Bir Avuç Seramik İçin – Bölüm 6 : Harabiyat’ın Çocukları

BİR AVUÇ SERAMİK İÇİN – BÖLÜM 6: HARABİYAT’IN ÇOCUKLARI

Anadolu coğrafyası üzerinde, Kehanetçi Darbesi sonrasında şekillenen birçok okült ve tasavvufi akım ortaya çıkmıştır. Bazısı, 9. ve 10. yüzyıllarda boy gösteren ekollerin yeni yorumlarıyken bazısı da bu toprakların antik ve bilinmez tarihi ile ilişkilidir. Kimi söylencelere göre harap yerleri mesken tutan, karakter olarak oldukça çekingen ve sırlarla dolu bir tarikattan bahsedilir: Harabiyat’ın Çocukları. Halk arasında harap yerlerde görüldükleri için, Harabat Çocukları olarak da bilinirler. Bu tarikat, 14. yüzyıl dolaylarında yazılmış, müellifi belirsiz bir risalede “Evlad-ı Harabiyat” olarak geçer ve kendileri hakkında pek bir şey bilinmemektedir. Bilinmezin çok olduğu yerde dedikodu da bol olduğundan, birbirini tutmayan sayısız söylentiye de konu olmuşlardır. Ancak unutulmamalıdır ki, pek sık görülmeseler ve esrar perdesi uzun yıllardır onları sarsa da bir gün o perde yırtılacaktır.

Sultanzade Toğrul Efendi

Kehanetçi Darbesi Sonrası Anadolu Okült Yapıları

5. Cilt, Esrarengiz Tarikatlar

Kütahya’dan çıkalı iki hafta olmuştu. Civarlarda konaklayabilecekleri hanlar olmasına karşın, belaya bulaşmamak adına hiçbir yere uğramadan buldukları bir kovuk, mağara yahut harabede kalıyorlardı. Beş küp arıtılmış su, beş it beygiri ve Nazmi ile uzun süren yollarına devam ediyorlardı. Çoktan Kehanetçi sınırlarını aşmışlardı ancak bir dolu haydut çetesi ve lağım solucanları gibi zamansız tehlikeler uzanıyordu önlerinde. Harabeler, hanlar ve kervansaraylara nazaran daha tekinsizdi ancak topluluğun arasında başına bir iş gelmesinden şüphe ediyorsan, elde fazla da alternatif yoktu, el mahkûm bu metruk bina onların bu gecelik konaklama yerleri olacaktı. Kemik rengi boyalı cepheleri, gece parlayan ay ışığıyla bu viraneyi, perili bir köşk kadar ürkütücü gösteriyor, kırık camlar ve boyası geçmiş pencere pervazları bu ürkünçlüğü daha da arttırıyordu. Nazmi, koca göbeğini ovup, kirli sakallarını kaşıyarak, müstakbel yatakhanelerine doğru baktı. Düşünceliydi, iki sene evvel bir kervanla yola gidip kaybolan bir arkadaşı gelmişti aklına. Anlatılana göre, dokuz it beygiri, iki paralı haydut, mal sahibi ve kervancı olmak üzere yola çıkmışlardı. Yolda buldukları yıkık dökük bir binada geceyi geçirmek için durmuşlar ve ertesi gün de hiç oraya gelmemiş gibi gözden kaybolmuşlardı. Karısından öğrenmişlerdi bunu. Arama cihazı, eşine ait olanı sinyali bir türlü yakalayamamasından böyle bir şey tahmin edildi. İşte, iki senedir de geri gelen de yoktu.

Kuzgun’a daha evvel de dedi ama dinletemedi. O da iki keredir başa gelen olaylar sebebiyle insanın bol, fitnenin gani olduğu medeniyet kırıntılarının ortasına dalmak istemiyordu. Bir kere daha kendilerini bir olayın, curcunanın içinde bulurlarsa görevi tamamlayamamaktan, daha da kötüsü, Nazmi’nin başına bir şey gelmesinden korkuyordu. İlk başta pek barışmayan yıldızları, yol alındıkça ve günler geçtikçe barışmaya başlamış, aralarında esen soğuk rüzgarlar yerini samimi sohbetlere bırakmıştı. Gerçi hoş, Nazmi bu kadar geveze ve meraklı olmasaydı bunun olması çok da mümkün değildi. Nazmi tüm şeceresini ona sayıp dökerken, Kuzgun dinlemiş ve yorum yapmıştı sadece. Nazmi de duruma alıştığından eskisi kadar üstelemiyordu.

“Kuzgun kardeş, yataklar hazır. Ama bak diyeyim, nice söylenti var. Viranelerde kol gezen sayısız dehşet diyolar. Buralara girenlerin derisini canlı canlı yüzüp çiğ çiğ yiyorlarmış. Civarda gezen, gözü olmayan ve ağzı dikili adamlar geziyormuş. Aman diyeyim, ben uyuyamam.”

Kuzgun, tedirgin bakışlarla ona bakan yol arkadaşından ayırmadan gözlerini, “Nazmi, rahat ol. Ben nöbetteyim. “Sırtından uzun ve metalik yaldızla parlayan tüfeğini gösterdi. “Geleni iyonlarına kadar parçalarım saniyesinde. Hadi, sen uyu.”

Nazmi, pek de rahatlamış gibi gözükmüyordu. Bakışlarında oynaşan endişenin yapışkan dokunaçları sinsice ruhunu okşuyordu. “Madem sen öyle diyorsun, koskoca ödül avcısısın heheh.” Gergince kahkaha attı. “E yatıyom ben o zaman.” Kuzgun, derinden “Tövbe estağfurullah…” çekti. Nazmi, döşeğine uzandı ve gözlerini ürkekçe kapadı. Kuzgun, arkasındaki düz eski ahşap taburelerden birine çöktü. Çoktan yaktıkları ateşin, tehditkâr ve cezbedici sarılığı insanı davet ediyordu kendisine. Ateşte kendini gösteren ışığın parıltısı da tüfeğin metalik yüzeyinden ödül avcısının yüzüne yansıyor ve gözlerini alıyordu. Kırmızı bandananın üzerinden göz implantlarını ovuşturdu. Gözlerini ateşe dikip, o hazin olayın yaşadığı günün imgeleri önce zihninde, sonra da gözlerinin önünde cisimleşen imajlar halinde oynaşmaya başladı.

On Sene Evvel, Kâhin Kışlağı, Hıyanet Mahpushanesi

“Tutsaklar kaçmış!” diye bağırdı, gardiyanlardan biri. Yekpare sertleşmiş topraktan mamul dört duvarın olduğu hücre bomboştu. Çürümüş ahşaptan kapı ise ardına kadar açıktı. Bağırışıyla beraber, koridorun solundan ona doğru gelen mevkidaşı koşmuştu yanına. “Hayırdır lan Arif? Ne ol- KAÇAK VAAR! Nereye gitti lan bu hainler?” Hemen arkalarındaki panik butonuna bastı sonra. Gardiyan Arif, yüzüne doğru düşen fesi düzelterek, “Ne bileyim lan ben? İçeriden birileri yardım etmiş. Baksana” diye işaret etti arkadaşına. Paslanmış kilidin üzerinde, atılca sallanan bir anahtarlık göze çarpıyordu. “Koş be salak herif, koş. Ağzımıza sıçacak Serdar Amir.” Sonsuza doğru uzanıyor gözüken koridorun dört bir yanında kulaklara hücum eden tiz ve kuvvetli alarm sesi doldurmuştu. Onların geldiği yere bir düzine kadar görevli geliyordu. Koridorun ortasında durakladı ikisi. “Ne oldu? Niye panik butonuna bastınız?” sordu başgardiyan Serdar Amir. Bakışlarında, sebebi belirsiz alarmın gerginliği vardı ve üst olmanın getirdiği gücün kibri. “Amirim, öğle yemeğine çıkmış, buraya geliyordum. Bir de baktım ki, dün akşam gelen tutsaklar kaçmışlar.” Serdar Amir’in yüz hatları çarpıklaştı, yüzüne belli belirsiz bir öfke hâkim olmuştu. “Bir avuç korkağa sahip çıkamadın di mi göt? Defterin dürüldü Arif Efendi… Hepinize söylüyorum, kaçakları derhal bulun. Bulamazsanız, bu ayın maaşlarını alamayacaksınız. Çekil lan sen de!” Oradaki herkes telaşla koşturuyordu. Bulundukları bölgede sadece bu hücre boştu. Koridor ve çevresi didik didik aranıyor, akla hayale gelmeyecek her bir köşeye itinayla bakılıyordu. Serdar Amir, yavaş ama kararlı adımlarla orayı terk etti. Odasının olduğu idari bölüme yönelmişti. Arkada bıraktığı astlarından birinin şaşkın çığlığı kulaklarına çalındı. “Anahtar! Anahtar yerinde yok!” Serdar, elinde sıkı sıkı tuttuğu anahtarlığı hızlıca cebine attı ve kapısı açık odadan içeri seğirtti.

***

Kaçaklar, nereye gideceklerini bilemediklerinden kıskıvrak, bulundukları bölgenin yakınlarında bir merdiven altına saklanırken yakalanmışlardı. Yaşlı bir adam, bir kadın ve küçük bir kız çocuğuydu zavallılar. Üzerlerindeki yaralar ve kesik izlerinden insafsızca bir işkenceye maruz kaldıkları anlaşılıyordu. Yaşlı adamın olmayan sol orta parmağından sızlayan kan, ister istemez yerlerini açık etmişti. Üstelik Arif bulmuştu onları. Yüzünde çarpık bir gülümsemeyle bakıyordu onlara. Avını gırtlaklamaya hazır bir kurdu anımsatıyordu bakışları. “Vaaay vaaay… Demek siz sefiller buradasınız ha! Dün akşam size yaşattıklarımın daha kötüsünü yaşatayım da görün size.” Amirinin ona olan öfkesini, biçarelerden çıkarmak en büyük hobisiydi Arif’in. Zaten yetiştiği kültürde de bu yok muydu? Herkes, gücü yeteni zorbalık yapardı ve bunda da bir beis yoktu. Neşeyle arkadaşına seslendi: “Salim, gel gel. Buldum hain fareleri. Hem Yüce Kehanetmatik’e ihanet edecekler hem de kaçacaklar…” Salim kan ter içinde üç gardiyanla beraber geldi. “Alın şu üçünü de bir temiz dayak ve işkenceden geçirelim. Ötene kadar konuşturun da kim yardım etmiş öğrenelim. Erken de ötseler dayak atalım, sinirimi alayım.”

Salim gülerek cevap verdi. “Hadi yine iyisin, stres atacaksın. Maaşlar da kurtuldu, hehehe. Şu kadını bana ayır gece de işim olacak” diye de ekledi apış arasını ovalayarak.

“Sen yok musun seen, işini biliyosun pezevenk… Tamam, yaparız bir güzellik.” diyerek göz kırptı. Yaka paça tutukluları alıp merdiven başını terk ettiler.

***

Olayın Ertesi Günü, On Yıl Önce, Hıyanet Mahpushanesi

Serdar odasında düşünceli düşünceli oturuyordu. “Acaba kurtulabildiler mi? Agah Amca? Nermin? Filiz?” Kendine fısıltıyla konuşmaya devam etti. “Ah, Nermin… Canım benim, ister miydim sizi buraya tıkmaya… O şerefsiz Arif’in ilk fırsatta ağzını sıçacağım zaten. Orospu çocuğu, Agah Amca’nın mübarek parmağını koparmış! Hele bir kaçsınlar da zaten onun defterini düreceğim. Nermin’e dokunmaması için tembihledim özellikle ve küçük Filiz’e…” Odasındaki görüntülü çağrı cihazının polifonik sesi, sesli düşüncelerinden uyandırdı onu. Arayan, Mahpushane müdürü Ebubekir Bey’di. Yeşil ışıklarla göz kırpan kaba tuşa sertçe bastırdı ve ekranda kısa boylu, göbekli ve tutam sakallı hapishane müdürü ölü balık bakışlarıyla dik dik bakıyordu.

“Serdar, kaçaklar olmuş? Bana haber şimdi geldi. Serada çiçeklerle ilgileniyordum da… Bulabildiniz mi?”

Serdar, tedirgin bir şekilde. “Evet Ebubekir Bey, gardiyanları arama yapmaları için saldım ama henüz bana bir bilgi gelmedi. Geldiği takdirde size bildireceğim.”

“Anladım Serdar ancak bana yeni bir bilgi de geldi. Dün D bloktaki giriş merdiveninin kuytusunda yakalamış sonra da sorgu odasına götürmüşler. Bugün, öğlen namazını müteakip Arifzade Camii’nin oradaki meydanda infazları olacak, haber vereyim dedim. Başgardiyan olarak orada muhakkak bulunman lazım”

Adamın bakışlarındaki kinayeli bakıştan korkmuştu. O kadar da tembihlemişti kaçış yolunu, nasıl olurdu? İçinden, “İşte şimdi yandık…” diyebildi sadece. Boncuk boncuk terliyordu. Sorgu odası… İşte bu hiç iyi olmamıştı. Yoksa, Nermin’e? Hayır, hayır olamazdı. Tabii, sorgu esnasında onları kaçıranın o olduğu ortaya çıktıysa durum başkaydı. İçi parçalanıyordu, annesi-babası darbe zamanında yakalanıp gelmediğinde ona bakan Agah Amca, biricik sevdası Nermin ve masum Filiz. Bu şerefsizler ondan ikinci kez ailesini alamazdı. Garanti bir iş bulması maksadıyla Agah Amca bu işi tavsiye etmişti ancak şimdi ona bu iyiliği yapan adamı öldürmeliydi. İlk başlarda kabul edemese de mecbur girmişti ve zaten mutlu da değildi. Yıllar evvel kaldırması gereken kazan şimdi kalkacak canı pahasına da olsa bunu yapacaktı. Ölse bile, ailesi ve aşkıyla beraber ölürdü.

“Tamam efendim, hazırlanıp çıkıyorum“ dedi ve cihazı kapattı.

***

Öğle namazı çıkışı ahali, meydana kurulmuş dar ağacının etrafına toplanmış, meraklı gözlerle olan biteni seyrediyordu. Kadınlar, küçük yavrularına sarılmış, erkeklerse kafalarını eğip bükerek dar ağacına gidecek olanları seyretmeye çalışıyordu. Koca kavuğu, uzun yeşil cübbesi ve beyaz tutam sakalıyla Ebubekir Efendi, elindeki Mushaf ile insanların iyice toplaşmasını bekliyordu, bir de celladı. Başgardiyan demek aynı zamanda cellat demekti. İnfaz edilecek suçluların canını alma vazifesi başgardiyana verilirdi, bu sebeple de şişkin bir maaş alırdı başgardiyan. Ebubekir Efendi, üç suçluya baktı. Tanıyordu hepsini, yarım asırlık dostu Agah’ı nasıl da tanımazdı. Uyarmıştı onu, hem de defaatle. Aylık haraca yapılan zamma açıkça tepki göstermemesi gerektiğini kaç kere söylemiş ve canını çok kez kurtarmıştı. Ancak o da bir yere kadardı. Kazasker Kasım Hazretleri’ne bizzat gidince şikâyet elinden bir şey gelemedi. Ancak şu vardı ki, Agah Efendi çoktandır hak etmişti bunu. Eskiler ne demişti: Şeriatın kestiği parmak acımazdı… Çok tanıdığı dostu böyle kurban vermişti, içinden cılız bir ses inkâr etse de bunun doğru olmadığına, kolaylıkla susturuyordu. İnsanlar da haklıydı ancak devlet, ebet ve müddet olmalıydı. Gözleri meydana takıldı sonra. Üzerinde lacivert üniforması ve elinde beylik tabancasıyla dar ağacına doğru gelen tanıdık birini gördü. Durdurulamaz bir öfke can buluyordu adımlarında, duruşunda elinden alınmış ve alınacak olanın intikamı belli ediyordu kendini. Bir insan değildi artık buraya yaklaşan, bir şiddet nesnesi ve silahın ta kendisiydi. Adımlarındaki hışım, titrememek için zor duran bacakları, öfkeli bakışlarıyla Serdar görev yerine doğru geliyordu. Ebubekir Efendi, bunu çok iyi anlamıştı.

Başgardiyan Serdar, hızlı adımlarla yürüdü platforma ve hiç çekinmeden tetiği doğrulttu orada görevli olarak bulunan herkesin üstüne. Beş el silah sesi Kışlak’taki meydanda göğe yükseldi intikamın güçlü öfkesini yeraltı ahalisine duyurmak için. Kalabalık kaçışmaya başladı. Ebubekir Efendi, yaşanacak olanın bilinciyle yüzünde huşu yere düştü yüz üstü. Elindeki Mushaf artık olmaması gereken bir yerde, insanlara bir şey anlatmak istermiş gibi duruyordu. Civardaki askerler ve candarlar hışımla meydana ilerliyor, tutukluları oldukları yerden kaçırıyordu. Serdar, olağanca öfkesiyle bir çığlık patlattı. Kendinden nefret etmesine gerek yoktu artık, özgürdü. Hür olarak ölecekti, intikamı için verdiği son bir gayretle… Onurunu kurtarmıştı artık. Vücuduna isabet edecek lazer ve kurşunları bekledi ancak arkasını döndüğünde suratına doğru inen çomak son hatırladığı şey oldu.

***

Gözünü hiç bilmediği bir yerde açmıştı, başında cılız, çenesinde ipeğimsi, siyah tutam sakalı olan, küt burunlu ve şehla gözlü bir adam vardı. Eli kolu bağlanmış, uzanıyordu. Sağa çevirdi bakışlarını, oradaydı üçü de… Agah Amca, biricik aşkı Nermin ve küçük Filiz… Başlarında yekpare zırh giyinmiş candarlar duruyordu. Adam, eliyle yüzünü kendine doğru çevirdi.

“Demek bu mahkumları kaçıran sendin ha, Serdar… Devletin bir memuru olarak sana bunu hiç yakıştıramadım. Yaptığın ihanetin ne örfte ne şeriatta ne de devlet ahlakında yeri var. Konuşmaya ve cevap vermeye çok yeltenme çünkü dilini tamamen uyuşturdum konuşmaya çalışsan da çaresiz çığlıklar atabilirsin. Burası neresi diyecek olursan, çok gizli bir tesistesin evladım. Yüce Kehanetmatik Hazretleri’nin çok gizli deneyler yaptığı ve önemli derecede suçluların cezalandırıldığı bir laboratuvardasın. Niye diye sorma gizli çünkü, orasını söyleyemem. Bazı insanlar hak etmedikleri halde ikrama kavuşurlar. Sonra da bu ikramın verdiği rehavetle de azıtıp taşkınlık yaparlar. Böylelerini çok ağırladım ben, senin gibileri yani. Senin diğerlerinden hiçbir farkın yok ancak unutma ki, benim için diğerlerinden hiçbir farkın yok. Ancak şu var ki, ben kurbanıma muamelelerin en iyisini bulunmayı tercih ederim. Korkma, ölmeyeceksin. Ama öyle bir şey yaşayacaksın ki ne beni ne de burada olanları canını teslim edene kadar unutamayacaksın. Gözlerin, ne kadar da büyük bir nimet… Yüce Kehanetmatik Hazretleri bize böyle söyler hep, gözlerin kutsal olduğundan bahseder. Çünkü şahitlik makamının nişanesidir onlar. Cenab-ı Hakk’ın da bize bir nimetidir. Gaybı cüzi ölçüde bilebilen yazılımsal bir veli var başımızda çok şükür. Ancak artık o gözlere ihtiyacın yok, en azından bir müddet sonra olmayacak. Yavrularım, yapmanız gerekeni biliyorsunuz.” dedi ve eliyle başını yana doğru itti. Askerlerden biri, Agah’ın başını kökünden palayla kopardı. Bir diğeri ise, küçük Filiz’in tam böğrüne sivri bir metal çubuk sapladı. Diğeri ise, Nermin’i olduğu yere çömeltti ve eteklerini sıyırdı.

Serdar, ağzına gelen bütün lanetleri söylemek istedi ama dili dinlemiyordu onu. Sadece boğuk böğürtüler yükseliyordu gırtlağından. Nermin’in acı ve çaresizlik dolu çığlıkları kulağına doğru hücum ediyordu. “Beni öldürün ama bana bunu yapmayın.” diyordu… Debeleniyordu ancak boşunaydı. Asker, işini bitirdikten sonra iki büklüm yere yuvarlandı ve sonra uçkurunu kapadığı gibi kuşağındaki silaha davrandı ve tetiği çektiği. Debelendi Serdar, öfkeyle ve intikamla, bakışlarını ayıramıyordu. Dehşet, öfke, pişmanlık, sevgi, keder ruhunda birbirine katışıyordu. Ansızın gözlerinde tarifsiz bir acı hissetti. Görür gözü görmez olmuş, göz yuvarlarından oluk oluk kan yüzüne hücum etmişti. Etinden kopan uzvunun acısı, öyle şiddetliydi ki, neredeyse bayılacaktı.

“Ah evladım, sana demiştim… O gözlere bir müddet sonra ihtiyacın yok demiştim. Merak etme, yekten âmâ kalmayacaksın. Devletimiz, ihanet de etse memuruna cömerttir. Bu arada kabalığımı mazur gör, kendimi tanıtmadım. Adım Resul, bu ismi unutma…”

“Resul” dedi içinden ve acıya daha fazla dayanamayıp daha sonra bayıldı. Uyandığında, ıssız ve sapa bir kervan yolunun yamacındaydı. Gözleri yoktu ama ilginç bir şekilde görebiliyordu. Burnunu ve başını çepeçevre saran bir bant vardı ve muhtemelen onun sayesinde görüyordu. Sağ yanına doğru çevirdi bakışlarını, ona bakan biri vardı. Bir kadındı bu. Üzerinde neyden yapıldığını bilmediği bir zırh, sırtında ve belinde silahı vardı. Gözlerinin olması gerektiği yerde, bir bant sarılıydı ve suratı ona dönüktü.

***

Kuzgun, nefes nefese rüyasından uyandı. Nöbet sırasında uyuyakalmıştı belli ki, hemen sağ yanına, Nazmi’nin uyuduğu tarafa doğru baktı. Yerinde yoktu, döşek darmadağındı. Hışımla yerinden kalktı ve seslendi. “Nazmi?” Ses seda yoktu, Tekrar seslendi, yine ins ü cinden ses soluk çıkmıyordu. İvedi bir hareketle kalktı ve etrafta turlamaya baktı. Bina, göründüğünden de genişti, bir labirenti anımsatıyordu adeta. Geldiği yeri kaybetmişti dakikalar sonra, geçip gittiği her yer birbirine benziyordu. Sıvası dökülmüş duvarları, paslanmış demirler ve büyük bir boşluk. Bir süre daha ilerledikten sonra yekpare metalden ve yüzeyi ne kadar eski olduğunu unutturacak kadar paslanmış bir asansörle karşılaştı. “Acaba bizim hımbıl, korkusunu yenip bu asansöre mi bindi” diye düşündü. Ona adım attığı sırada, asansörün kapısı kendiliğinden huysuz gıcırtılar çıkararak açıldı ve misafirini davet etti. Kuzgun, temkinli adımlarla yavaş yavaş içeri girdi ve aynı gıcırtılar ruhsuz bir hoş geldin edasıyla gerisin geri kapandı. Ardından başka gıcırtılar, lanetli bir monolog ahengiyle asansörün aşağı doğru hareket ettiğini belirtti konuğuna. İhtiyar makine yavaşça menziline doğru giderken içeri de bir göz attı. Dışından pek de bir farkı yoktu. Aynı pas tabakası burada da gizliydi, ancak tavana biçimsiz şekilde çizilmiş bir yedi köşeli yıldız dikkatini çekmişti. Bir de tuşu yoktu bu asansörün, ilginçti. “Nazmi’nin dedikleri doğru olabilir mi acaba?” diye sorguladı bir an için. Asansörden gelen gıcırtılar çıkabilecekleri en yükse desibele çıkmak için yırtınıyordu şimdi ve asansör hızlanmaya başlamıştı. Birtakım hışırtılar ve tıkırtılar geldi kulağına. Asansörün tavanından geliyordu sesler. Yıldızın olduğu yer çürümeye ve kaynamaya başlamıştı. İçinden derisi tamamen yüzülmüş ve üzerinde kırmızı sayısız uzantının olduğu bir insan silueti gözükmüş. Ürkütücü sesler çıkarıyor ve yabancı dilde birşeyler mırıldanıyordu. Duyduğu kelimelerin ürkütücülüğüyle olduğu yerde kalmış, baş aşağı ona doğru sarkan bu garabetin ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordu. Yaklaştıkça sesler anlamlı hale gelmeye, siluet karakter kazanmaya başladı. Uzun siyah saçları, açık kahverengi gözleri ve bembeyaz teniyle Nermin’di bu! “Serdar, çok özledim seni.” diyordu. Sözlerindeki şuhluk ve tutku Serdar’ı olduğu yere mıhlamıştı. Gittikçe yaklaşıyordu ve bu ilerleme sanki saatler alıyordu. Kuzgun, ellerini uzatmaya yeltendi ancak şunu söyledi. “Sen ölüsün Nermin…” Nermin, hiç istifini bozmadan baş aşağı ona doğru ilerlemeye devam etti. İlerledikçe eti çürümeye, yarılmaya ve etinde kurtlar kaynamaya başladı. Çürüdü ve çürüdü, ta ki ilk halini alana kadar. Yüzleri birbirine çok yakındı ve yaratık iştahlı hırıltılarla saldırmaya hazır bekliyordu. Vücudundaki sayısız dişli dokunaç ona doğru yöneldiği ve ağzını koca bir kara delik gibi açtığı anda, Serdar lazer tabancasını çekti, histeriyle sıraladı ışın parçalarını. Yaratık, değersiz bir et yığını gibi yere düştü ve yukarıdaki yıldız şekli eski halini aldı. Asansör yüksek hızla sonsuza doğru ilerliyordu. Dakikalar, saniyeler birbirine katıldığı bir süre sonrasında, zeminde sert bir şekilde çarptı ve kapı sonuna kadar açıldı. Ödül avcısı, kendini hızla dışarı attı. Gerçekten de Nazmi haklıydı. Hiçbir insanın tanık olmadığı dehşetler mesken edinmişti, en azından burayı. İndiği yerde, yekpare ozalitten bir sunak vardı ve etrafında az önce gördüğüne benzer şekilde mahluklar az evvel gördüğü yedigen şeklinde dizilmiş, bir ayini yerine getiriyordu. Sunağın arkasındaysa geçidi anımsatan bir yapı vardı. Sayısız çürümüş etin, kemiğin, canlının parçalarından oluşuyordu bu iğrenç yapı.

“Ovaran rakhtatl guygk Antrok! Antrok, hu frgih zaal!”

Sunağın başında, hepsinden daha fazla insana benzeyen ancak ayaklarının olduğu yerde, böcek bacakları olan birisi vardı. Sırtından yukarı ve aşağı doğru uzanan bir düzine dişli dokunaç görüntüsüne ayrı bir grotesklik katıyor, dokunaçları süsleyen jilet keskinliğindeki dişler insana baktıkça korku salıyordu. Güzel bir kadının suretinde gözüküyor ve sunağa yatırdığı kurbanını etkisi altına almış, kurban etmeye hazırlanıyordu. Elinde, süngerimsi yapıda ancak kemik kadar sert bir maddeden bir bıçak tutuyordu aynı zamanda. Sunakta, hiçbir şeyden habersiz yatan Nazmi’ye kaydı gözleri. “Karıcığım çok özledim seni, öldüğünü gördüm ama burada olmandan o kadar mutluyum ki…” diyordu safça. Bir şeyler yapmalı ve bir an önce onu bu berbat durumdan kurtarmalıydı. Sakince, etrafı çevreleyen sütunlardan birine yanaştı ve sırtından iyon tüfeğini çekti. Dürbünüyle hedefini gözüne kestirdi. Aydınlatması zayıf alanı, yarıp geçen ışın hüzmesi, rahibe olduğu belli olan yaratığa doğru saplandı ve tam alnının ortasında bir delik açtı. Bununla beraber Nazmi büyünün tesirinden uyandı ve deli gibi çığlık atmaya başladı. Bunu fark eden canavarların ekseriyeti, tıslayarak ayini bölen saygısızı ele geçirmek için harekete geçti. Bu seferkilerin gözlerinin olması gerektiği yerde gözleri yoktu ve ayakları bir kertenkeleninki gibi pullu ve sertti. Sırtlarından ve kollarının etrafından iştahla saldırmaya hazır ağızlar peyda oldu sonra. Dokunaçları gittikçe şişti. Kuzgun aklını kaybetmemek için mücadele ediyordu. Nasıl bir belanın içine düşmüşlerdi böyle?

Yaratıklardan biri, Nazmi’ye doğru atıldığı esnada sağlam bir sıktı, artık açık hedefti. Hilkat garibeleri, arsızca üzerine hücum ediyorlardı ve beklenenden de hızlı hareket ediyorlardı. Çok çeviktiler. Dakika geçmeden soluğu yanında almışlardı. Üzerine öyle bir çullandılar ki, Kuzgun tüfeğini düşürdü, uzanmaya çalışsa da nafileydi. Bir türlü erişemiyordu. Ona zapt eden lanetli güruhun arasından, öldürdüğünü düşündüğü rahibe hiçbir şey olmamış gibi kalktı ve doğruldu. Elindeki bıçağı kavradı ve tıslayarak Nazmi’nin üzerine doğru koştu. Biçimsiz bıçağın Nazmi’ye isabet ettiğini gördü. Burada ölüp gideceklerdi. Artık ailesine kavuşma vakti gelmişti. Yaratıklara bıraktı kendini, sayısız ağız iştahla değersiz etini çiğnemek için ona yönelmişti. Ölüme hiç bu kadar yakın olmamıştı.

Yaratıklar durdu, etrafı tekinsiz, toz pembe ışık kapladı. Kör edici, tekinsiz bir ışık. Işığın ortasından biçimsiz, her canlıdan bir parçasını almış bir varlık vardı. Biçimsiz, sayısız hayvan tırnağı, ağzı ve ayağıyla kaplıydı vücudu. Çürümüş bir ölüm yığınını anımsatıyordu. Efendileri gelmişti. Rahibe ve varlıklar kurbanlarını geride bırakıp kendini gösteren efendilerine doğru baktılar. Rahibe, tutkulu bir fısıltıyla, “Antrok.” dedi. Diğer yaratıklar da aynı şekilde eşlik ettiler, yüce ve lanetli rahibeye. Gerisin geri o biçimsiz yedi yıldız şekline döndüler. Nazmi olduğu yerde acı içinde yatıyordu, bıçak koluna saplanmıştı. Kan, yeterli olmuştu, gelen her kimdiyse. Acı acı bağırıyor ama hiçbir mahluk ondan tarafa bakmıyorlardı. Kuzgun hızlıca, geçidin arkasındaki çıkışa doğru koştu ve Nazmi’yi de hızlıca kaldırdı. “Ah Nazmi, ah! her günümüz ayrı bir olay. Ne kadar safsın.” diye söylendi. Nazmi, “Karıma hasretimden gözüm döndü, ne yapayım?” diye savundu kendi ancak olan olmuştu.

“Şuradan hızlıca kaçalım da postu kurtaralım, sonra konuşuruz bunu.” dedi Serdar. Mağara görünümlü yoldan koştular ve ansızın geçitteki efendileri anlam verilemeyen bir böğürtüyle seslendi tapanlarına. Yaratıklar, kaçtıklarını fark etmişti. Bu çeviklikle onlara yetişmeleri işten bile değildi. Dalağı şişmek pahasına koşmaya başladı yol arkadaşları. Tünelin sonunda beyaz bir ışık vardı. Yaklaştıkça gördüler ki, burası mekanik bir kapıydı ve az evvelki asansöre nazaran oldukça sağlam ve yeni duruyordu. “Kapı var, kapatabilirsek kurtulabiliriz.” diye bağırdı yaralı arkadaşına. Biçare adam, çaresizce başını salladı ve nihayet kapıya vardılar. Canavarlar topluluğu çok yaklaşmışlardı. Kendilerini güçlükle içeriye attılar ve kapının hemen yanında duran mavi ışıklı bu üç butonu tüm güçlüleriyle bastılar. Kapının oraya tam vardıklarında, üç kapı yukarıdan aşağı sert darbelerle kapandı. Sonunda başlarındaki beladan kurtulmuşlardı.

“Allah cezanı vermesin lan, senin yüzünden bu kaçıncı be? Başımız belaya girmesin diye insanlardan uzak duruyoruz, ne idüğü belirsiz canavarlar tebelleş oluyor bu sefer de başımıza.”

“Karım sandım…”

“Karını şerefsiz Kehanetçiler öldürmedi mi, he Nazmi?”

“Haklısın.”

“Neyse, şimdi ilk iş, buradan bir an önce geldiğimiz yere çıkmak, sonra da yola revan olmak. Bundan sonra harabede falan kalmam ben.”

“Eee, sana o kadar dedim kardeşim? Dinlemedin ki?”

“Neyse, tamam… Sen de haklısın.”

Bir müddet sustular ve çıkış aradılar. Önlerinde, uzun bir koridor uzanıyordu ve görünüşe göre tek bir çıkış vardı o da ileride.

“Gel, şuradan bir yerlere varırız muhtemelen.”

Koridorun sonunda, laboratuvar gibi bir odaya varmışlardı. Oldukça tanıdık geliyordu burası Kuzgun’a. Geçmiş anıları canlandı, acı ve ızdırap dolu anılar. Masalara baktı belki işe yarar bir şey bulur diye. Dikkatini bir şey çekti, dönüp baktı. Burada, gözündeki bantlardan yapılıyordu. Sıra sıra dizilmiş bant parçaları ve içlerindeki implant mekanizmaları vardı burada. Hep merak etmişti, ne oluyor da görmesini sağlıyor bu bantlar diye. Merakla birini eline aldı. Tamamlanmış gibiydi. Yırttı ve içindeki küre biçimli mekanizmalardan birini eline aldı. Nereden açıldığını çözmeye çalıştı. Biraz kurcaladıktan sonra bulmuştu. Açtığında, gördüğü manzara karşısında dilini yutacak gibi oldu. Devrelere bağlı tanımlayamadığı, yeşil ve pelte gibi bir devrelerin giriş ve çıkışlarına tutumuştu ve üzerinde bir insan gözü barındırıyordu. Canlı ve hareket ediyordu. Kendisine bakan kişiyi gördüğünden mi, yoksa ışığın kendisini çepeçevre sarmasından mıdır bilinmez tiz ve sağır edici çığlıklar atmaya başladı. Kuzgun bir anda kapağı kapattı ve herhangi bir köşeye hızlıca salladı elindekini.

“Ne oldu yav? Neden korktun?”

“Boş ver. Bilmek dahi istemezsin”

Laboratuvarın çıkışında uzun bir koridor daha uzanıyor ve bir öncekine daha benziyordu.

“Sanırım çıkış buradan Kuzgun kardeş.”

“Bakalım, inşallah.”

Upuzun yürüdüler ve karşılarında, devasa bir kasa kapısı ile karşılaştılar. Üzerinde kalın harflerle, “BASTET” yazıyordu.

“Bastet ne demek la Kuzgun kardeş?”

“Ne bileyim ben, herhalde Kehanetçiler’in acayip garaip isimlerinden biri. Bu kasa kapısı bir de sanırım sonsuza kadar burada kaldık, susuz ve yemeksiz. Ölümü bekleyeceğiz artık…”

Umutsuz ve bitkin yere çöktü, arkalarındaki kasa kapısı mekanik sesler çıkararak açılmıştı.

“Oha, neler oluyor?”

“Sanırım farkında olmadan kapıyı açtım.”

Arkalarına döndüklerinde, kum sarısı döşenmiş odanın ortasında, sarı saçlı, soluk tenli bir kız ve yedi tane kedi bir arada uyuyordu. Kasanın sonundaysa, yepyeni ve sağlam bir asansör açık şekilde onları bekliyordu.

SON

Print Friendly, PDF & Email

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir