Altın Diş

Tek mesnedim hatıralar, güzel yıllar, geçmişim. Bedenim işlevsiz kaslardan mürekkep sinir yumağından ibaret. Nasıl bu hale geldim? Hastalık haince bedenime sızdı ve mum gibi eridim, yittim. Üç yıldır kaşlarımı dahi oynatamıyorum. Evvelinde ressamdım. Aklımda delice fikirler vardı, gençliğin ateşiyle kutsanmıştım. Yarınlara fırsat bulamazdım, bugünü yaşıyordum hep. Henüz otuzuma erememiştim ki belki de hayatımın en güzel çağında kollarım bana ihanet etmişti. Motor Nöron Hastalığı idi illetin adı. Aylar ve bazen de yıllar yavaş yavaş beni tüketti; nihayetinde insan posası olmuştum. Zavallı bir haldeydim. Bu halimin ölüden bir farkı yoktu ama yine de yaşıyordum. Vücudu hayat dolu insanlar halimi anlayamazdı. Sanırım size durumumu en iyi şöyle anlatabilirim: Fanusun içindeki japon balığıydım ben. Etrafa turuncu ışıltılar saçıyordum. Yemim veriliyor, suyum değiştiriliyordu ve başka hiçbir şeye ihtiyacım yokmuş gibiydi. Oysa fanusun içinden dünyayı şaşı görüyordum, bana fırsat verilseydi eğer, mesela daha büyük bir akvaryuma konsaydım; büyüyecektim. Ama böyle bir imkanım yoktu. Evin bir köşesinde terk edilmiştim. Bir bakıcım vardı. Biliyorum, onda merhamet uyandırıyordum. Ama merhametinin kaynağı tiksinti ve korkuydu. Çünkü bende bir olasılığı görüyordu. Her an karşısına çıkabilirdi bu olasılık. Ölüm yanı başımda tırpanıyla dikiliyordu ve ben bir dakika daha yaşamak için neler vermezdim. Belki bakıcım da bunu hissediyordu. Yaşama duyduğum açlığı, çaresizliğimi… Her dakika hem zulüm hem lütuftu bana. Bedenim mütemadiyen yaş alıyordu, oysa zihnim hala otuzlarımın başında kalmıştı. ALS beni bedenimden özgürleştirmişti, saf bilinçtim artık. En güzel eserlerimi fanusun içinde icra etmiştim. Ne yazık! Kimse onları göremeyecek. Ama sahiden kimim ben? Bu lakırdıları neden işitiyorsunuz? İsimsiz bir ressam; üçüncü sayfa haberi türünden bir cinayete kurban gitmiş. Merhamet duymuşsunuzdur belki. Ya da “O zaten yıllar önce ölmüştü.” diyorsunuz. Haklısınız. Zaten bu hiç önemli değil. Katilim hala dışarıda, sıradaki avını bekliyor.

Ölümümden pişmanlık duymuyorum. Yalnızca bakıcım için üzülüyorum, onun ölmesi gerekmiyordu. Dünyada her gün yüz binlerce insan yaşamını yitiriyor, mecburen o da bu isimsiz kalabalığa katıldı. Eğer gerçekten bilseydi bence beni anlardı, katilimi de affederdi. Bilincim bedenime hapsolmuştu ve katilim bunu biliyordu. Hayır! Daha çok… Hissediyordu. Çünkü bir hayvandan farkı yoktu. Onunla aramızda bir bağ vardı, gözlerden gizli gümüş bir ip bizi bağlıyordu sanki. Belki telepatiydi, emin değilim ancak katilimi kendinden daha iyi tanıyor ve anlıyordum. Tam anlamıyla aşağılık bir varlıktı o, hatalı bir parçaydı. Toplum onu elimine etmişti. Oysa o intikam aramıyordu, aksine bir işe yaramalıydı. Birkaç kitap okumuştu, kesinlikle kültürsüz değildi. Yararcılık felsefesini bu sayede öğrenmişti. Nedense kitaplar ona pek yaramamıştı. İlkel dünyasının tuğlaları pragmatizmin prensipleriyle örülmüştü ve bu zavallı küçük yaratığın elinden bir tek iş geliyordu. Babasından öğrenmişti kasaplık mesleğini. Babası, oğlunun canavarca hislerini dizginlemişti. Talih bu ya, birkaç yıl önce babası ölmüştü. Kasap dükkanı kapanmıştı, oğul artık et parçalayamıyordu. Babasız kendine yeni bir düzen kuramadı. “Fayda nedir?” diye uzun uzun düşündü kendi kendine. Babası “Faydasızlık ölümcüldür.” demişti. Felsefe mezunuydu babası, atanamamıştı. O da baba mesleğini yapıyordu ve mesleğini oğluna bırakacaktı. Eğitimliydi, öyle olmalıydı. Oğluna karşı ise tam bir canavardı. Kendi başarısızlıklarını yıkmıştı oğlanın üzerine. Çocuk bu yüzden pek normal büyümedi. Zihni hep babasının gölgesinde kaldı, gelişmedi. Akraba evliliği de vardı hesapta. Kötü gen havuzuna lanet etmeliydi, sevgisiz çocuklukla birleşti ve ortaya bir canavar çıktı. Benim sevgili celladımın kısa hayat öyküsü buna yakın bir şeydi. Niçin ona sevgi duyuyorum diye meraktasınız biliyorum. Sıra ona da gelecek, lütfen biraz sabırlı olun. Ne diyordum? Hah, faydasızlık! En kötü kabusuydu bu zavallının. Yakasına yapışmıştı. Tek bildiği şey parçalamaktı, satırı kimse onun gibi kullanamazdı. Düşündü, taşındı… Topluma nasıl faydalı olabilirdi? Jeremy Bentham, Mutluluksal Kalkülüs’ten bahsediyordu. Acının yoksunluğu mutluluğun maksimize edilmesiydi. Canavar bunları biliyordu. Çoğunluğun mutluluğu için azınlıkların acıları da göz ardı edilebiliyordu. Fakat neden göz ardı etsindi ki? Yekten hepsi ortadan kaldırılmalıydı. Böylece bu matematiksel hesaptan komple çıkaracaktı onları. Bunu çoğunluğun faydası için yapacaktı. Zavallı ahmak! Daha önce hiç insan öldürmemişti ama küçükken bir kediye işkence etmişti. Babası “Şeytan!” demişti ona. O zaman canavar anlamıştı, sebepsiz yere acı çektirmemeliydi. Karıncalar acıyı hisseder miydi? Onları kibritle ateşe vermişti de bir kez, neyse ki babası buna şahit olmamıştı. Acısız ölüm mümkün değildi ancak minimize edilebilirdi. Hem yaşamının son demlerindekiler, felçliler, benim gibi ALS hastaları da vardı. Faydasızdık topluma, kaynakları israf ediyorduk. Bize boşuna enerji ve zaman harcanıyordu. Öyleyse ölmeliydik. Evet ya, her şey ne kadar da basitti aslında! Cesetlerimizi topluma faydalı hale getirecekti ve mutluluksal kalkülüse bir artı da o ekleyecekti. İşte böyle başlamıştı canavar bu işe. İlk avı kimdi, bilmiyorum. Son avı da ben olmayacağım.

İtiraf etmeliyim, bana karşı son derece nazikti. Faydasız bedenimi tek tek yüklerinden kurtardı. Kemik testeresiyle kesti uzuvlarımı. Her defasında saçımı okşadı, beni teselli etti. Onlarla ne yaptı, bilmiyorum. Mutlaka faydalı bir işte kullanmıştır, buna eminim. Tek bencilliği, ağzımdaki altın dişi çekmesiydi. Bir hatıraya ihtiyacı vardı zavallının. Bu küçük nesne, varlığının faydasını ona ispatlayacaktı. Peki, ben nasıl hissediyordum sizce? Bütün bu süreç boyunca bir kez bile şikayet etmedim. Acı ve rahatsızlık da duymadım. Ben bunlardan çoktan geçmiştim. Bedenimle olan bağlantımı koparmıştım ve saf bilinçtim sadece. Celladım, benim için bir araçtı. Bir basamaktı. Onun üzerinde yükselecektim. Bilincim bu ağır ve işlevsiz yükünden kurtulacaktı, niçin bu yüzden şikayet edeyim? Böyle sanıyordum ben. Beklediğim gibi olmadı. Yine de kızgın değilim. O, altın diş yüzünden de kızmadım. Yumuşak kalpli canavarım nereden bilebilirdi? Neticede, ben öğrenmiştim; insan ruhu hatıralarda yaşıyordu ölümden sonra. Bazen küçük nesnelerde, bazen fotoğraflarda… Bir bedene sığamamıştım ama ruhum altın dişin içinde hapsolmuştu. Kutunun içinde, diğer hatıralarla beraberim şimdi. Bazen canavar bizi kutudan çıkarıyor, bizimle konuşuyor. Bende onu teselli ediyorum. Celladıma varlığımla cesaret veriyorum. Beni bir tek o hatırlıyor ve anlıyor işlemeyen demir olmanın korkunçluğunu. İşin özü, hayatımda çok bir şey değişmedi. Hala bedensiz, hala esirim. Günler geçiyor ve artıyor hatıralar.

Print Friendly, PDF & Email

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir