Oooo, Resul Hoca demek! Nerden nereye? Derlerdi de inanmazdım, ulemalıktan azledilip böcekliğe geçmişsin gerçekten de. Hahaha!”

Karşısında durup kendisiyle alay eden cine, kızsa da belli edemedi çünkü yanında zağferan, misk ve nadir bulunan ceylan derisi yoktu. Bunlar, eskilerin kullandığı tılsım ve korunma gereçleriydi. Doğa telef olduğundan beri ifritlere karşı korunmanın en etkili yoluysa, kolye şeklinde takılan bir özel bir ana kart olmuştu. Yeşil zemin üzerine bin bir ustalıkla işlenmiş Muhavizeteyn ayetleriyle bir çeşit muskayı anımsatıyordu. İfritler kendilerini makinelerle bütünleştirdikten sonra en çok bu fayda verir olmuştu. Ceylan avlamaya kalksa civarda orman namına bir şey kalmamıştı, kolyeye ise çoktan el koymuşlardı. Tamamen savunmasızdı. Çarşamba kızdı mı öyle bir çarpardı ki insanı, dili lâl olurdu da bir daha konuşamazdı. Bu şekilde eskittiği çok casus vardı ve bunu çok iyi biliyordu.

Resul eski kurttu, karşısındaki her ne kadar ifritlerin en belalılarından olsa da onunla baş edebilirdi. Hiç istifini bozmadan soğuk kanlılıkla:

“Evet, çağırttım. Bu gece yatsıdan önce yine bir teslimat olacak, ondan mütevellit. Açıkçası hayretler içerisindeyim. Normalde gün aşrıya bekletirdin…”

“Biliyoruz, Resul Efendi! Adetim değildir ama geldim işte. Canım sıkıldı, ondan geldim. Yoksa başka sebebi yok. Hem de tahsilat yapmam lazım, zamanında bir hayli borçlandın bana.”

Günün sıcaklığına bir de bu yaratığın gerginliği eklenince sahte imam iyice terlemiş, giydiği cübbenin koltuk altları sırılsıklam olmuştu. Gerginliğini hissetse gizlemeyi başaran adamı gören Çarşamba takdir etti. Normalde yapmayacağı bir şeydi bu, çağırılmadan gelmesi gibi. Zaten dün birkaç haydudun kalp krizi geçirmesine sebep olmuş, viranedeki erzaklarla da kendine bir ziyafet çekmişti. Yaşadığı sıkıntılardan ötürü bunalımda olan eski alimi daha da sıkıştırmak istemedi. Adam da kül yutturmuyordu, kısa ve özdü. Zaten borcunu ödemezse her türlü bu çetin cevizi kırardı. Daha önceki böcekler dışında, bu herif neydi ki?

“Neyse, bu akşam namazdan sonra bir küp dolusu soğan kabuğunu cami avlusunun girişine bırak. Yatsıdan evvel on düzine hayal bandı küpün içinde olur. Sen de derdi olana deva, şifa arayana şifa diye satarsın. Halk elden ayaktan düştü mü hiçbir şey yapamazlar, Şeyh’ül-Havadisîn’in avucuna düşüverirler. Hadi, görüşürüz.”

Başıyla selam veren Resul Hoca, gitmeye yeltenen cine ansızın bağırarak bir şey sordu. Adamın sesinde hiç sönmeyecek bir ateşin çatırtıları vardı:

“Sinan köpeği ne alemde?”

“Valla senin boşluğunu kırklar meclisinde o doldurdu. Yediler’e de Cemşit Hoca yükseldi, hani şu senin yıldızcı arkadaşın. Kesin bir kanıt yok ama sanırım bu tezgâhı sana ikisi tertip etmiş. Bu bilgi sana, bir küp soğana patlar, ha. Yoksa n’aparım bilirsin hoca!” dedi tehditkâr şekilde gülümseyerek. Ters ayakları üzerinde sekti ve ortalığı moloz tozuna bürüyerek gözden kayboldu. Bir yandan öksürdü, öte yandan da bildiği küfürleri saydı metruklaşan mabedin içinde. Çatlak ve yarıklardan, onun sesi dalgalar halinde yayılarak Gebze çarşısına ilerledi. Hocanın küfürleri, her şeyi yalayıp geçen rüzgârın içinde azalıp kayboldu.

Akşamüzeri saat 18:00, İki buçuk saat önce

Gizemli adam, şehir girişindeki derme çatma bekçi karargahından henüz ayrılmıştı. Önünde duran görsel hafıza diskine ve yanına dikkatsizce bırakılmış birkaç parça Kütahya Seramiğine kaydı gözleri istemsizce. Konya’dan belli ki, önemli biriydi, buralara yeni gelmiş olan bir imamı öldürmesini istiyordu. Açıkçası, çetenin sinek avladığı ve vurgun yapamadığı şu günlerde kolay bir adam öldürme işi, tüm ekibin karnını doyurmak için yeter de artardı. Zaten bu tarz çocuk oyuncağı işler, bir şekilde onları bulurdu. En nihayetinde, Mezarlık Çocukları’ydı onlar. Avrasya üzerinde, elini kirletmek istemeyen yamyam burjuvalar arasında güvenilirlikleri ve hızlı iş bitirmeleri sayesinde adlarını çabucak duyurmuşlar ve fakirin yaması bozuk kesesiyle oynayan basit haydut takımıyla aralarındaki farkı, çoktan belli etmişlerdi. Serkeş, oturduğu tahta iskemleden yavaşça doğruldu ve dirseklerini yıpranmış meşe masaya dayadı. Eklemlerini iştahla ısıran kıymıklara aldırmadan, eliyle usulca diski kavradı ve tekrar hedefindeki kişinin simasına baktı. Altında, dijital karelerin Meksika dalgasına kalkarak süslediği bir isim yazıyordu: Resul Hoca…

Ne demişti o adam peki? “Yatsı namazından önce, adam tek başına dışarı çıkar ve etrafını kolaçan ederek kara demirden bir küpü avludan alır. Saat sekiz buçuk bu iş için en uygun zaman. Sağlam istihbarat var. İş basit, tek bir kurşun, alnında açılan bir kan gideri ve hepsi bu.”

Serkeş, bu çeteye tam yedi sene evvel ailesini yitirdiğinde katılmıştı. O zamanlar, Kehanetçiler himayesindeki Isparta’da yaşıyordu. İsyan çıkıp, savaşlar başladığında ailesi de birkaç direnişçiyi evlerinde saklamıştı. Bu görülüp ihbar edildiklerinde, ölümün ve devlete ihanetin lanetli iziyle çoktan damgalanmış ve Azrail’i evlerine istemsizce davet etmişlerdi. Onun misafirliği her daim kısa sürerdi, Serkeş bunu işte o zaman öğrenmişti. Bu mütevazi ziyaretin ikramı ise öyle değerliydi ki… Hiçbir ev sahibi, konuğuna bu kadar cömert davranmazdı. Evet, ruhlar Azrail için mükemmel besinlerdi ve hiçbir zaman doymadan gitmezdi. Gözünün önünde ölen kardeşleriyle bu acı gerçeği pekiştirmişti. Hayatının bundan sonrasında, Azrail bazı zamanlar onun tenine bürünecek ve ziyafetine devam edecekti.

Ailesi öldükten sonra, subaşı ve böceklerden kaçtı durdu. Saatler gün, günler ay oldu. Her doğan güneşle Direnişçiler’in sınırlarına kendisi gibi çocuklarla daha fazla yaklaşıyordu. Dokuz kişiydiler, kimisi ailesinin hız kesmeyen sayısız mermi darbesiyle seğiren cesetlerini görmüştü, kimisiyse dövülerek her taraflarının kızıl kana boyanmasına tanık olmuştu. Muhtemelen onlar da çok yaşamayacaklardı çünkü her gittikleri yerde, halk arasına karışıp tutuklananların sırayla infaz edildiğini öğreniyorlardı. Şüphe çektiklerinden ötürü sıkça vatandaşlar tarafından saldırıya uğruyorlar, canlarını genelde zor kurtarıyorlardı. Ölüm onları bir araya getirmişti ve hep de bir arada tutuyordu. En sonunda güç bela, Ege sınırlarına vardılar ve Direnişçiler’in talimatıyla Gebze’ye yerleştirildiler. Direnişçiler iyiydi ancak burada da adaletsizlik ve yozlaşmışlık vardı. Onları koruyup kollayan Ömer Baba’yı, İstanbul’dan gelen mafyalar karga tulumba götürdüğünde ve kimse hiçbir şey yapmadığında anladılar. Serkeş, bunu o zaman idrak etti ve dokuz kafadar o gün bir yemin ettiler: Bir daha ne mafya olacak zorbalar ne de böcek denen sinsi ajanlar, bu sınırlara giremeyecekti. Onlara kol kanat geren Direnişçiler içindeki hainleri de elbet temizleyeceklerdi. Ancak güçlenmeleri ve ölümle yaşamayı kabul etmeleri lazımdı. Şu anda yaptıkları da bundan ibaretti. Artık güçlülerdi. Serkeş, çok güçlüydü. Hem de hiç kimsenin tahmin etmediği kadar…

Kulübenin arka tarafında kalan kapıya yöneldi kalkıp. Adımlarında, avını kıskıvrak yakalayan bir kurdun eminliği vardı. Arkadaşlarına baktı göz ucuyla, soldaki geniş maun masada kart oyunu oynamaya çalışıyorlardı. Dördünün de kafası masaya devrilmiş, kavruk dalgalar halinde içeri vuran yaz sıcağı herkesi sersemletmişti. Yarım ağız gülümsedi ve çıktı odadan Serkeş. Hemen yakındaki depoya, mühimmat almaya gitti. Her iş aldığında olanlar yine cereyan etmişti. Ailesinin ölüm anını görüyordu, göz kapakları her kapandığında. Ölüm, kendisini sadece buharı dahi donduran nefesiyle değil, anılarla da hatırlatırdı. Yine de Azrail’in giydiği katil libaslarının en sık seçileniydi. Tek bildiği şey de buydu.

Kalın kapaklı ve yeşil bir sandığı kucakladı. En sevdiği silahı, keskin nişancı tüfeği buradaydı. Şeytan Gözü diyordu ona. Baktığı her hedefin uğradığı hazin sondan ötürü verdiği bu isim, ona gerçekten de çok yakışıyordu. İki adet yirmilik şarjör de aldı. Sandıkların yanındaki, paslı demirden askılığa atılca asılmış kasaturaya ilişti gözü. Eğer hedefi ıskalar ve fark edilirse, bulunduğu konumu değiştirip, hedefine yaklaşarak öldürmesi gerekecekti. Daha önce bir kere bu hatayı yapmıştı ve sırf diğer durumları ihtimale katmadığından görev başarısız olmuştu. O günden sonra yanına bir şarjör dolusu tabanca, bir çift el bombası ve bir kasatura almayı ihmal etmiyordu.

Artık hazırdı. Ölümün sakisi olmak ve kurbanını avlamak için geniş, kireç sıvalı depodan çıktı ve kısa sürede gözden kayboldu.

Akşam, saat 20:00, Şimdi

Çalıların arasında neredeyse bir buçuk saattir bekliyordu. Eski Çarşı’nın hemen yakınlarındaki harabe halindeki hamamın yıkıntıları arasında, tam karşısında yer alan camiyi kesiyordu gözleri. Normalde, Yeni Çarşı’da her yer mantar gibi saran binalar, niyeyse bu tarafta birer yıkıntıya dönmüş, hatta neredeyse un ufak olmuştu. Birkaç moloz parçasını kendine bir siper ve sığınak yaptığından onu kimse göremezdi. Tüfeğini, görüş açısının kapanmamasına dikkat ederek yerleştirmiş, Eski İsmetpaşa Camiisi’nin önünü kolaçan ediyordu. Rüzgârın çaldığı avare ıslıklar, dürbünün soğuk ve metal yüzeyinin göz çevresine verdiği iç gıcıklayan his olmasa sıcaktan mayışıp kalabilirdi. Allah’tan iş akşama kalmıştı. Öğlen on iki civarında verselerdi, muhtemelen bir ara bayılır hedefi kaçırırdı. Güçlüydü ama huyu kurusun biraz miskindi de. En ufak bir fırsat olsun, yatardı. Ancak şimdi yatmak vakti değil, eve ekmek götürme, bir iti daha eşekler cennetine postalama zamanıydı.

Serkeş, boylu boyunca uzandığı yerden çıktı. Akşamın serinliği merhaba dedi, derisini yalayıp geçen serin ve tatlı bir meltemle. Bu iyiydi, rüzgârın hafiflemesi onun işine gelirdi. Sonuçta, merminin alacağı kavis azalacaktı. Kurumuş, kahverengi dudaklarını iştahla yaladı. Koyu kahve gözleri, ışıkları yeni yanan yıkık dökük camiyi dikkatle izliyordu. Avluya doğru miskin miskin ilerleyen başı sarıklı ve beyaz cübbeli bir silüete takıldı gözleri. Dürbününü iki kat daha yakınlaştırdı, şimdi daha net görebiliyordu. Evet, hedef şu anda tam karşısındaydı. Nefesini bir daha vermeyecekmiş gibi tuttu, ince ve kısa işaret parmağı, tetiği narince dürttü. Merminin, kovandan koşar adım ayrıldığını duyumsadı. Havayı bir mızrak gibi biçerek ilerleyen mermi, hedefe isabet etti. Adamın başı, o hız ve ivmeyle geri düştü. Ama vücudu yere kök salmıştı. Ölüme direniyor gibiydi. Eylemsizliğini koruyor ve bir milim dahi kıpırdamıyordu. Ansızın, hızlıca geldiği gibi ileri doğru bir hamleyle toparladı kendisini. Sol gözünde korkutucu yeşil bir ışık yanıyordu. Alnında, yükselen merminin dumanı aşağı doğru inmeye başladı, mermi derisini delememişti, hem de o mesafeden. Gözlerini, Serkeş’in olduğu yere çevirmişti. Bir sapık gibi gözlerini ayırmadan onu seyrediyordu sanki. Dudakları kıpırdadı:

“Seni yakaladım.”

Kaşla göz arasında gözden kayboldu. Ne olduğuna anlam verememişti Serkeş. Hızlıca toparlandı. Belli ki kaçmıştı. Beş sene önce, çıktığı ilk görevdeki gibi olmuştu: Avı tarafından fark edilmişti. Yıkıntıların arasından gizlenerek gitmeliydi. Ama çok fazla da saklanma şansı yoktu. Bir an önce harekete geçmeliydi. Sağ eline tabancasını, sol eline de kasaturasını aldı. Kasaturayı bir hançer gibi ters çevirdi. Akşam yerini geceye bırakmaya hazırlanıyordu. Uzaklardan bir yerden kulağa çalan müzik sesi, belli ki Yeni Çarşı’daki hanlardan geliyordu. Eğilerek koşmaya başladı. Yıkıntılar arasında bir eğilip bir kalkarak kendisini gizlemeye çalışıyordu. Ansızın, arkasında kıpırtı hissetti. Bu, Resul Hoca’nın ta kendisiydi. Vücudunun sol yanı, yanıp sönen kablolar, metal plakalar ve ana kart levhalar ile kaplıydı. Sol gözünde malakit renginde parlayan bir optik mercek vardı. Ağzının sol tarafı, bakırdandı ve yine aynı taraftaki dişleri, sivriltilmiş fan parçalarından oluşuyordu. Sol kolunun çevreleyen plastik kaplı kablolar ve onların arasında istiflenmiş alüminyum çubuklarla oldukça ürkütücü bir tablo duruyordu karşısında. Sanki, başka bir alemden fırlamış olan bir şeydi bu. Daha önce böylesini görmemişti.

“Onu öldürmene izin veremem!” dedi, bir tizleşip bir pesleşen grotesk sesiyle. Kablolar uzadı ve sol eli beşli bir pençeye dönüştü. Uçlarında sivri ve akşam karanlığında parlayan LED ışıklar belirmişti. Genizden gelen tehditkâr hırıltılarla atağını yaptı. Serkeş, fırsatını bulamadan iki metre kadar uzağa savruldu hızla. Hazırlıksız yakalanmıştı. Silahını çekti ve puslu zikzaklar çizerek hareket eden muğlak gölgeye altı el ateş etti. Ancak o kadar hızlıydı ki, mermi kendisine ulaşamadan yön değiştiriyor ve gelen saldırıyı atlatıyordu. Dört mermisi daha vardı ama şu anda çok yakındaydı. Avını sinsice izleyen bir yılan gibi Serkeş’in etrafında fır dönüyor ve saldırmak için fırsat kolluyordu. Artık zikzak çizmeyi bırakıp çember çizmeye başlamıştı. Her saniye çember daralıyor ve onu beklemekte olan avcıya yaklaşıyordu. Hızdan muğlaklaşan silueti, karaltıyla karışık ışıktan çizgiler bırakıyordu havada ve bu bir çarpışma değil de dans olsaydı, Serkeş izlerken keyif alırdı. Ama şu anda keyif değil, korku ve heyecan sarmıştı her yanını. Eğer onun yerinde başkası olsaydı, muhtemelen kaskatı kesilirdi ama o şu anda kendisine gelecek olan atağı bekliyordu. Kasaturanın kabzasını sımsıkı kavradı. Adeta eti ve kemiğiyle bütünleştirdi. Beklemediği bir anda, ona doğru hızla yaklaşan ürkütücü çehreyle karşılaştı. Açık ağzı, pörtlek gözleri ve garip simetrisiyle insan olmadığı ortadaydı. Peki, o Resul değilse, kimdi? Bunu bilmemesi belki de daha iyiydi.

Ardından, alttan ona doğru uzanan uzun plastik-metal karışımı nesne ile karşılaştı. İvedilikle kasaturayı yasladı ve gelen ilk darbeyi savuşturdu. Sağ yanından bir insan elinin onu kuvvetlice ittiğini, hatta fırlattığını, hissettiğinde kasaturasıyla o elde derin bir kesik bıraktı. Geri doğru fırlarken, düşmanının gölgeli görüntüsü titreyip kayboldu. Bir saniye sonra hemen karşısında, tüm vahşiliğiyle yine karşısındaydı. O kadar hızlı hareket ediyordu ki, ayakları neredeyse görünmüyordu. Havayı bulandıran bir titreşimden ibarettiler sanki. Yaratık, tüm ağırlığını üzerine verdi ve bozulmuş asfaltın üzerindeydiler şimdi. Bir şeyler yapmalıydı! Çaylaklık dönemini saymadığımızda, hiç kimse kurtulamamıştı onun elinden. Resul kılığındaki bu hilkat garibesi de engel olamayacaktı. Öfkeyle gece göğünü yırtan bir nara kopardı ve ayaklarıyla, mahlukun göğsüne sert bir tekme savurdu. Karşısındaki, darbeyle yarım metre kadar geriye savruldu. Kısa bir anlık da olsa afallamıştı. İşte bu, tam da aradığı fırsattı. Tüm vücudu gerili bir yay gibiydi ve kasları boşalıp, Serkeş’in fırlamasını bekliyordu. Çevik bir adımla fırladı, sağ elinde tuttuğu kasaturayı geriye savurdu ve iki adım sonra hasmına doğru atıldı. Atılacak iken, garip varlık hemen toparlandı ve o da durduğu yerden bir pars gibi fırladı. İkisi de birbirine birkaç darbe indirmeye çalıştı ama kabloların yerini alan keskin metal plakalar, kasaturayla çarpışmıştı. Gecenin sükunetini bozan mücadeleye, demirlerin şangırtısı da dahil oluyor, siyahi mavilikte cılız kıvılcımlar parlıyordu. İkisi de yılmıyordu, bir ileri bir geri vuruşuyorlardı. Ama Serkeş artık tükenmişti. İçinden, “Keşke birkaç el daha ateş etseydim” diye hayıflandı. Tüfeğini ve bombaları geride bıraktığı için pişmandı. Bacakları yorgunluktan titriyor, ritmi bozuk nefesi, gece soğuğunda havaya yoğun buhar bırakıyordu. Karşısındakine çevirdi tekrar gözlerini. Artık her ne idiyse, bir gram dahi yorulmamıştı. Şeytani bir edayla gülümsüyordu ve sanki pes etmesini bekliyordu. Serkeş, son defa gücünü topladı. “Bunu başaramazsam, öleceğim” dedi fısıltıyla. Anne ve babasının, mermi sağanağında seğiren bedenleri geldi gözünün önüne. Ölüm, her daim onunlaydı. Sanırım, bu kez giyilmeyi değil, iştahla yenilmeyi bekliyordu. “Peki, afiyet olsun” dedi. Dudağında yarım gülümseme, yanaklarından sızlayan gözyaşlarıyla, Azrail’e doğru koştu. Başında kukuletası, elinde orağıyla onu bekliyordu. Bir kolunu, yemeğini havada kapmak için önde tutuyordu. Kemiksi ve soğuk elleri hissetti önce, sonra da elektrik akımıyla ısınan tellerin onu omuzlarından sımsıkı sarmasını. Orağın metalden ve pürüzsüz çizgisini boğazına dayandı. Küt diye bir ses, gökyüzünde silik bir iz bıraktı. Artık çorak Gebze’de değildi ve sonsuz beyazlığın ortasında küçük bir çocuktu. Sevgi dolu bir tebessümle anne ve babası kollarını açmış, onu çağırıyorlardı.

Akşam, saat 21:00, Bir saat sonra

Çarşamba tekrar kendi çirkin görüntüsüne bürünmüş halde, yanındaki cesetle camiden içeri girdi. İmam, şaşkın bir ifadeyle, siber-ifrite bakıyordu. Sol koluyla, cesedi mihrapta oturan hocanın önüne attı.

“Hadi yine iyisin Resul Efendi! Ben olmasam bu herif seni çatı çutur yerdi. Neyse hem ben vardım, hem de salak, o bana olan borcunu alırken, beni sen sandı.”

İmam, kaşları çatık ve düşünceli halde, “Bu kelle avcısı acaba beni niye öldürmeye geldi?” sordu.

“Başına ödül konduğundan olabilir mi?”

“Muhtemelen ama kim ödül koymak iste-“

İfrit, adamın üzerindeki yırtık pantolonun ceplerini karıştırdı ve cebinde çıkardığı metalden yuvarlak bir nesneyi rahlenin tam da üzerine fırlattı. Açık ve boş rahleye çarpan metalin tıngırtısı hocayı rahatsız etmişti. Yüzünü ekşitti ve beyaz renkli diski eline aldı.

“İnsan gibi versene şunu be. Hayır-“

Bu bir görsel hafıza diskiydi. Mavi hologramda titreşen isim kendi adı, resim ise kendi resmiydi. Ancak şaşırdığı şey bu değildi. Altındaki kabartmaydı. Artı şeklinde uç uca eklenmiş dört hilal… Demek ki, Konya’dan geliyordu bu. Resul Hoca’nın bir tahmini vardı ama emin olmadan harekete geçmek istemiyordu.

“Sanırım sen de gördün o kabartmayı he, hoca? Varsa aklında bir hinlik söyle, ben de bileyim. Ama bak, yardım istersen borcuna eklerim ona göre.”

Resul Hoca, bakışlarını önce yerde yatan cesede, sonra da öküz başlı mekanik ifrite çevirdi:

“Senden sinirsel implantlardan istiyorum, hani şu ölü ırgatlara takılanlardan.”

“Vay, ulan bu benim bile aklıma gelmemişti. Sen gün gelir, bana bile pabucunu ters giydirirsin ama borcun artar. İki, yok, üç küp dolusu soğan kabuğu istiyorum. Yoksa senin de sonun eski ortaklarım gibi olur ona göre.”

Hoca, hiç oralı dahi olmadı. Sonuçta, bunun gibi kaç tanesini himaye altına alıp TeknArifan’ın hizmetine dahil etmişti. Ama yine de Çarşamba ile arasını bozmamalıydı. Onun gibi mahir ve güçlü bir varlık işine yarayabilirdi.

“Kabul, Çarşamba. Öncekilere neler yaptığını bilirim. O sebeple sana zıt düşmek hiç istemiyorum.”

“Zeki adamsın, hoca! Seninle çok iyi anlaşacağız…”

Çınlayan kahkahalar eşliğinde gözden kaybolmuştu. Geriye sadece boş rahle, imam ve geceye hüzün taşıyan rüzgâr kaldı.

SON

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir