Bir Avuç Seramik İçin – Bölüm 1: Sultan Han Hadisesi

“Kuzgunlar, isimleri bilinmeyen ve siyasi bir amaçtan çok ekonomik amaçları olan büyük bir gruptur. Ödül avcılığı ve kiralık katillik yaptıkları bilinen işlerin başında gelir. Ayrıştırıcı Katot Silahları ve gözlerine taktıkları sinirsel uzantılı Görüngü Bantları ile tanınırlar. Bantları, söylenceye göre İtikat Mücadelesi’nde gözlerini kaybettikleri için, Kehanetçi doktorlarından almışlardır.  Ustalık derecelerine göre soy metallerden yapılma, teknolojik zırhlar giyerler. Tekno-Arifân’ın 2113 yılındaki darbesinden sonra, asit yağmurları sebebiyle kullanılamaz olarak iddia edilen bu metalleri, ilginçtir ki; işleyip kullanabilirler ve ilk ortaya çıktıklarında, Kehanetçiler olarak da bilinen Tekno-Arifân yönetiminin dikkatinden kaçmamış ve aralarında üç sene boyunca çeşitli çatışmalar çıkmış ve tarihe Kırık Kanat Savaşları olarak geçen bu kısa dönem, yapılan bir ateşkesle sona ermiştir. Saydığım işlerin dışında, İtbeygiri ve Bakır Köstebeği kervanlarını korumak, ulaklık da vardır. Her daim, parayı en çok ödeyene çalışırlar ve bu prensiplerini genelde çiğnemezler. İlk kurulduklarında, Ankara’yı merkez olarak seçmişler ve hala da lonca merkezi oradadır. Kuzgunlar’ ın kuruluşuna dair en önemli rivayet şudur ki, Yüce Kehanetmatik’e inançtan sırt dönen bir grup kıdemli asker ve mühendis, ayrılarak Eski Kızılay’da, teşkilatın temellerini atmıştır. Bu bilgilerin dışında, siz değerli okurlara bir tavsiyem vardır: Eğer bir kervandan bağımsız ve bineksiz bir Kuzgun görürseniz biliniz ki ya yakınlarda biri ölümle yüzleşecektir yahut siz.”

                                                                                Firuz Candaroğlu

                                                                       Müdafaa-i Akıl 2118 Almanakı, 5. Cilt

  Konya’da hava kıştı, haliyle her yeri bardaktan boşanırcasına dolduran asit yağmurları tehdidi belirmişti. Yeryüzüne çıkmanın imkânsız olduğu şu günlerde, en mantıklı iş, yeraltındaki Kâhin Kışlağı’nda kalmaktı. Kışlak içindeki, Yeni Sultan Han’da insan kalabalığı dağılmış, yerlerini gece kuşları olan kumarbazlar ve ehli keyif almıştı. Nargilesini fokurdatarak içenlerle iskambil oynayanların sesi, kendi halinde sohbete dalanların mırıltılarına karışıyordu. Han’ın içinde gezinen alımlı garson kız, gecenin geç vaktinde odalarına çıkmamış olan misafirlerine Yabanotu Şerbeti ikram ediyor, nizami dizilmiş masalarında oturan yolcular birbirlerine kısık sesle bir şeyler anlatıyordu. Bu kişilerden daha uzakta olup, bar tezgahında oturan, tombul ve kirli sakallı adamsa çevresine dikkatle bakınmakta ve sanki birini beklemekteydi.

“Nerede kaldı bu herif? Tele zımbırtıyla aradım, kaç saat oldu? Acaba Lonca’dan adam yollamayacaklar mı?”  diyerek hayıflandı.

  Berisindeki barmen, “Hayırdır Nazmi birini mi bekliyorsun? ” dedi önündeki tozlu bardakları silmeye devam ederek. “Bu arada bilgine, üzüm bağlarında yine başarısız olmuş bizimkiler. Rakı veya şarap ararsan kalmadı, uzun bir süre de gelmez.” Nazmi sinirle kafasını sağa sola salladı, “Kala kala kömüryemişine kaldık desene”. Fısıltıyla eğildi ve “Onu bunu bırak da bu seferki işte iyi para var, Kadir. Parası iyi ama tehlikesi de çok.”  dedi.

  “Ne o? Yoksa kenevir kökü mü ya da –“ derken kapıdan tok sesler çıkaran ayak sesleri duyuldu. İçeri, sırtında uzun Kuarklaştırıcı Tüfeğiyle birisi girdi. Gözündeki kızıl bant ve üzerinde yer yer parlayan beyaz çelikten zırh olan bu kişinin kim veya ne olduğu anlaşılıyordu. Suratı ifadesizdi. İçeri doğru birkaç adım attığında, onu görenler tedirginleşti. Masaların altına saklananlar, çığlık atanlar ve hanın konuk odalarında bu sese uyanıp bara koşanlar oldu. Birkaç kişi tedirginliklerini belli etmeden ellerini kemerlerine atmış bekliyorlardı. Odasından gelen tıknaz bir adam ile yanında ona benzeyen arkadaşı, ellerinde elektrik tabancalarını odaya teşrif eden yeni misafire doğrultmuşlardı. Elleri korkudan seğiriyor ve silahı doğru tutmalarına mâni oluyordu. Barmen Kadir, elini barın altına atmış, terler içinde tabancasına uzanmaya çalışıyordu. Ortamın gergin havası herkesi suskunlaştırmıştı ve parlayacak olan bir lazer huzmesi, yükselen tansiyonu boşaltarak büyük bir çatışmaya müsebbip olabilirdi. Lakin, adam etraftaki kargaşayı hiç umursamadan elini cebine attı. Birazdan velvele kopacak diye düşünenler gözlerini kapayıp bekledi ancak beklenen olmadı, cebinden beyaza boyalı kitinden bir kod karosunu havaya doğru tutarak, “Aranızdan hanginiz Kervancı Nazmi?” gür sesiyle korkuyla bekleşen kalabalığa doğru bağırdı.  

  Nazmi, Kadir’e doğru telaşla bakmayı bırakıp yavaşça arkasını döndü. Kalbi hızla çarpıyordu, insanlardaki korku onu da yakalamıştı. Karşısında sabahtan beri beklediği Kuzgun’u görünce sakinleşti rahat bir tavırla el ederek “Benim, gel gel!” diyerek sağındaki tabureyi işaret etti.

  Ödül avcısı, ağır adımlarla kendisine gösterilen tabureye oturdu ve Barmen Kadir’e  “Bana bir kömüryemişi suyu” dedi. 

 Kadir, elini sakince tezgâhın altında çekip çarpık gülümsemeyle “Hay hay, hemen geliyor!” dedi. Kadir’in arkasındaki rafa doğru uzandığını görenlerin bir kısmı odalarına çıkmaya başladı, masalarda oturanlar da saklandıkları yerden çıkarak sohbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler. Bazıları ise, hala göz ucuyla olası tehdidi süzüp, ellerini kemerlerinde tutuyordu. Ortalık sakinleşmişti.

  Kadir, cam bardağa doldurduğu kömüryemişi suyunu ödül avcısının önüne itti. Adam, önündeki içeceği bir dikişte bitirdi ve bardağı tezgâha çarparak koydu.  İfadesiz yüzünü, Nazmi’ye döndü. Nazmi adamın konuşmasını beklediğini anlayıp “Hoş geldin!” dedi. “Sonunda gelebildin. Sizinkiler, beni başı boş bırakacak diye çok korktum.”

  Kuzgun, karşısında heyecanla konuşan adama istifini bozmadan, “Gördüğün gibi geldim. Kervan yolculuğundan, yükünden bahset. Bir de paradan.” dedi.

  Kervancı, “Parayı dert etme, yüklü miktarda İstanbul camını kervan güvenli bir şekilde güzergahına varınca alacaksın.” Dedi. “Yolumuz, Kütahya üzerinden İstanbul’a kadar varacak. Yüküm ise, on beş küp arındırılmış su. Sabah, kışlak girişindeki laboratuvardan aldım. Bakır Köstebeklerine yüklendi bile. Sadece yola çıkmamız gerek. Gerçi Manyetomanipülatör ile de gidebilirdik ama şu sıralar, bu trenlere saldırılar arttı. Kehanetçi devriyeleri yetersiz kalıyor. Tüccarlar Kooperatifi olarak dilekçe sunduk ama yapılan hiçbir şey yok! Başka çarem kalmadı.”

  “Sular kime gidiyor? Dur, tahmin edeyim. Akılcılar?” 

  Nazmi, çevresindekilerin duymadığından emin olmak için şöyle bir göz gezdirdi ve telaşla başını salladı. Akılcı, kelimesi geçince, içerideki gürültü bıçak gibi kesildi. Oturanlar, barın önündekileri dikkatle izliyordu. Arkadan, birisinin sandalyesini iterek kalktığı duyuldu. Kalkan kişi, Nazmi’nin olduğu tarafa doğru adım atıyor, ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Başında, toprak ve tozdan kirlenmiş bir sarık olan cüsseli adam, Kuzgun’un yanındaki tabureyi çekti ve oturdu. Küçümseyen bakışlarla onları süzüyordu. Yere tükürüp, tehditkâr bakışlarını sürdürdü. Nazmi’nin bakışlarındaki ürkeklik, taze kervan bekçisini, henüz oturana doğru bakmaya zorladı.

 Adam hiç istifini bozmadan, “Doğru mu lan, Nazmi?” dedi. “Hadi, şu tekinsizi anlarım da senden beklemezdim, hain köpek seni!”

  Sarıklı, beline doğru hızlıca uzanıp silahını onlara doğrulttu. Nazmi, bakışlarını silahın namlusuna sabitlemiş halde “Vallahi billahi yok Ramiz Çavuş’um! Ağzından çıkanı kulağın duyar mı? Yüce Kehanetmatik’e ihanet etmek aklımın ucundan dahi geçmedi.”

  Ramiz Çavuş, silahı elinde tekrar kavradı ve gözü bantlı adama doğru yüzünü yaklaştırdı. “Ben duyduğuma mı inanayım yoksa senin dediğine mi? Burası, Arifân’ın toprakları aslanım, muhalefeti sevmezler, biz de öyle. Zaten benden aldığın seramiklerin de borcunu ödemedin. Eh beyler, gelin hele temizlememiz gereken iki hınzır var. Leşleri iyi para eder bunların.”

  Adamın dediğini duyup ayaklanan üç kişi arkalarında belirdi ve hepsi de ellerindeki silahları Kuzgun’a çevirdi. “Seni temizlemesi kolay be Nazmi. Bilirsin, yemeğimle oynamayı severim, o yüzden şu hıyar ağasıyla işim bittikten sonra sıra sana da gelecek” dedi çürümüş dişlerini göstererek.

  Ramiz’in dediklerini duyanlar çığlıklar atarak handan dışarı kaçtı, oda tutanlar da aceleyle odalarına koştular. Koşturan ayak sesleri arasında düşen tepsi ve kırılan bardaklar kendini belli ediyor, çığlıklar gecenin köründe sokağı hareketlendiriyordu. Hancı Kadir, telaşla bağırarak “Burada olay çıksın istemiyorum Ramiz emmi! Gidin kavganızı dışarıda halledin.”

  Ramiz, öfkeli bakışlarını Kadir’e kaldırdı ve “Ulan, lafımın üstüne laf mı söylüyorsun?  İyi o vakit. Kazım, Hilmi! Kadir’i tutun belli ki, şu ikisinden önce birinin daha canı ölüm çekmiş.”      

  Kazım denen gürbüz ile Hilmi isimli tombul tezgâhın arkasındaki Kadir’i kollarından tutup kendilerine doğru çektiler. Kadir çırpınsa da kurtulamadı ve adamların eline düştü. Tombul olan, baldırındaki cam bıçağı çıkarıp havaya kaldırdığında, bir parlama tüm Han’ı sardı ve Hilmi iniltilerle yere yığıldı. Ardışık olarak vınlayan ışın sesleri ve çığlıklar odalarında uyuyanları uyandırdı ve sesler bittiğinde Ramiz ve adamları yerde ölü uzanıyordu. Alınlarında, ışının açtığı bir delik vardı ve deliğin içi yüksek sıcaklıktan ötürü kararmıştı. Hanın üst katından olanları izleyenler, Kadir’i yerde çığlık atarken gördüler. Kervancı ve ödül avcısı çoktan orayı terk etmişlerdi.

Kışlak meydanının etrafını subaşı ve adamları sarmaya geldiler ancak lojmanlara çoktan varmışlardı. Nazmi ile ödül avcısı kendilerine verilen odadaki döşeklere geçmişler ve sabah başlayacak seferin detayları üzerine konuşuyorlardı.

“Dediğim gibi, bir aksilik olmadığı takdirde on güne Kütahya’ya varırız. Tabii önce Eskişehir’de soluklanırız, bir gün kadar. Daha zamanımız var, hatta erken bile çıkıyoruz. Bu geceki olay olmasaydı işimiz daha kolaydı.”

“Bana başka yol bırakmadılar ya açlıktan ölecektim ya da kurşundan. Para önemli. Şu günlerde parasız kalmak başıma gelmesini istediğim en son şey.”

“Haklısın, bir çentik hıyarı bile artık on seramik değerinde, o da yarım kilosu. Zaten dediğim de nah şu serçe parmağım kadar. Parasız adam ölür, parası olan yaşar. Hayat ne acımasız!”

Kuzgun, göz bandıyla bir müddet oynadı ve boğazını temizleyerek sessizliği bozdu.

“Bu küpler İstanbul’a gidiyor ya?”

“Evet?”

“Sen Akılcı mısın?”

“Şu devirde aklı savunmaktan başka neyimiz kaldı ki? Sözde şu Kehanetçiler bize sonsuz bilgeliğin ve huzurun anahtarını sunmuşlardı. Bak, ne kadar da huzurluyum! Tok yattığım gece sayısı, kaybettiğim parmak kadar.”

“Kaç parmağını kaybettin peki?

Nazmi, kökünden kopmuş olan sağ el orta parmağını ona doğru tuttu ve sonra sinir bozucu bir kahkaha patlattı.

“Haha, anladın mı espriyi?”

Kuzgun, derin bir nefes alıp, sessiz kalmayı seçti. Sessizlik yine kısa bir süreliğine köhne odaya hâkim oldu. Bu sefer sessizliği bozan Nazmi’ydi.

“O değil de yavuklun var mı senin?

“Yok.”

“Senin gibi cevval adamın nasıl olmaz yavuklusu?”

“Yok, dedim ya.”

“Adını da söylemedin bana?”

“Ne yapacaksın adımı? Sen teslimatı güvenle yap, paramı ver. Bu kadar!”

Kervanbaşı tadı kaçık bir şekilde çantasını kurcaladı.

“Karnım acıktı, yer misin bir şey?”

“Yok sağ ol. Benimki yanımda.”

Nazmi yemeğini kısa sürede bitirdikten sonra bu soru sırası Kuzgun’daydı.

“Senin var mı sevdiğin?”

“Var… Hala da seviyorum.”

“Niye öyle dedin? Ayrıldınız mı?”

“Ölmek ayrılmaksa evet…”

“Üzüldüm.”

Kervanbaşının gözleri buğulandı ve zorlukla yutkundu.

“On sene evvelki darbe esnasında, şu Kehanetçi piçleri dizmişler kurşuna! Çift canlıydı da.”

“Bilmiyor-“

“Hiç insaf etmediler. Aman dilemiş, can taşıyorum demiş de kıymışlar canına şerefsizler!”

Koruma, müşterisine doğru dönüp elini omzuna atmak istese de yapamadı. Nazmi, hıçkırarak ağlamaya başladı. Ödül avcısı ise sadece döşeğine yatmakla yetindi. Nazmi, bir müddet ağladıktan sonra uyudu ancak Kuzgun uyuyamamıştı.

Ertesi sabah uyandıklarında, ikisi de tek kelam etmedi. Hızlıca hazırlanıp, ahırların oraya gittiler. Geldiklerinde, üzerinde saman sarısı bir yelekle pos bıyıklı bir genç onları karşıladı.

“Nazmi Aga’m. N’aparsın be? Dün gece, Ramiz itinin kardeşi gelip dayandı kapıya. “Agamın kanı alınmadan ne bana ne size” diyip durüyüdü. Kemal Amir olmayaydı, pamuk tıkayacağıdı.  Sonram, bizim susaklar senin malları yükledi. Çıkmaya hazırın. Artık bi’ bahşiş de bırakırın.”

“Sus ulan, müptezel! Hayvanları bokun püsürün içine atıp bi’ de bahşiş mi istiyorsun?”

“Aman be, cimri domuz! Al paranı sok bi’ tarafına. Kolla kendini de ha? Remzi iti bulaşmasın yolda.”

“Köstebeklerin tozunu yutsun o hıyar”

DEVAM EDECEK …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir