Bir Avuç Seramik İçin – Bölüm 2: Çarpık Gün Geçidi

“Simsarlık, günümüz işleri arasında oldukça önemli bir yere sahiptir. Asit çiftçiliği, odun yağmacılığı ve kervancılık dışında, 2100’lü ilk yılların en popüler mesleği sahipliktir. Kehanetçilerin oldukça yaygın oldukları yerlerde örgütlenip odalaşmış ve kendi aralarında sınıflara ayrılmışlardır. Iskartacılık ve Hayalbazlık Simsarlar ve Çiftçiler Odası’nın en önemli iki sınıfındandır. Oda bünyesinde çiftçiler olsa da gelirleri ve imtiyazları bu iki iş koluna nazaran daha azdır ve pek önemsenmez. Iskartacılar, değersizleşmiş yani çoğalamayan insanların satılması anlamına gelir. Burada çoğalamamaktan kasıt, kişinin ihtiyarlaşmasından çok dölleme-döllenme kabiliyetinin olmaması yahut yitmesidir. Menopoz-Andropoza giren bireyler, Kehanetçi hükümetine göre, hurdaya çıkmış ve vatandaş statüsünden köle statüsüne düşmüştür. Doğuramayanların en bahtsızları ise, fıtraten kısır olan kişilerdir ne yazık ki ve genellikle kadınlar Vazo adındaki geneleve satılır, erkekler de çiftçilere ırgat olarak verilirdi. Iskartacılık öyle zalim bir iştir ki, üreyemeyen kişilerin öldükten sonra da kullanılabilir olmasını amaçlar. Yerel yönetimdeki bilim insanlarının geliştirdiği bir nöroelektronik implant sayesinde de bunu başarmışlardır da. En sonuncusu da Hayalbazlıktır. Bu iş türü, Hayal Donörü denen ve bu işten para kazanan kişilerden hayal sağlar ve umutsuzluğa düşmüş insanlara hayal satmakla geçinir. Elektronik bantlara aktarılan hayaller, kullanıcılarca sağ şakaklarına yapıştırılır ve hayallerin vücuda aktarılmasıyla DMT salgısı artırılır. Böylece hayalzedeler, kendilerini o hayali gerçekte yaşarken bulurlar. DMT salgısının vücuttaki dengesizliğinden ötürü de bu elektronik bantlara bağımlılık kazanırlar. Gelir olarak bakıldığında, en yüksek meblağı kazananlar her daim Hayalbazlar ile Iskartacılardır ve bu iki kirli esnaf sınıfı arasında çoğunlukla çatışmalar, entrikalar hasıl olur.

Firuz Candaroğlu

22. Yüzyılda Anadolu Meslekleri

Kütahya’daki yeraltı şehri olan Çinilikışlak’ta yine sıradan bir gündü. Yüzeye çıkarken, seramik matrisli bakır kompozit zırhlar giyen çiftçiler ve işçileri olan ıskartalar çoktan asansörle yüzeye çıkmış, dinmek bilmeyen asit yağmuru altında işlerine başlamışlardı. Yerin altındaysa ayrı bir curcuna hakimdi, sırayla dizilmiş çürümüş ahşapların başında tüccarlar çarşıdan gelip geçenlere ellerindeki malları satmaya çalışıyor, etrafı mangalda pişen et, sudan nasibini alamamış toprak ve insanın burun direğini yıkan rutubet kokusu sarıyordu. Kimi esnaf avazı çıktığınca bağırarak elindeki malzemenin en iyisinin kendisinde olduğuna dair mavallar okurken kimisi de kahvesini şekersiz, çayını bol demli getiren çıraklarını fırçalıyordu. Çarşının orta yerinde insanlar sürüler halinde akıp gidiyor, bir grup kadın önlerinde serilmiş tezgâhları merakla inceliyordu. Aylak takımı da meydanın sağ köşesindeki kıraathanenin önünde genç kadınları izleyip akıllarından ahlaksızca fanteziler kurup kendi aralarında klişeleşmiş bir erkek muhabbeti yapıyorlardı. Kıraathanenin tam karşısında, sol köşede yer alan Vazo isimli batakhane ise düzüşmek için birkaç yüz seramik bulabilmiş fukaraya ev sahipliği yapıyordu. Öyle ki, önünde 20. yüzyıldan kalma bir değer olan pide kuyruğunu anımsatan bir sıra oluşmuştu. Araya kaynak yapmaya çalışan cılız ve sivilce suratlı bir genç dikkatleri çekiyor ve kuyrukta bekleşen çiçeği burnunda zanilerin asabını bozuyordu. On dakikadır sırayı uçtan uca gezmiş yine de araya kaynamayı başaramamıştı. Gencin, sıkkın suratından ne kadar da oraya girmeye muhtaç olduğu anlaşılıyor, nitekim oradakilerin hiçbiri de ona kulak asmıyordu. “Siktir git lan, sıranı bekle!” diyenden geçilmiyordu. Bezmişlikle son bir kez araya kaynamayı denedi ancak yanındaki sabrı tükenmiş, iri göbekli fakat cılız vücutlu ve kirli sakallı bir baldırı çıplak, gür sesiyle bağırarak, “Eh, yeter ulan muhallebi çocuğu, ananın amından yedi aylıkken mi çıktın?” dedi ve bıyıkları daha yeni terlemeye başlamış delikanlıyı omuzlarından sertçe kavrayarak çarşının ortasına doğru fırlattı. Kahvedeki aylaklardan biri, “Aha da yine bize eğlence çıktı beyler!” dedi ve etrafındaki dört kadar sütü bozuk bir anda kahkahalar atarak tezahürat yapmaya başladılar:

“Vur, vur, vur! Döv la şu bebeyi, Bekir!”

İçlerinden birisi, başındaki yamalı ve sünmüş kasketi çıkararak kahvehanenin sıraları arasında gezmeye başladı:

“Evet, agalar, bahisleri alalım! Ya bu yeni yetme kıçını zor kurtarır Bekir’den ya da bizimkinin elinde canını teslim eder! Hadi ulan hadi, ne düşünüyonuz? Satranç oynamıyoz ya burda?

Bekir çarşının göbeğinde zavallıya durmaksızın yumruklarını saydırırken, çocuğun yüzü her darbede daha biçimsiz bir hal alıyor ve al kana boyanıyordu. Kahvedekilerin hunharca bağırışlarına, atılan yumrukların sesi ve küçük bir kız gibi cıyaklayan mazlumun inlemeleri karışıyordu. Bekir bir yandan yumruk atarken, “Şimdi görürsün, onun bunun evladı” diyerek darbelerini daha da sertleştiriyor, kendisine yapılan höykürmeler onu daha da gaza getiriyordu. Etrafta tezgâhları inceleyen kadınlar, kısa bir süre esefle o yana bakıp, alışverişlerine devam ettiler çünkü, öyle ya, bugün Çinilikışlak için sıradan bir gündü.

Şiddetin armonisi tüm keşmekeşliği ile süredursun, birden Vazo’nun önünde kapının yerini tutan bezden perde inip kalktı ve sırada gülüşenler kendilerini huzursuz eden at sineğinin keyifli dayağından bakışlarını girişteki kıpırdanmaya çevirmek zorunda hissetti. Gür sakallı, bir yetmiş boylarında siyah saçlı bir adam, boyundan beklenmeyecek bir heybetle kapının önünde belirdi. Ağır adımlarla çarşı meydanına vardı ve ilerledikçe kahvedekiler dahi seslerini kesti. Kahvenin önündekilerden biri, “Bekir, şimdi nanayı yedi.” diye fısıldayıp sırtlan gibi kıkırdasa da o da kendini toplayıp sessizlik korosundaki yerini aldı. Bekir’in ise dünya umurunda değildi, yumruklarında cimrilik etmiyor, cömertçe davranıyordu. Hırsla hırıldadı şerefsiz, vurmaya devam etti. Tam bir yumruk daha atacaktı ki, elini kavrayan küçük ama sert bir el hissetti. Hışımla suratını çevirdiğindeyse, kısa boylu ve sakallı adam oradaydı ve beklenmedik bir suratına oturaklı bir sille savurdu. “Gücün anca şu çelimsiz velede mi yetiyo lan, ibne! Senin gibi tavuktan da ancak böyle bi’şey beklenirdi zati.” Bir anda koca göbekliyi kendine doğru çevirip bir dolu tokatlar sıraladı. Kaç dakika vurduysa artık elinin tersinde, zedelenmeler ve küçük kırmızı yaralar açılmıştı, Bekir’in yanaklarınaysa hiç olmadığı kadar renk gelmişti. “Defol ulan eşşeoğlu eşşek! Bir daha görmeyeyim seni buralarda. O, abilerine de git de ki; Faruk’un selamı var, bir daha kendi ayakçılarını yollamasınlar!” Bekir, kuyruğunu kıstıran bir köpek gibi yalpalayarak doğruldu ve arkasına bakmadan oradan uzaklaştı. “Irzı kırığa bak, aklı sıra beni kandıracak, ben bilmiyom sanki niye geldin buraya…” diye de söylendi kendi kendine. Elini, yerde yatan çocuğa uzattı, çocuk titrek kolunu adam uzattı.

“Ne bakıyonuz bön bön, hadi herkes işine gücüne baksın, mevzu kapandı! Sen, genco. Benimle gel hele.”

Çelimsiz genç, önündeki cüce sıfatlı adamı takip etti. İçeride, anadan üryan bir sürü kadın vardı. Çoğu da gencecik kızlardı ve her biri kendine has bir güzelliğe sahipti ancak bu güzelliklerini baltalayan iki şey vardı: Birincisi, mutluluktan ve yaşamdan izleri artık barındırmayan gözleriydi, ikincisiyse, tam da gerdanlarının orta yerinde yer alan biçimsiz bir yanık iziydi. Bu iz, buradaki tüm kadınların damgalandığını ve buradaki gür sakallı, kısa boylu kabadayıya satıldığını gösteriyordu. Kadınlar ağzı yüzü kan içindeki adama, acıyan ve iğrenen bakışlarla baktılarsa da bakışlarını hızlıca kaçırdılar. İçeriden, daha arkalardan gelen ruhsuz şehvet inlemeleri de odayı dolduruyor ve kerhaneyi tam da olması gerektiği gibi gösteriyordu. Kadınlardan minyon tipli, kan denizini andıran kızıl saçlı ve ipek gibi beyaz tenli olanı ifadesizliğine tezatla işveyle genç adama salınarak geldi ve yüzünü pespaye olmuş suratına yakınlaştırdı. “Kavgadan yeni çıkmış bi’ gazimiz varmış burda, hem de gencecik, saf. Şuna bak garibim, gel seni iyi edeyim iki dakikada” diyerek, tüm vücudunu delikanlıya yasladı ve zarif hareketlerlerle çocuğun erkekliğine doğru sürtünmeye başladı.

“Necla, rahat bırak zavallıyı, hem o dikkat çekmemek için girdi o sıraya. Sizinle bi’ işi yok!”

“Aman, iyi be! Fakire sadaka verelim dedik, ona da mana bul Faruk Abi…”

“Senin dilin yine pabuç olmuş anlaşılan! Üstlerden müşterilerin oldu diye şımarma, Naz’a n’olduğunu hatırlatmayayım sana.”

Necla, sinirden köpürse de edeceği tüm küfürleri yuttu, başını öne eğip geldiği yere geri döndü. Faruk, Naz’dan bahsedince, Naz anlaşılmaz bir sesle inledi ve gözleri buğulandı. Bu odadaki haberci dışında, herkes niye böyle olduğunun farkındaydı. Faruk, olan biteni hiç umursamadan, “Geç otur şöyle aslanım, Bekir denen soysuzdan almayaydım seni ne getirdiğin haberi alırdım ne de Iskartacıların tezgahını önlerdim. Ketenpereye getirecekler güya bizi. Hişşt, Necla. Git, üstüne bi’şeyler giy de karşıdaki kahveden iki çay kap gel. Ferhunde, sen de git sargı bezi, tentürdiyot falan getir, çocuğa baksana yazık, dövmemiş ayı oğlu ayı, bildiğin serbest çalışmış. “

İki dakika sonra çaylar geldi, pansumanlar yapıldı. Gencin keyfi yerine gelmişti, karanlık dünyanın güçlü adamlarından da olsa Hayalbaz Faruk denen bu adam beklediğinden de babacan çıkmıştı. Faruk çayından höpürdeterek koca bir yudum alıp söze girdi nihayet:

“Eee, anlat! Ne haberler getirdin? Kâhin Kışlağı’nda neler olup bitti bunca zaman? Bizim elektronik bantların satışı ne alemde, Ramiz Çavuş kaytarmıyo di mi?

“Faruk Abi, satışlar çok iyi. Bi’ alan bi’ daha geliyo, dileniyo. Tabii, ilk numuneleri ucuz fiyattan satıyoz, sonrasında daha da arttırıyoz fiyatı. Müptezeller iyice çaptan düşünce yapacakları satış karşılığı, o da eldeki seramiğe göre, aylık yahut haftalık veriyoz bantlardan. Ağımız çok genişledi, Konya’da satışlar tavan.”

“Ooo, çok iyi, çok iyi! Ramiz, odanın değerli üyelerinden, bilirsin. Alimallah, Konya’da ve civarında başımızı eğdirmiyo hamdolsun. Ama ona söyle, ortalığı da çok kızıştırmasın, sonra burda ben uğraşıyorum itlerin dertleriyle. Sendikadan büyük pay kapma peşindeler ama yemezler aslanım. Şu pezevenklik işi olmasa, hiç uğraşmam hepsinin nefesini keser, rahmet okuturum arkalarından ama işte, ek gelirimiz burdan geliyo.”

“Doğrudur abim, doğrudur. Ramiz abi ile ilgili-“

“Yav, bırak şimdi Ramiz’i sen hele bahset, Konya’da havalar nasıl? Burası gibi mi oralar da? Koskoca hükümetin başkenti sonuçta. Hısım akraba da çok yerleşti zamanında oralara, kimisi odun yağmacılığı yapıyo kimisi çiftçilik kimisi de laborantlık. “

“Valla, nasıl olsun? Bahar geldi dayandı kapıya, hala sağanak var. Cemre de düşmedi henüz zaten. Şu dünyaya doğdum doğalı böyle zaten abi, kışın bahar gelene kadar yakıcı sağanak, bahar ve yazda da kuraklık var.”

“Doğru diyosun, valla atalarımızın bok yemesi bunlar hep, he. Sen, hiç dikkat etme, ağaçları kes, her yere doldur betonu, yok halka hizmet bilmem ne diye dik binaları. Dünyanın dengesi yalama olmuş valla! Dedemden dinlerdim, bu Kehanetçiler darbeyi yaparken sebeplerinden biri buymuş. E, iklimin şirazesi kaymış, işsizlik tavan ve gelir adaleti de yok. Her gelen hükümet de kendi çuvalını doldurmuş, sonra tabi bozulur düzen, kalmaz hiçbi’şey. Allah’tan bu yazlak-kışlak yeni devletin aklına geldi insanlar nefes alır oldu. Yine insanlar iş bulabiliyo, kafalarını sokacakları bi’ damları var. Nüfus da o darbenin ve savaşın ilk yıllarında azalınca, herkes iş bulabilir oldu.”

“Evet, abi. Yalnız konuşuyoz ama benim çok önemli bir haberim var abi. Söyleyecem söyleyemiyom.”

“Harbi, dakikalardır kıvranıp duruyosun, söyle ne söyleyeceksen.”

“Faruk Abi, Ramiz Abi’yi vurdular. Adamlarıyla beraber handa birisi vurmuş onları. Kardeşi, Remzi Abi de peşlerine düştü ama…”

“Ne? Ramiz öldü mü? Hangi köpek yaptı lan bunu?”

“Abi, aldığım bilgiye göre bi’ Kuzgun yapmış bunu. Yanında da Nazmi diye bi’ kervancı varmış. Mevzu patlak verince tabanları yağlamışlar. Hatta Konya’dan çıkmışlar, buraya geliyolarmış. “

“E, Remzi dedin, peşlerine düştü dedin oğlum?”

“Remzi Abi de adamlarıyla iz sürerken, Demir Çıyanların saldırısına uğramış, hepsi mevta. İki gün önce haber gelmeyince, Hayalbaz karteli olarak gittik baktık da adamlar lime lime olmuş. Ölüsünü alıp, İnsancılara satsan da beş para etmez, mümkünü yok ırgat olarak kullanılmaz.”

“Ulan! ULAN! O kervancı yosmayı da Kuzgun mudur Karga mıdır her ne boksa ikisinin de elimden çekeceği var. Onların ölümü, çok pahalıya patlayacak bana bi’ de. Şimdi yeni bi’ simsar ara da bul. Neyse, bu iki orospu çocuğu nerde, bilgin var mı? “

“Yarın sabaha doğru gelirler, yolda gelirken sordum. En son, Uşak tarafındaki lağımlarda görülmüşler. Çok fazla yolları kesilmesin diye farklı yollardan sapıyolar ama bu çakallar. Karşılaşırım diye düşündüm ama olmadı. Hatta niyetim onlarla yakınlık kurup sana getirmekti ama diyom ya, denk gelemedik.”

Aklına birden zekice bir fikir gelen Faruk, gence dönüp:

“Olsun lan, gene de iyi iş çıkardın, aferin. Sana bin seramiklik ödeme yapıcam, Konya’daki simsarların başına da seni geçiricem. Adın neydi, söyle bana, koçum.

“Hakan, Faruk Abi.”

“Eyvallah, Hakan. Bilirsin bizim odada birisi simsarlığa geldi mi ona bi’ unvan verilir, gelenek budur. Senin de gördüğüm kadarıyla kulağın delik, her boktan haberin var. Şimdi mektup yazıcam, Konya’ya götür bunu. Bundan sonra senin adın “Delik Kulak Hakan” ve Konya’daki hayal bantlarının simsarısın. Herkes de böyle bilsin! Şimdi git ve Necla’yla ne istiyosan yap. Geldiğinden beri gözü sende orospunun, ha ha ha ha!”

Hakan, hızlıca girişteki masanın başından kalkıp ve içeri geçti. Saat akşam olduğunda, Necla bitkin ve ruhsuz bir şekilde yatakta uzanıyor ve sessizce gözyaşı döküyordu, Hakan ise Hayalbaz Faruk ile yarın yapacakları saldırıyı planlamak için dışarı çıkmışlardı.

***

Günlerdir yolda olan, Kuzgun ile Nazmi nihayet başlarına bir olay gelmeden Kütahya’ya varmıştı. İkisi de bitkindi ve kendi aralarında tek kelam etmeden, Vazo’nun hemen yanındaki, Tavşanlı Han’a yöneldiler. İkisi de birer oda tutup odalarında istirahate çekildiler. Kuzgun, daha doğrusu Emre, bıkmıştı şu kervancı sohbetinden. Adam, olur olmadık yerde kendisiyle muhabbet etmeye çalışıyor ama her seferinde muhabbet yarım kesiliyordu. Yok, bu sene kömüryemişi çıkmamış, yok bir bardak şarap için yapmayacağı şey yokmuş. Sayesinde, Konya eşrafının ne kadar kirli çamaşırı varsa onu da dinleyip öğrenmişti, elinde şantaj yapıp kazanç sağlayacak bir dolu argüman vardı ama onun işi tefecilik veya kanunsuzluk değildi. Kanunlarca başına ödül konan kişileri bulur ve avlardı. Bir de bunun gibi geveze ve uyuz adamların dırdırını çekerdi. Bir dolu dedikodudan sonra, adamı susturmayı bulmuştu çok şükür: Göz bandını çıkarmak.

Uşak Yolu Üzeri, Bir Gün Önce

“Yav, Kuzgun kardeş! Gözünde bant var ama görüyosun, nasıl oluyo bu?”

“Görebiliyorum, nasılı seni ilgilendirmez kardeşim.”

“Hayır yani, merak ediyorum. Bir dedikodu var bilirsin-“

“Abicim, yine mi dedikodu ya?”

“Yok, bu öyle değil. Hani siz Kuzgunlar’ın alameti derler bu göz bandı için, ondan sordum. Söylence der ki; bu Kehanetçi şerefsizler sizin gözlerinizi oymuş ama tarafınızı tutan bi’kaç iyi doktor yardım etmiş, bu bantları vermiş doğru mu?”

Emre’nin aklı anılara gitti, acı dolu ve her hatırladığında gözlerini acıtan anılara… Tadı kaçtı, tüm suratı asıldı ama yine zoraki yol arkadaşını da kırmak istemedi.

“Çok mu görmek istiyosun?”

Nazmi, heyecanla:

“Evet,evet! Hadi, çıkar şunu da göreyim.”

Kuzgun, başının arkasındaki bandın düğümünü çözdü, sonra yavaşça bandın üzerinden gözlerinin olduğu noktaya sertçe bastırdı. Mekanik tıkırtılar ve elektronik biplemeler konakladıkları lağım kuytusunu doldurdu. Gözlerinin olduğu nokta gittikçe genişledi ve gözlerinin içinden mekanik bir çift göz implantı dışarı çıktı. Gördükleri karşısında dehşete kapılan Nazmi, midesi bulanmış olacak ki, o akşam yediği pastırmayla ekmeği lağımın tozluğu zeminine kustu. Yaklaşık yarım dakika öğürdü ve elini gözlerine siper ederek:

“Tamam, ulan tamam! Merak etmez olaydım. Ne demişler, kediyi merak öldürürmüş.”

Kuzgun, ilk defa bu kadar açıkça sırıtıyordu. Banta monteli implanlatları ustaca gözlerine yerleştirdi ve bandı tekrar aynı şekilde bağladı. Nazmi’nin ağzını menzile varana kadar, basit sorular ve istekler dışında, bıçak açmadı.

Çinilikışlak-Kütahya, Bugün

“İstanbul’a varalım da bi’… Şu heriften kurtulup yeni bir ilan bulayım. Zaten adam yüzünden başımız belada, umarım sorun çıkmaz. “

İki saat sonra kapı çalındı, kapının ardındaki Nazmi’ydi.

“Kuzgun kardeş! Ben aşağı, yemeye iniyorum, geliyo musun?”

“Sen in, ben geliyorum iki dakikaya.”

Yavaşça zırhını kuşandı ve tabancasını ne olur ne olmaz diye belindeki silah cebine şık bir hareketle yerleştirdi. Aşağıya indiğinde, Nazmi çoktan kendisine kara pilav ile tavuk söylemişti. Yanındaki tabureye oturup, hancıya aynısından istediğini söyledi. Yemekleri bitirince lafı açan Nazmi oldu:

“Yav, Kuzgun Kardeş?”

“He?”

“Bu Ramiz’in kardeşi var, adı Remzi. Peşimize düşmüş müdür sence?”

“Eğer arkasında sağlam birileri varsa kesin düşmüştür.”

“Var, var. Olmaz olur mu? Ramiz Çavuş denen hayın simsardır. Ne olduğunu bilirsin belki. Hayalbaz derler ona.”

“Evet, bilirim. Hatta zamanında ödül koyulmuşlarından birisini avlamıştım. Zor da olmadı, etrafındaki adamlardan ikisini beklenmedik vakitte haklayınca hepsi çil yavrusu gibi dağıldı. Sonra, simsarın ölüsünü alıp karakola gittim.”

“Sahi mi? Desene, o vakit korkmaya gerek yok.”

“Valla, mevzu olursa biliyosun ama daha fazla sorun çıkmasın.”

“Sen burdaysan sorunlar çözülür, ha ha ha! Biliyon mu, sen öyle deyince yüreğime serinler sular serptin.”

Kuzgun, ifadesiz yüzüyle pişmiş kelle gibi sırıtan adama göz ucuyla baktı. Anladı ki, geçen geceki göz bandını unutmuş, yine çenesi açılmıştı.

“Bak ne diycem sana, şu hanın hemen yanında güzel bi’ kerhane var. Adı Anadolu’da nam salmış. Vazo derler. Kaç gündür yollardayız, biraz rahatlayalım de mi? Ne yalan söyliyim, cıvırlar çok güzel, gencecik tazecik!”

“Be herif, daha yola çıkmadan evvel sen demiyo muydun? Karını öldürmüş Kehanetçiler de intikam istiyorum diye.”

“Evet, hala istiyom ama ölenle de ölünmüyor be birader.”

Ödül avcısı, derinden bir Fesuphanallah çekti ve adamı çenesi kapatsın diye artık eli mahkûm gidecekti. Yoksa, buradan gidene değin başının etini yerdi. Gideceklerdi artık ancak içinde tarif edilemeyen bir huzursuzluk vardı. Nazmi önde, o arkada handan dışarı çıkıp yandaki batakhaneye doğru yürüdüler. Yürürlerken, Kuzgun’un dikkatini onları dikkatlice izleyen bir düzine adama takıldı. Tehlike vardı ama durumu fark ettiğini belirtmemeliydi. Nazmi, ona kızların güzelliğinden dem vururken, birden önündekini durdurdu:

“Nazmi, bi’şey sorucam?”

“Kardeş, buyur sor?”

“Bildiğim kadarıyla, burada çalışan kadınlar, damgalanmış kişiler di mi?”

“He, ya, öyle. Hayırdır, niye sordun ki?”

“Bak, ben gelirim ama atraksiyona girmem, kadınlara üzülüyorum.”

“Sen de sert kabuklu yumuşak yemiş çıktın ha! Hiç beklemezdim senden…”

“Neyse, hadi geç de gör işini.”

Nazmi içeri doğru geçti ve kapının önünde oturan kısa boylu ve gür sakallı adama başıyla selam verdi. Adam da aynı şekilde karşılık verdi.Ardından içeri ödül avcısı girdiğinde, gür sakallı adam birden saygıyla ayağa kalkıp:

“Ooo, fakirhanemize namı çok, kanı pek Kuzgunlar’dan biri gelmiş. Hoş geldin abim.”

“Yok, ben arkadaşı bekliyorum. İşim yok.”

“Olsun ya, geç içerde soluklan. Vücudunu kaçak etle dinlendir. Nice badireler atlatmışsındır falan. İşin zor malum.

“Kardeşim, hayır dedik ya!”

“O zaman şöyle diyeyim; ya seve seve girersin içeri, yancın olan şişkoya hiçbi’şey olmaz ya da sike sike girersin ve adamın ölür.”

Pezevengin sözleri ardından içeriye girdi ve bir düzine adam içeride onu bekliyordu. İçlerinden birisi, Nazmi’yi boynundan yakalamış ve şakağına soğuk demiri dayamıştı. Arkadan gelen ayak sesleri, bir o kadar daha adamın buraya geldiğini gösteriyor ve kaçması zor bir tuzağın içine çekilmelerini sağlıyordu. Nazmi’yi tutan hariç yirmi üç kadar adamın hepsi silahlarını çekip Kuzgun’a doğrulttular. Adamların hepsi birbirine benziyor, kısa kesilmiş saçlarından, göğüslerine sakallara kadar hepsi tek tipti.

“Kuzgun kardeş! Duydum ki, Ramiz’i ve adamlarını öldürmüşsün. Doğru mu?”

Kuzgun sesini çıkarmıyordu.

“Doğru mu dedim lan sana, amcık!”

“Doğru, yaptım. Yoksa biz ölecektik. Ne yani, arkadaşım ve ben ölse miydik?”

“Nefsi müdafaa diyosun yani. Valla, beni bağlamaz. Ramiz, çok sevdiğim bir kardeşim ve en önemli ortağımdı. Şimdi, sen onu öldürerek beni çok büyük bi’ zarara uğrattın. Dağıtımlar gecikçek, mallar depoda kalcak. Bu, benim için para kaybı demek. Hıncımı da almam lazım yani.”

Hayalbaz Faruk dışında kimse konuşmuyor, sadece Nazmi’den arada korku iniltileri geliyordu.

Ansızın, dışarıdan bir patlama sesi geldi. Bunu peş peşe o patlayan diğer patlamalar takip etti. Büyük bir ıskarta grubu sokaklara dökülmüş katliam yapıyordu. Kadınlar kaçışıyor, erkekler yakında bulabildikleri nesnelere davranıp silah olarak kullanıyorlardı. Öfkeli kalabalık gördüğü onca eziyetin ve işkencenin acısını çıkarıyordu. Kendi kısırlıklarıyla alay edip onları aşağılayan halka karşı öylesine büyük bir nefret birikmişti ki, uygulanan sınırsız şiddet bu nefreti ancak ifade edebilirdi. Kimi ıskartalar ellerindeki tırpanlarlar önüne geleni biçiyor kimisi de kendi erkekliğiyle alay eden kadınlara tecavüz ediyordu. Seks işçisi olan ıskartaların bir kısmı kahvehaneye girip kahvedekileri sıradan geçiriyor ve her birinin zekerinin testisleriyle beraber kökünden koparıyordu. Bu isyan, yılların ve kendilerine verilmeye çalışılan kişiliksizliğin ve kimsesizliğin isyanıydı. Kendini önünde sallanan bir parça et ile tanımlayan yahut önünde yer eden etli deliği menfaatlerine kullanan bu ahlaksız toplum artık hak ettiğini alıyordu. İnsanlar onları kullanırken ve sırf doğurma-doğurtma kabiliyetinden yoksun oldukları için kimse sesini çıkarmazken, bu zavallı insanlar türlü işkencelere, tacizlere ve orantısız şiddete maruz kalmıştı. İşte, şimdi tam zamanıydı: Kan almanın ve intikamın zamanı.

Kerhanenin içine bir anda saldırılar oldu ve beklenmedik bir şekilde basıldılar. Vazo’da dışarıdakine nazire yaparcasına bir kıyım başlamıştı. Yirmi dört adamın her birini içeri giren adamlar yabalarıyla biçtiler ve ölüleri üzerinde değişik vahşetler uygulamaya devam ettiler. O sırada, içeri giydiği siyah bir zırhın içinde kızıl saçlı ve beyaz tenli güzel bir kadın girdi. Yanındaki adamlara, “Şu, Faruk ibnesini getirin bana, Naz’ı da çağırın.” diye emir verdi. Kargaşadan fırsat bilip, Kuzgun adamların arasından sıyrıldı ve kendine doğru tırpanla gelen birisine sağlam bir yumruk atıp yere serdi. Gözleri Nazmi’yi aradı ve Nazmi kanlar arasında yığılmış yatıyordu, arada kaynayıp gitmişti. İçinden, bildiği küfürleri sıraladı ve kaçmaya çalıştığı esnada kafasının arkasından sert bir darbe aldı ve yere yığıldı.

Uyandığında, elleri arkadan bağlanmış halde bir sandalyede oturuyordu. Nazmi de yanındaydı ve hayattaydı. İçinden iki kere şükretti: Birincisi, ölmediklerine, ikincisi henüz ölmediklerine.

Yerde, vücutları tanınamaz halde yatan kabadayılar, tüm bu cinayet seremonisinin kanıtları olarak uzanıyorlardı. Öyleydi ki, tüm bu binanın içi kurumuş kanın rengine, vişne çürüğüne bulanmıştı. Emindi ki, dışarıdaki sessizlikte aynı vahşetin ve kıyımın renklerine boyanmıştı. Kızıl saçlı kadın, kısa boylu ve gür sakallı adamı tam önlerinde diz çöktürmüştü ve bir düzine kadar zırhlara bürünmüş kadın da orada hazır bekliyorlardı.

Kızıl saçlı kadın, Faruk’un karşısına geçti ve yanındaki kızı göstererek:

“Faruk Abi, n’aber? Geçen bana demiştin ya, o çeneni kapa, Naz’a yaptığımın aynısını sana da yaparım diye. Hatırlıyorum abi, hepimiz hatırlıyoruz. Burada gördüğün bütün bu kızlar hatırlıyo. Naz, kızım iyi bak, senin bülbül gibi sesini aldı bu pezevenk senden. Bize anlattığın hayallerini aldı. Ben de onun hem dilini hem de canını alıcam.” dedi. Elindeki, uzun ve parıltılı bıçağı adama çekti, adamın nutku tutulmuş konuşamıyordu ama eliyle yalvarıyor ve ağlayarak ona bunu yapmaması için af diliyordu ama olmadı. Adamı tutan kadınlardan ikisi adamın ağzını açtı ve kızıl saçlı kadın nemli ve pembe dili dışarı doğru çekip çıkardı ve kendisinden beklenemeyen gür bir haykırışla dilini ağzından ayırdı ve adamın suratı acıyla çarpıldı.

“N’oldu lan, muhallebi çocuğu! Sesin çıkmıyor, çıkmasın da zaten. Şimdi sesini kestiğim gibi varlığını da kesicem.”

Arkasını zarif bir hareketle döndü ve ani bir dönüşle bıçağı adamın boynuna vurdu. Pespaye haldeki eski pezevengin boynundan fıskiye misali kan fışkırıyor, yerdeki vişne çürüğünün üzerini tüm kızıllığıyla örtüyordu. Kızıl kadının üzerindeki zırhta yer yer aynı renk öbeklenmiş, siyaha yakışır şekilde duruyordu. Bu hali, sanki onu her zamankinden daha çekici kılıyordu. Kadın, elini yakındaki divanlardan birinden aldığı kirli bir bezle sildi ve onlara karşı dönmüştü.

“Evet beyler, buralarda ikinizi de ilk defa görüyorum. Bizimkiler bastıklarında burayı Faruk ve yancıları sizi kıstırmış, yanlış mıyım?”

Kuzgun, tedirginliğini gizlemeye çalışarak:

“Doğrudur, Faruk denen simsarın ortaklarından birini öldürmüştük ve bilmiyorduk. Konya’dan geliyoruz, menzilimiz İstanbul. Arıtılmış su taşıyoruz beş küp.

Nazmi heyecanla atılarak:

“Vallahi, doğrudur bacım. Bizim sizle bi’ alakamız yok.”

Kadın, gözlerini Kuzgun’dan ayırmadan:

“Anladığım kadarıyla sen Kuzgunlar’dansın. Bu da kervancı. Kaç küp yükünüz var?”

Nazmi lafa daldı:

“On küp kadardır bacım. Vallahi kendi halimde ticaret yapmaya çalışıyom, aha şu Kuzgun da beni koruyo.”

Kadın, kervancıya doğru eğilip yağlı suratını çenesinden kavradı:

“Sizi salmamız karşılığında beş küp suyu biz alırız. Anlaştık mı? Madem, yolunuz İstanbul’a bir de bizim için Akılcılar’a bi’ mesaj ileteceksiniz.” Ödül avcısına dönerek devam etti, “Bu görevi sen yapacaksın. Mesajı adresi, Firuz Candaroğlu ve diyeceksin ki, ‘Hür Iskartalar Teşkilatı isyanı başarıyla tamamladı. Yaptığınız silah yardımları ve kaynaklar işimizi çokça hızlandırdı. Teşkilatın başı, Necla Özkişi saygılarını sunar.’ İyice kazı belleğine.”

Kuzgun, canlı salınacak olmalarının verdiği rahatlıkla umarsız tavırlarına döndü:

“Peki ya, bu mesajı iletmenin karşılığında benim ödemem ne olacak?”

Kadın, bir an düşündü ve şöyle dedi:

“Kütahya kısa zamanda uğra, seninle konuşmak istediklerim var.”

Bunları söylerken yüzünün kızarıklığını gizleyememiş, karşısındaki adamın vakarından oldukça etkilenmişti. Aslında daha önce de etkilemişti karşısındaki öldürme ustası. Vazo’ya girmeden önce, arkadaşıyla konuştuklarına kulak kesilmişti, tam da Faruk onları kurdukları kumpas için evlerine yollarken. Adam da karşısındaki kadının, sert ve kararlı tavırlarından etkilenmişti. Çarpıcı fiziğini içindeki birtakım hisleri harekete geçirdiği de doğruydu ama bu kadında başka bir şey vardı.

Ellerini çözüp onları serbest bıraktılar ve eşyalarını almalarına izin verdiler, Dışarı çıktığında, her şeyin tahmin ettiğinden de beter olduğunu gördü. Lise yıllarında, zemini demir pasıyla kaplı bir gezegen olan Mars geldi aklına. Vişne çürüğünden, pas turuncusuna kırmızının her çeşidi bu meydanda mevcuttu. Nazmi, yürüdükçe kusuyordu fakat hana girip çıktıklarında alışmış olacak ki, kusmayı bıraktı. Ahırların durduğu yere gelip, beş küp suyun teslimi yapıldı. Kadın gözü bantlı adamın yanına yaklaştı ve ellerini uzattı:

“Dediğim gibi, İstanbul’da işin biter bitmez buraya gel. İş ararsan sana verecek işimiz çok, bilgine. Biliyorum sen de şu kıçı kırık hurafecilerin elinden çok çektin. Yaramız aynı, derdimiz bir.”

Adam, uzun süredir yüzünde görülmeyen tatlı bir tebessümle ona gülümsedi ve karşısındaki peri kızının elini sıktı. Bugün bir dolu cinayet işleyen bu elin, bu kadar narin ve yumuşak olması onu şaşırtsa da duygularını açık etmemeye gayret gösterdi. Yarım dakika süren bakışmalar ve el sıkışma faslı bittikten sonra, tırpanlı ıskartalardan birisi gelip Necla’nın kulağına fısıldadı. Necla da:

“İlk cemre düşmüş, yani bahar geldi. Artık kuraklar başlar, lağımlar daha da bunaltıcı olur. Size it beygirleri vericez, artık toprak altında gitmek zorunda kalmıycaksınız. “

İki yol arkadaşına zemin kapaklarına kadar eşlik ettiler ve zemindeki ahırlara gittiler. Yüklemeler tamamlandıktan sonra beygirlerine binip yola koyuldular.

Kuzgun, ara sıra dönüp arkasına bakıyor, onların gidişin izleyenlerden özellikle birisini gözetliyordu.

Nazmi, yine başlamıştı gevezeliğine:

“Görüyom da, karıdan hoşlandın haa. Bak sana diyim, bu karı da sana kesik.”

“Ah be kardeşim, kes bi’ zevzekliği ya!”

“Tamam kardeşim, demedim.”

Kısa bir süre ikisi de sustuktan kahkahalarla güldüler ve yollarına devam ettiler.

SON

Print Friendly, PDF & Email

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir