Bar

Merdivenler bir duvar gibi dikilmişti karşısına. Attığı ilk adım diğerlerini takip etti ve yüksek iskemleye oturduğunda müzik onu ele geçirdi. Bu barda, duvarlar griydi. Bardaklar boşalıyor ve bardaklar doluyordu. Belli ki Baküs yakınlarda uğramıştı bu bara. Alkolün kokusu tere, insan sesleri gürültüye karışıyordu. Kulak kabarttı, şekil değiştirdi. Önce derisi uyum sağladı ortama. Kürek kemiklerinin ortasına yerleşen bukalemun gerindi ve hemen bir tiplemeye dönüştü. Pembe aydınlatma görüntüyü bulanıklaştırıyordu. Yüksek sesli müzik kafayı bulandırıyordu. Ve alkol yavaş yavaş kanına karışıyordu. Birazdan aklı başından gidecek, kim bilir belki de aslana dönüşecekti. Oturduğu bar sandalyesinde büyüdükçe büyüdü. Masasında kahkahalar atılıyordu. Birbirini tanımayan bir grup adsız alkolikti bunlar. Ama önemi yoktu. İçmek için mutlaka bahane bulunurdu. Bilincin eşiğinden atlamak her zaman kaçmak anlamına da gelmezdi. Bazen bir şeyleri kaybetmek başka şeyleri buldururdu. Mesela bu barı bulmuştu adam. Sarhoştu ama zil zurna değil. Sanki hiçliğin ortasından çıkıp gelmiş ve sisler arasında pembe pembe parlayan bu barın merdivenlerini tırmanmıştı. Şimdi kimlerle beraberdi? Duvarda asılı afişe takıldı gözleri. “North Wind Motosiklet Kulübü” Hemen yanında göz yakan parlaklıkta ışık saçan lcd televizyona baktı sonra. Beyaz arka plan üzerinde pembe bir yuvarlak vardı ve yuvarlağın üstünde şöyle yazıyordu. “Nefes al, nefes ver.” Yazı değişiyordu. “Yeşil bir vadide olduğunu hayal et.” Veee değişiyordu. “Kontrolünü elden bırakma.” “Göğüs kafesinin hareketine odaklan.” Hipnotize olmuş gibiydi adam. Bukalemunun gözlerinden spiraller çıkıyordu. Ancak ortamın da etkisiyle dikkati kısa sürede dağıldı. Hemen yanında oturan mavi saçlı adam ona yakınlarda aldığı chopperdan bahsediyordu. O anda hatırladı ne için buraya geldiğini. O da yakınlarda 1998 model bir Harley Davidson Heritage Softail Classic almıştı. Adı kadar görkemli bir motordu. Üstünde kendini dünyanın kralı gibi hissetmişti. Ne yazık ki motorun bazı parçaları pek iyi durumda değildi. Örneğin egzoz borusu çok fena paslanmıştı. Şanslıydı ki ana gövdede hiç pas izi yoktu. Buraya o parçaları bulabileceği umuduyla gelmişti. En azından ona öyle söylemişlerdi. “North Wind’e git.” demişti sanayideki usta. “Orada Koca Rıza’yı bul. İri yarıdır, görünce tanırsın muhakkak. Bu parçaları o sana bulur. Ucuza da kapatırsın haa!” ve kıs kıs gülmüştü. Gündüz gelmişti buraya ama bar kapalıydı. Esnaftan akşam sekiz gibi açtıklarını öğrenmişti. Buradaydı işte. Şu anda kullandığı Regal Raptor Daytona kapıda diğerlerinin yanına park edilmişti. Adam neredeyse on yıldır chopper tutkunuydu ama hiç böyle bir kulübe üye olmayı düşünmemişti. Daha sakin mizaçlı görürdü kendini. Alkolü ve insan sıcaklığını severdi ama rüzgarı ve asfaltı tercih ederdi. Kürek kemiklerinin arasına yerleşmiş o hain bukalemun, şimdi omzuna çıkmıştı. Fısıldıyordu kulağına. Sahi n’apacaktı Koca Rıza’yı? Üçüncü tekila shottan sonra biraz sendelemeye başlamıştı. Bu sakallı, uzun saçlı ve bir örnek giyinmiş adamların yanında çok küçük hissetti kendini birden. Köseydi adam! Deri ceket sevmezdi! Hayatında uzun saç bırakmamıştı! Ne iri yarıydı ne tehditkar görünümlü! Buraya ait değildi. İyice ısınmış birasının son yudumunu içti ve toparlandı usul yavaş. Az önce tırmandığı merdivenler cehenneme doğru iniyormuş gibiydi şimdi. Fikrini değiştirdi tekrar, tuvalete yöneldi. İşini gördü, elini yüzünü yıkadı. Aynaya bakmamıştı. Baksaydı, omzunun üstünde duran bukalemununu görebilirdi ve onun uzun, pembe, yapışkan dilinin havadaki görünmez avını yakaladığını.

Eğlenmeye gelmiş olsa dert değildi de, işler çığırından çıkmaya başlamıştı barda. Fahişeler bilardo masasının üzerine çıkmış şovlarını sergiliyorlardı. Karşı köşede alkolün etkisiyle hisleri uyuşmuş iki adam yumruk yumruğa kavga ediyordu. Barı esrar dumanı sarmıştı. Alkolün neşesi gece ilerledikçe yerini karmaşaya bırakmıştı ve adam bunun bir parçası olmak istemiyordu. İğrenmişti. Masasına ulaşmadan geri dönmeye kalktı ama sinsi bukalemun kulağına bir şeyler daha fısıldadı. Adamın yüz ifadesi gevşedi, sırtı kamburlaştı. Masasına geri döndü ama az önce oturanlar yerlerini başkalarına bırakmıştı. Taburesi ise başkası tarafından kapılmıştı. Orada oturanın omzuna dokundu. Adam ayağa kalktı. İri yarı bir adamdı. Koca Rıza bu muydu? Odağını kaybetmiş gözlerle bakıyordu kendisine. Buraya ne için geldiğini tamamen unutmuş olan adam bunu umursamadı. Aradığı şeyi bu esrar keşte bulamazdı. Kocaman sırıttı Koca Rıza. Grileşmiş uzun saçları yüzünün yarısını kapatıyordu. “Birader, burada ben oturuyordum ama!” Rıza kaşlarını çattı. “Birader, sen kimsin ya?” Sesini çatlatarak onu taklit etmişti. Adam yumruklarını sıktı. Gözlerindeki bakış da değişmiş olsa gerek Rıza tekrar ağzını açtı. “Bu tabureler sık sık değişir. İnsanlar da… Anladın mı koçum? Hadi bak işine!” Adam süklüm püklüm boş bir tabure aradı barda. Oturdu ve bukalemun bir kez daha fısıldadı kulağına ancak o zaman fark etti bardaki insanların kürek kemiklerinin arasından çıkan kabloları. Pudra pembeydi kablolar ve birbirlerine dolanmışlardı. Bazı yerlerde iyice düğüm olmuşlardı ki sahipleri hareketsiz kalmıştı. Kabloların kaynağını bulmaya çalıştı. En sonunda, bu devasa karmaşanın az önce baktığı lcd ekranda bittiğini gördü. Pudra pembe kablolar git gide koyulaşıyor ve fosforlu bir hal alarak ekrana bağlanıyordu. Adam garsondan bir bira daha istedi. Bütün bu saçmalığı sindirmesi zaman alacaktı belli ki. Bukalemun da bir rahat bırakmıyordu ki! “Tek ihtiyacın bir kablo!” diyordu. “Sen de şarj edilmek istemez misin?” Fısıltısı sinirleri hoplatıyordu. “Çok yorgun görünüyorsun ama hadi inat etme!” Ne için geldiğini anımsamaya çalıştı. “İstediğin chopper mı? Bulurlar! İstediğin yalnızlığından kurtulmak mı? Buradasın, keyif al!” İkna ediciydi de aşağılık mahlukat! O iğrenç, yapışkan dili kulağından içeri girip beynine ulaşıyordu ve oraya truva atını bırakıyordu.

Birasını ne zaman bitirmişti hatırlamıyordu. Kendini dövmeli bir adamla Harleyların gidon yüksekliği üzerine tartışırken buldu. Tamamen anlamsızdı. Oysa adamla yumruklaşmasına ramak kalmıştı. Silkinip kendine geldi. Adamın arkasındaki kablo ise gerildikçe gerilmişti. Yüzüne doğru gelen yumruğu görüp kenara çekildi. “Adı ne bu herifin?” diye sordu yanındakine. Biraz kısa boylu bir adamdı cevap beklediği ve cevap yerine küfür almıştı ondan. Havada ıslık çalan bir yumruk daha. Amaçtan yoksun bir insanın hava boşluğunda çizdiği yol. Sanki her şeyi ağır çekim izliyordu. Hiç canı yanmamıştı. Yumruk içinden geçip havaya karışmıştı. Burada değil miydi yani? Bunların hepsi rüya mıydı?

Bir yumruk da o salladı. Eklem kemikleri şiddetle rakibinin yanağına çarptı ve başı arkaya doğru savruldu. Sonra rakibinin karşı hamlesini beklemeden kaçtı. Titreyen bacaklarına hakim olmaya çalışmak nafileydi. Dik merdivenden her nasılsa inmeyi başardı. Attığı her adımda bukalemun dayanılmaz çığlıklar atıyordu. Dar koridordan geçip kendini geceye attı. Bukalemunun pençeleri sırtını acıtıyor, çığlıkları kulaklarını tırmalıyordu. Tek eliyle onu tünediği yerden söküp aldı. Derisi zımpara gibiydi. Aralarındaki bu simbiyotik ilişkinin sonu gelmişti. Ne kadar da zavallı görünüyordu şimdi her ikisi de. Yumruğunu sıksa adam, bukalemun ölürdü. Ona öğütler veren, büyüklenen, benliğini usul usul kemiren yaratık buydu işte. Gecenin içine fırlattı hayvanı.

Bindi motosikletine ve bir daha arkasına bakmadı. Eğer baksaydı o mekandan ayrılır ayrılmaz her şeyin karanlığa gömüldüğünü görürdü. Tekerlerin altında dünya hem yok oluyor hem de aynı anda inşa ediliyordu. Ertesi gece tekrar gelecekti bu bara. Tekrar aynı şeyleri yaşayacaktı. Bu monotonlukta, bu anlamsız anın mütemadiyen karşına çıkmasında bir hikmet vardı elbet. Hakikati bulduğunda kurtulacaktı bu döngüden. Belki de cehennem böyle bir şeydi.

Print Friendly, PDF & Email

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir